22 Eylül 2012 Cumartesi

factotum - 2005



*  "eğer deneyeceksiniz sonuna kadar deneyin.  eğer başka türlü düşünüyorsanız hiç başlamayın bile...."
.
enteresan ;
bukowski'nin tek bir kitabını dahi okumadan "iki filmini" çok sevdim çünkü.
barfly
ve bu akşam izlediğim factotum.
ha bir de filmin sonundaki şaaane şarkı var; slow day 
 .

13 Eylül 2012 Perşembe

bu sene kış çok sert geçecek diyorlar

su an tam altmisdokuz sayfasi ve kilometrelerce betimlemesiyle sayisiz paragrafi olan ahmet altan kitabini bitrebilirim ya da hic bir sey yapmadan malak gibi yatarak ve gozlerim tavanda oldugu halde tvnin radyosundan turkce sozlu hafifbir muzik dinleyebilirim yahut gecen cumartesinden sozu olup da cevizli borekle beni avutmaya calisan anneme ispanakli borek icin son derece duygu somurusu yapabilirim. ama ben n'yapiyorum?oturmus hayatimda ikinci kez telefondan blog yaziyorurm. yazmaliydim zira ve bilhassa o serseri ruhu ,o guzel 'seyi' yazmazsam bunca yillik aylakligima bunca zamandir yazdiklarima ihanet edecekmis gibi hissedecektim.bilmiyorum bu benim fikrim. yalan da soyluyor olabilirim.ama siz bilmiyorsunuz. hic kimsenin hic bir bok bildigi de yok aslinda. ama iste, o cok hos , cok kisa saclari, lila rengi sifir kol tisortu , sol omzundaki dovmesi ve o kendinden emin , elleri bol pantolonunun cebindeki serseri hallari olmasaydi yazmazdim bu yaziyi. yemin ederim yazmazdim doktor. bay c. gibi sessiz ve sinsice takildim hacioglunun yamacinda pesine. o kadar yakisikli adamin , o kadar guzel kadinin arasinda simal yildizi gibiydi. bu dunyadan olamazdi zati.zira bu dunyanin adam ve kadinlari ne kadar guzel olsalar da sirtlarinda dunyayi tasiyormus gibi kambur yuruyusleri, tum isleri ters gitmis gibi asik suratlari ve tabakhaneye yetisircesine telasli kosturmacalarinin yaninda o; rahatsiz etmeyen ozguveni dunya yikilsa umrum degil tavirlari ve kirmizi bez pabuclari yok mu? ahh dr. ahh..iste .... amma ve lakin haldun tanerin onune kadar surdu kisa askimiz.muhtemel sevgilisi ile bulustugunda kalabaligi yarip eminonu vapurunun boguren sireni olmak istedim lakin bunda da gec kalmistim.bekleyenler arasinda dorduncu aylakmisim. yilmadim bahariyeye vurdum ben de kendimi. Bir vakit ne mavi de ne kirmizi da bulabildigim kot pantolonu opera carsisinda arayacaktim.isimin zor oldugunu biliyordum. klasik dumduz acik mavi bir kottu aradigim. ilk girdigim dukkandan basladilar abi malbro yok samsun olur mu demeye.o yuzden sonrakilerde tedbirli davranip pesinen istedigimi tarif ettim. Abi o cok duz be.cikmiyor onlar artik. olsun ben de dumduz bir adamim zaten.bakmayin boyle genc gorundugume huysuz ve yasli bir adamim aslinda...hayatta inanmam dedi biri mavi kafa kagidini gosterince yelkenleri suya indirdi vaayy benjamin button abime demli bir cay kap dedi ciragina... hosttt dedik o kadar da degil .. uzatmadi mevzuya girdi...abi valla yok onlardan deyip istedigim renklerde baska modeller gosterdi. bi kere bunlar yirtik dedim hem degil bacagim kolum girmez bunlara diyerek usteledim.abi moda boyle simdi dedi.ben boyle modanin ic-drkn cayim geldi bu arada-icelim cayi icelim bu arada yan dukkanlara bak sen dedim. neyse tam istedigim gibi olmasa da klasik dum duz bir kotum oldu sonunda artik samsuna gidebilirdim.ben yokken iyi bakin zatiniza. terli terli su icmeyin cereyanda fazla kalmayin.linkleyecek sarkim yok lakin siz benim icin FD'den alev alev'i dinleyin..aloha turkiya ciao dunya....
.
fd- alev alev
.

