1.02.2018

şarkılar diyorum doktor, ne güzel?

her gün bir şarkının kuytusuna saklanıyorum. bıkana kadar değil de günün sonuna, uykum gelene dek çıkmıyorum oradan. yüz, belki iki yüz kez aynı şarkıyı dinliyorum. çünkü böyle soğuk ve umutsuz akşamlarda yapılacak en iyi şey buymuş gibi geliyor bana. eskiden kelimelerin ardına saklanırdım. öyle ki; bazen ben bile tanıyamazdım, göremezdim kendimi. fakat sonra, pek çok şey gibi bunun da saçma ve gereksiz olduğunu gördüm. sakınmıyorum artık cümlelerimi. canım istediğimde, istediğimi, istediğim kadar yazıyorum. kim ne der, ne düşünür diye dert etmiyorum. canım istemediğimde ise yazmak için kılımı kıpırdatmıyorum.
bak şimdi; istemek deyince sabah işe de gitmek istemedi canım. arsız arsız çalan alarmı tam üç defa erteledim. zira allah’ın hakkı üçtü. böyle öğretmişlerdi çok küçükken. yoksa ve bana kalsa dört defa ertelerdim. dört çünkü; en uğurlu sayım. gerçi bu da ilkokul üçe giderken kendime armağan ettiğim bir avuntu sayısıydı. öyle kalmış aklımın çeperinde. bugüne kadar pek bir faydasını görmedim. doğrusu zararını da görmedim.
ilkokul sevdam, 3-c’nin ve dünyanın en güzel kızı, boş bulunduğum bir anda, ne olduğunu anlamadan aniden sormuştu. 
“mithaaat, senin uğurlu sayın kaç?
aptal ya da başka bir şey olmadığımı düşünmesin diye çok düşünmeden, aklıma ilk gelen sayıyı, daha bir gün önce memet abi’nin atmacaspor’unda giydiğim, faniladan bozma beyaz formamdaki numaramı söylemiştim.
“dört.”
“iyi, benimki de bir.”
öyle olmalıydı zaten. dünyanın en güzel kızının uğurlu rakamı da 1’den başka sayı olamazdı. buna benzer bir şeyler saçmalamıştım. ben hiç bir şey anlamadan da ağlayarak uzaklaşmıştı yanımdan. ertesi gün yine bir şey olmamış gibi yerli malı yurdun malı haftasında ben ona kırmızı bir elma verdim. o bana pembe bir nar verdi. sonra da en sevdiğim sanatçıyı sordu. olayın sonunun nereye varacağını bildiğim için; “şu an sevdiğim bir sanatçı yok ama ilerde olursa mutlaka söylerim” dedim. 
“söylersin di’mi?”
“erkek sözü,”dedim.
neden bilmem, bu sefer gülmüştü.
o günden beri ortaokul ve lise anketleri dahil sorulan her soruda uğurlu sayım 4, en sevdiğim renk mavi oldu. sanatçıya ise hala karar verebilmiş değilim. 
.
işte bu sabah da böyle kararsızdım. telefonun alarmı acı acı çalmıştı. hasta gibiydim. ama hasta değilmiş gibiydim de. hasta olmadan önceki eşikteydim sanki. ama daha çok yorgundum. her gün aynı hayali kurmaktan. sabah işe gidip akşam eve dönmekten. hiç aksatmadan, hep ikindi vakti geçip giden göçmen kuşlara öykünmekten usanmıştım. o yüzden sabah uzunca bir süre kararsız kaldım. 
‘bugün gitmesem n’olur ki? ama yarın yine mecbur gideceksin. hem daha ağır isteksizlik günlerindeki hakkından feragat etme istersen’ diyen iç sesim eşliğinde kafka’nın samsa’sı gibi debelenip durdum yatakta. samsa’dan farkım yüzüstü ve sırtüstü istediğim gibi durabiliyordum. bir tek amuda kalkamıyordum. zaten onu da orta birden beri yapamıyordum. yine de ve sanki üstümde oturan bir fil varmış gibi ağırlık sahibiydim. uykuyla uyanıklık arasında bir yerde tutuklu kalmıştım. oysa sezen çok haklıydı. kendi hayatımdan çalmıştım.

