16 Ocak 2015

tanpınar'ı ayarlama enstitüsü

geçen kış tam da bu zamanlar keskin bir virajdayken saatleri ayarlama enstitüsü'nü okuma kararı almıştım. olmadı. okumadım. bir sürü başka kitap okudum, saçma sapan bir dolu dizi ve film izledim ama tanpınar'a dokunmadım.
bugünlerde yine aynı keskin virajdayım. işsizim de üstelik. iş arayacağım yerde aylak aylak dolaşıyorum soğuk istanbul sokaklarında. hayatıma anlam katacak bir şey arıyor gibiyim sanki. ama ne aradığımı bilmiyorum.  büyüsüne kapılabileceğim bir sokak. bir mekan. yahut bir kitap. ya da herhangi bir sanat eseri işte. hatta bir hayvan. bir martı mesela. söylemiştim. kuşlar benim en kıskandıklarım.

bilemiyorum?
bir şey işte.
.
öte yandan sonu bu denli kesin olan bir hayat için çok fazla düşünüyoruz. çok fazla dert ve yük ediniyoruz,. çok, çok fazla her şey.
.
acaba diyorum bu kış tanpınar'ı mı okusam?

14 Ocak 2015

seksenbir dakika

son deniz otobüsüne koşarak ve teoman dinleyerek yetiştim. turnikeden geçiş yapan kırkbirinci kişiydim. ama aslında istanbul gibiyim bu akşam ben de. biraz yorgun, biraz üzgün ve yaşlanmış. ağladım da biraz. yalan yok şimdi...20:40
.
20:56 da yenikapıdaydık.. tarifeye göre 21:10 da kadıköy'de olmalıyız. ama sanki zaman , her şey durmuş da bir ben kalmışım gibi dünyada. ya da tam tersi bilemiyorum. tuhaf bir durgunluk. ağır bir yorgunluk..
.
saat 21:12 kadıköy'e gelmek üzereyiz. karnım acıktı. akşam yemeğini saat dörtte türk sanat musikisi çalan bir cafede yemiştim. dilek türkan engel var şarkısını söylerken niye bilmem hüner coşkuner geldi aklıma. oradan hareketle
kadıköy- mecidiyeköy- arnavutköy- bakırköy ve nihayet tekrar kadıköy. bütün köylerini dolaştım bugün istanbul'un.
.
deniz otobüsünün bostancıya devam ettiğini unuttum. görevlinin kadıköy yolcusu kalmasınnn haykırışıyla uyandım. iskeleye güç bela attım kendimi. 21:14.
.
eve az kaldı. karnım hâlâ aç. zarifoğlu gibi tuhaf bir zevk almaya başladım bu durumdan. ya da ve belki sırf o'na benzemek istediğimden. bilemiyorum. bir belediye otobüsünün en arka terkisindeyim şimdi. ki tekli ön koltuktan sonra en sevdiğim yeridir. bir an için yazıdan başımı kaldırdığımda orta yaşlı kumral kadının çok hüzünlü ama çok hüzünlü bana baktığını gördüm. kendi hüznümden utanmış gibi eğdim başımı önüne.
tesadüf. 
aynı kapıdan, aynı durakta indik. farklı yönlere yürüdük. 21:54
.
bu şarkılar dengemi bozuyor. 22:01

13 Ocak 2015

yine

mutsuzuz
y
u
k
a
r
ı
d
a
n

a
ş
a
ğ
ı
y
a
s o l d a n  s a ğ a

hep mutsuz.
.
ahmet kaya - doruklara sevdalandım

9 Ocak 2015

kafiye olsun diye değil

yine ne çok bahseder olduk kendimizden.
nefes almadan
susamış gibi anlatmaya meğer ne çok muhtaçmışız
oysa ve mümkün olsa sevgilim
yalnız seni yazar, yalnız seni yaşarım
usta bir şairin iki kafiye arasına çektiği görünmez ipte dans eder gibi
yalnız seni
.
MFÖ- gözyaşlarımızı bitti mi sandın