alarmın sesine yine yeniden uyandım. sakince yataktan kalktım. pencereden dışarı baktım. hava daha aydınlanmamıştı. banyoya girdim. aynaya baktım. elimi yüzümü yıkadım. sakallarım kirpi dikeni gibi ellerime battı. ışığı açtım. aynaya bir daha baktım. kendime diyecek bir sözüm yoktu. cık cık edip banyodan çıktım. yatağa geri gitmek üzereyken fikrimi değiştirdim. çabucak giyinip üç günlük sakal traşıyla sokağa fırladım. hiç bir zaman saatinde gelmeyen otobüs bu kez saatinin dışında da gelmedi. umut dünyası işte! hani dedim belki, bozuk saatin iki kez doğru bulduğu vakitler gibi bizim yanlış otobüs de doğrulurdu. olmadı. zaten bazı insanlar şanssız doğardı. on dört buçuk dakika sabah ayazı yedikten sonra ağzına kadar dolmuş, bir dolmuş denk geldi. bu bir işaret olabilir mi? acaba geri dönüp yatsam mı dedim? sonra da eski bir alışkanlıkla kapının ağzında duran siyah bereli, turuncu montlu abiyi tıpkı metrobüste olduğu gibi içeri ittirerek dolmuşun son yolcusu oldum. turuncu montlu “az yavaş birader,” dedi. “işe geç kalıyorum idare et sayın abim” dedim. şoför de benden yana olunca ses etmedi.

işe yirmi sekiz dakika geç kaldım. kimsenin umrunda değildi. ama mücella hanım her zamanki yalancı gülümsemesini yine esirgemedi. “günaydın mithad bey,” diyerek çayımı getirdi. pastaneden aldığım kaşarlı  poğaçanın yarısını yedim. kalan yarısını parçalayarak, biraz da ıslatarak pencerenin kenarına, kuşlara bıraktım. internetten haberleri karıştırdım. yapılacak işler listeme göz attım. canım sıkıldı. ofisin kocaman camlarından dışarıya, tüm heybetiyle karşımda duran kara tepeye baktım. sonra mavi gökyüzüne. kuşların geçmesi için erkendi. güneşin doğuşunu izlemek içinse çok geçti. youtube’dan şarkı baktım kendime. bana önerilen şarkıların hiç birini beğenmedim. radyoyu açtım. elbet bir şarkı düşerdi beni kendine bağlayan. üst üste çaylar içtim. denize kıyısı olan hayaller kurdum. bir iki telefon görüşmesi yaptım. acil olmayan, sıkıcı işler listesine bir daha baktım. tek satır iş yapmadım. “sen bu işleri yapacak adam mıydın be’oğlum,” diyen karga hikmet geldi aklıma. bu sefer kahve söyledim mücella hanıma. hikmet’e inat listemde ne kadar iş varsa kafamı kaldırmadan, öğleye kadar hepsini bitirdim. tam yemeğe çıkacakken o şarkıyı duydum. koltuğa oturup ismini not aldım. hızlıca öğle yemeğini halledip varoş cafede güneşe karşı geçip giden ömrüme hayıflanacaktım. vazgeçtim. yemekten sonra ofise çıkıp bir saat yeni şarkıyı dinledim. dört gibi kuşlar geldi. beşi çeyrek geçe son kafile gitti. çıkışa yakın yeniden çalışma şevki geldi. ertesi günün işlerini yarıladım.

şimdi kaloriferi yanmayan bir halk otobüsünün en arka koltuğunda bu satırları yazıyorum. ama ellerim, bilhassa parmak uçlarım yine buz gibi. söylemiştim. şikayetçi değilim. hatta hayatımda hiç değişmeyen, hep aynı seyreden şeylerden tek sevdiğim vaka, ellerimin ekimden nisana buz kesmesi. her kış üşürdü ellerim. fakat bu kış hiç ısımadı. tıpkı kalbim gibi. oysa bir hayalim var. aslında bir sürü hayalim var. senli olan ama bir tane. belki diyorum bir gün gerçekleşir. o güne kadar diyorum sevgilim; beni ararsan ben bu şarkının içinde olacağım. 
au revoir.
m.
bir istanbul şubatı, 2018
.