8 Ocak 2015

beş vakit - 3

sabah
önemli bir karar arefesinde hissediyordum kendimi. ihtiyacım olan biraz cesaret. belki biraz vurdumduymazlıktı. o'nu karşıma alıp ; "gidiyorum ben şu şehirden , herkesten, her şeyden ve hatta kendimden gidiyorum" diyecektim. yayınlanmamış yazılarımı, defterlerimi, kitaplarımı, filmlerimi. her şeyimi işte. kendimi bile bırakarak ardımda hatta. evet kendimi bile. çok büyük gafletti çünkü acımasızca gelip geçen günlerin insiyatifine bırakmak bir hayatı..
olmadı. yapamadım yine...
...
öğle
inceden kar yağıyor şimdi burada. pencerenin kenarında ayakta dikiliyorum. mayıs polenleri gibi gelişigüzel ve tane tane düşüyorlar. dans eder gibi bazen sağa sola ve yukarı aşağıya. şu an dünyanın en mutlu varlıklarının onlar olduğuna yemin edebilirim. arabaların beyaza bulanmasını izliyorum bir yandan. metalik gri, lacivert, füme, siyah arabalar beyazlaşıyorlar azar azar. beyazlar zaten beyaz. hemen penceremin altındaki yeşil çimenler direniyorlar lakin çok fazla şansları yok. gözü yaşlı birer çocuk gibiler şimdilik. göz gözü görüyor fakat elli metre ötesi seçilmiyor. biraz puslu ve gri. aslına bakarsan düşüncelerim de öyle. kar gibi yağıyorlar hep zihnime zihnime. bu açmaza geleceğimi bile bile bekledim kalorifer ve camın kavuştuğu noktada. kim bilir, belki de başka güzel şeyler gelir aklıma diye. gelecek hayallerim de olabilirdi hem. oysa boş yere bekledim. olmadı yine. gelmedi hiç biri. yalnızlığımdan başka...
...
ikindi
burayı okuyan kaç insansınsınız ya da bu ısrarlı takip niye bilmiyorum ama farkında mısınız tehlikenin!! her yeni yazıdaki tekrarları, artan melankoli katsayısını, sıradanlıktan öte bir şey vaadetmediğini kelimelerimin. her fâni gibi bazen ben de takılırım bunlara. ama sonra cevabımı yine kendim veririm. yüzlerce blog arasından sadece üç beşini belleyip okuduğum anlar gelir aklıma. susarım.
her gün yazmak istiyorum aslında ne olursa olsun diyerek, umursamadan hiç bir şeyi lakin kendimden, kelimelerimden sıkılmaktan o "bulantı hissini " kaybetmekten korkuyorum sanırım.
sıradan hayatımı, kelimelerle oynayarak renklendirmeye çabalıyorum. zira ötesini yapacak cesaretim yok. zamanında içimdeki cunta, anayasanın değiştirilmez maddeleri gibi pranga vurmuş vicdanıma. benliğime.
oysa ben her sonbahar ayaklanırım. bu sefer tamam derim. bu sefer tamam. içimdeki özgürlük rüzgarlarına kapılırım. ama sonra..
sonrası insan kendinden korkar mı?
kağıdı kalemi alır, yazar durur, yazar durur. gidemem yazar dururum sadece.
ve fakat her yazı eyleminden önce bir şarkı seçerim kendime. yazı bitene kadar o şarkı döner durur odamda. misal katil ve maktûl'ü seçtim şimdi.
...
akşam
son üç gündür yarıda bıraktığım üçüncü film oldu words and pictures. oysa ki en sevdiğimdi juliette binoche. clive owen da var üstelik. lakin olmuyor. boşluklar bir türlü dolmuyor.
bir haftadır karar vermemi bekliyorlar. ailem, dostlarım, arkadaşlarım, uzak yakın akrabalarım ve hatta içimdeki o yabancı. artık karar vermelisin diyorlar. hiç bir şey söylemiyorum onlara.yaşlı bir münzevi gibi pencerenin kenarında bensiz geçip giden hayatımı izliyorum sadece. sokaktaki insanları ama en çok da kuşları izliyorum her gün. kuşları çünkü hep sevdim. özgürlüğümün temsilcisi kuşlar. canım kuşlar. kıskanıyorum da bazen onları. kıskanmak demişken yine ve mesela gündüz uyuyabilen insanları kıskanıyorum hâ. ve ben de gündüzleri uyuyabilmek istiyorum. hep uyumak istiyorum. lakin imkanı yok. hem birbirimizi kandırmanın manası da yok. zira hüzünlü bir şarkının içinde eriyip yiteceğim günü bekliyorum artık.
...
yatsı
sessizlik.

7 Ocak 2015

konuşmadığımız her ne varsa

diyorum ki sevgilim; gel otur konuş benimle.
fakat sadece benimle.
ve ama sadece sen konuş
söyle aklına eseni, ne olursa olsun mesela
diyorum ki sevgilim;
bakir bir adanın kıyılarına vuran dalgalar gibi konuş benimle.
yahut mutluluk ve aşk kokan bir melodi gibi.
diyorum ki ne güzel olurdu dinlemek seni.
hem yalnızca seni.
ses etmem söz
 kıvrılır bir kenarda sessizce dinlerim seni.
öyle ki çığ sessizliğinde k2'nin.
ya da çalışkan ve uysal bir öğrenci bedeninde dinlerim
veya güneş girmeyen evin hastası belki maun bir sehpa gibi hareketsiz
belki de elinden bir türlü bırakamadığın aşk romanı olarak dinlerim seni.
ama mutlaka dinlerim bilirsin
diyorum ki sevgilim konuş yeter ki
hem durmadan hiç
misal okumayı yeni sökmeye çalışan beş yaşındaki kız çocuğunun şımarıklığında ve bıcırıklığında ya da
en lisansüstü perdeden konuş gerekirse.
bazen salaş bir cafenin en tatlı ve en güzel garsonu kılığında
bazen hesaplardan kafası karışmış muhasebeci tadında
bazen de taksim-levent hattının en kraliçe vatmanıyken
stetoskopun en pahalı mücevherlerden bile daha çok yakıştığı doktor görselinde konuş
ama hep sen olarak konuş
 ve ama hep benimle
çünkü susma
büyük geliyor bu yalnızlık bana
konuş ki billur sesin dağılsın zihnimin çorak topraklarında
konuş ki var olduğumu bileyim
diyorum ki sevgilim mütemadiyen.....
.
F.D. - tek başına

don quixote

saçma sapan bir yerinden tutunuyorum hayatın. sadece yapmak istediklerimi yapıyor, yapmak istemediklerimi yapmıyorum. tam yedi gündür böyle. fakat bu beni mutlu etmiyor. çünkü tanıdığım, tanımadığım herkes akıllı uslu öğütler vermeye çalışıyor. canım sıkılıyor. belli bir yaşa gelmiş olmam ve büyüğünden küçüğe hâlâ nasihat dinliyor olmam değil canımı sıkan. o kadar konuşan insan içinden bir tanesi bile " peki, sen ne istiyorsun" demedi, demiyor. beni çıldırtan, hayattan ve insanlardan soğutan da asıl bu işte. sanki dünyanın bütün yeldeğirmenleri durduk yere hem hiç sebepsiz hem hiç ikaz etmeden savaş açmışlar gibi bana...
iki gündür evden dışarı çıkmıyorum. muhtemelen yarın da çıkmayacağım. ertesi günde. ve daha ertesi günde. kalabalıktan , gürültüden ve hayatın bu saçma hızından oldum olası nefret etmişimdir hep. fakat şartlar yüzünden yıllarca tüm bunlara katlanmak zorunda kaldım. ama artık bitti. son. the end. finale. bedenimin değil belki ama ruhumun iflas ettiğini benden başka kimse görmüyor. hiç bir heyecanım, özlemim, beklentim, amacım yok. kalmadı. günde en fazla sadece beş saat uyuyabiliyorum. uyumadığım zamanlar iki öğün yemek yiyorum. bazen kitap okuyor bazen film izliyorum. ama müzik her zaman hayatımda. şarkılar konusunda sadık'a hep arka çıkmıştım. lakin yanıldığını bugünlerde daha iyi anlıyorum. şarkılar olmasaydı ne yapardım bilemiyorum. fransızca şarkılar bilhassa.
ve şimdi.  geleceğimi düşünmek istemiyorum. geçmişimi de.
hiç bir şey düşünmek istemiyorum doktor. hem hiç bir şey...
..
rupa&april fishes - maintenant
.

4 Ocak 2015

yokluk

uzun zamandır fasit bir daire içinde yürüyorum. biliyorum. çünkü yukarıdan kendimi izliyorum. çıkmak için çırpınıyorum. lâkin yapamıyorum. zirâ içinde sen varsın. ben varım. yarım kalmış bir hayat var. allahın belası sorumluluklar ve bir türlü yolunda gitmeyen işler var. bazı yavaş, bazı hızlı geçen, bazen de hiç geçmeyen zaman var. gönderilmemiş mektuplar, suya yazılmış hayaller var. aşk da var elbet. ve gurur. ve inat. ama en çok özlem var. bir ölüm yok!
.
.

3 Ocak 2015

belki üstümüzden bir kuş geçer

türkân 
haklıydı.
tam dört sene önce vermişti hakkımdaki hükmünü.
aylakkere aylaktım. o akşamüstü telefonda konuştuklarımızı bugün akşam hafif çiseleyen yağmur altında üstelik aynı caddenin kenarında yürürken düşündüm. yürüdüm düşündüm, düşündüm yürüdüm ve yine düşündüm tekrar yürüdüm, hep yürüdüm.yalnız yürüdüm. bir cevap bulamadım ama. hani herhangi bir aracın içinden görseydim kendimi. dışarıda yürüyen o adama üzülürdüm sanırım. olaylar nasıl ve ne zaman gelişti de bu hale geldi ve çığ gibi büyüdü de ben hep yürüdüm farkında değilim. hani ve sanırım ilk kez sıkıcı evkaf memuriyetine denk gelen memuriyetimden istifa edip heey özgürlük dediğim çok eski bir mart ayı da olabilirdi milad benle birlikte bir çok insanın kavrulduğu ılık bir mayıs akşamüstü de. yahut vıcık vıcık terle karışık deodorant kokan bir ağustos sabahı? ama yook hiç biri değil...
soğuk bir ekim akşamı olmalı kesin. doğuştan fanatik bir aylak olmalıydım. hep bir huzursuz, hep bir huysuz hep bir kararsız, hep sebatsız.
ben daha düşüncelerimi bitiremeden kahkahalar arasında;
-hikayeni yazsana sen yahu dedi.
dedim "ben hikaye yazmayı bilmem ki."
-bilmeyecek ne var ayol böyle bana anlattığın gibi yazacaksın işte dedi.
ama dedim "benim el yazım çok çirkin"
yılmadı. ısrar etti..
-ben temize çekerim dedi
dedim o zaman ; "ben anlatayım sen yaz."
- yahu adam yusuf ağbi yaşasaydı kıskanırdı seni bu kadar tembel olma dedi
sahi kıskanır mıydı?
karanlık geceyi yırtarcasına yankılanan acı bir fren sesi sonra......
..
yolun bundan sonrasına katırlarla devam edeceğiz
sahi n'olcaktı bundan sonrası?
 fren sesine yoğunlaşan kalabalık gibi hemen oracıkta üşüştü başıma envai çeşit düşünce. çünkü burnum boktan çıkmıyordu. üstelik bu sefer kılavuz da karga da bendim. tamam eyvallah geçmişe mazi de geleceğe nasıl bakacaktım? şimdi futbolcu olmak vardı anasını satiim. hayır milyon dolarları saymak için değil. hazır bahanem olsun diye. ama ve lakin bırak kıçın sıkıştığında önümüzdeki maçlara bakacağız artık diyecek bir mesleği , bir kedim bile yok. ama göbek bağım var tel tel. hani olmasaydı gepgeniş aile bağları şimdi sana inan olsun sevgili tasımı alır, tarağımı bırakır herhangi bir küçük kasabaya giderdim. yoo hayır. artık akıllandım. sahili şart koymuyorum.  çünkü ve zira küçük sahil kasabaları doldu hep. ama işte şöyle ucuz ve küçük, yaşanılası bir kasaba diyorum.
önce arabayı sonra laptopu ve akılllı -akılsız ne kadar elektronik varsa satardım. bi dokuz-on ay yeterdi bana. o arada kafama göre bi iş tutar kışları çalışır, yazları gezerdim. hem gezdiğim yerleri yazardım sonra. belki resimlerini de çeker kart bile atardım sana...
ya da ve mesela. acaba birlikte mi ....?
.
n'çok kuş var di'mi?
ha deyince gitmek de yazmak da zor biliyorsun sevgilim.  ama her an aklımda olman, rüyalarım olmasa bile seni görmek çok kolay artık bunu da biliyorsun. yine de ve ısrarla sait faik'ten ödünç alınmış bir girizgâhla başlamak istiyor ve diyorum ki büyük hayâller kuralım sevgilim.... büyük hayaller. mesela ömrümüzün toplamından büyük hayaller. tahayyül edebiliyor musun? etme..
çünkü bu defa hayâlde kalmasın hiç bir şey. yaşayalım. benliğimizi koyalım hayallerimize. benliğim senliğine armağan olsun mesela, bütün olalım, durmayalım. hayâlken gerçek olalım. hem ikimizde biliyoruz ki, muhtaç olduğumuz hayâller önce kalbimizde sonra aklımızda saklı.
şiirden bozma gemilerle açılalım mesela okyanuslara yahut devrik cümlelerden müteşekkil vagonlarla uzanalım sonsuzluğa.
zor değil biliyorum. hissediyorum bunu. orhan veli'ya inat anlatabilirim de sanırım.
çünkü ve zira öyle bir gelecek var. bunu da biliyorum.
 kimseye hesap vermek zorunda değiliz hem. geçmişe mazi , geleceğe yorum yok deriz.
ha mecbur kalırsak yazı dilim kadar iyi olmasa da ben konuşurum gelecekle. her ne kadar deli dolu ve sağı solu belli olmasa da adaletli ve anlayışlıdır âti. söyledim ya bir köşeye çeker konuşurum ben o'nunla! ;
"bak dostum, seviyoruz birbirimizi" derim.
sonrası allah kerim.
hem yola çıkmak başarmanın, amcalar da baba yarısıdır der büyüklerimiz. iki kişilik ve sadece gidiş bileti alırım. sormana elbet lüzum yok seninkisi cam kenarı olur. istediğin müzikten başlamak da serbest hem. zira benim dinlediğim tek müzik sensin. sen ki başucu kitabımsın.
.
bir gün
.diyorum ki sevgilim
..gidelim bu şehirden
...vallahi gidelim
.
yüksek sadakat - belki üstümüzden bir kuş geçer