8 Eylül 2012 Cumartesi

run forrest run*

 “bir gün gelir, dünyanın bir yerinde yıllarca senin haberin olmadan yaşamış birine, bütün hayatını anlatmak istersin.”   murathan mungan

en son böyle kendini bilmezce koştuğumda ikibindokuz baharıydı. bu sabah işte. koştum, koştum ve koştum. hep koştum. yine koştum. metrelerce koştum. varacak bir yerim yoktu ama durmaksızın koştum. koşmaya başlamadan önce frekansı radyo eksen'e ayarlamıştım. şansıma ikinci el programı vardı. dinledikçe koştum. koştukça dinledim. söyledim ya, durmadan koştum.  müzik, kızıl-toprak, güneş, belli belirsiz anılar, insanlar, hayaller, fıskiyeler, ağaçlar ve kuşlar. karmaşık hisler sahibi olmuştum.  hayır! mutsuz değildim. ama mutlu da değildim. iki halin arasındayım sanki. olmak ya da olmamak. koşmak istiyordum sadece. bazen etiyopyalı maratoncular gibi hissettim kendimi. bazen fıskiyeden yüzüme vuran sular sonrası beş yaşındaki çocuk gibi. koşan çok az kişi vardı. onların da çoğu vücut gramajını ayarlayamayan fanilerdi. yanlarından koşarak geçerken anlamsız bakıyorlardı bana. çünkü koşu veya spor bu ülkede ancak fazla kiloların varsa yapılan bir şeydi. kıçıma neft yağı sürülmüş gibi koşmamı anlamıyorlardı. ben de onları anlamıyordum. ama gülümsedim yine de. kimi suratını astı, kimi kafasını çevirdi. çok azı gülerek karşılık verdi. umursamadım. çünkü çok yorulmuştum.  hiç tanımadığım mavi bir banka usulca yaklaştım. önce ayakkabılarımı çıkardım. sonra çoraplarımı. koşudan arta kalan enerjimi toprağa vermeye çalıştım. öyle diyordu çünkü uzmanlar. toprak negatif elektriği alırmış. ama ben aslında alnımdan ve sırtımdan süzülen terler gibi beynimin içindeki zararlıların uçup gitmesinin peşindeydim o tahta banka otururken.

belki diyorum bir gün. tıpkı forrest gump'ta olduğu gibi hani. bir bankta yanıma oturursun ve ben sana herşeyi anlatırım.  en başından. evet.
.
aaron - pessengers.
.

7 Eylül 2012 Cuma

barfly-2005



- tully bebeğim; boka yarar bir şey yazabilen hiç kimse, huzur içinde yazamaz.*

*-barfly
.
.

3 Eylül 2012 Pazartesi

yaş problemleri

değişiyorum galiba. yo hayır! gregor samsavari fiziksel bir değişiklik değil bu. karakter olarak. bilinçli bir tercih olduğunu sanmıyorum. umursamazlıktan kaynaklanan bir boşvermişlik, koyvermişlik hali.  yahut ve belki de  "iyi insanlıktan" gayriresmi istifamın tezahürleri. ne bileyim. çok emin değilim işte. dert de etmiyorum açıkçası.
ikinci iş görüşmeme gittim bugün. değişmeyen tek huyum randevulara erken gitmek. buna da çok erken gittim. yine bir cafede oturdum. bunun çayı güzelmiş ama. hem müzik de vardı bu sefer yanımda. yazmadım. izledim.sadece. düşüncelerimi rüzgara bıraktım. saate baktım. beş dakika vardı.
eski görüşmeci hallerimden eser yoktu. kibirli, kendinden emin, çok profesyonel, tavizsiz, çok bilmiş ukala tavırlar. bu ben değildim. tanıdığım ben değildim en azından. bastırılmış akrep huylarım mı ortaya çıktı acaba. tanıdığım o mütevazı, uyumlu, sakin insandan eser yoktu. ama işte dünya böyle dönüyor. bugüne kadar yaptığım hiç bir görüşmenin ilkinde, ikinci görüşmeye çağırmamışlardı. bu sefer peşinen çağırdılar. mutlaka gel dediler. bakın o kibir hala devam ediyor sanki. her türlü ahval ve şeraitte tercih edilenim, ben iyiyim kahretsin ki çok iyiyim diyor altan alta farkettin mi sen de? istemiyorum işte bunları. teşekkür edip çıktım. tabi bunların hiç birini o an düşünmedim. dönüş yolunda aaron-lili  derken düştü hepsi aklıma. eve dönmedim. bir dostumu ziyaret ettim. çay içtik, yemek yedik. yaşlı muhabbeti yaptık biraz. hayat muhasebesi anlayacağın.
henüz bugün okuyabildiğim ikibuçuk hafta önceki uykusuzda diyor ki ismini vermek istemeyen bir yazar; "...yaş bunalımına girmeyi insan kendine yakıştıramaz. ya inkar eder ya da götünün pörsüdüğünden, saçlarının beyazladığından çok memnunmuş gibi yapar." ee ben n'olucam şimdi? bu teoriye göre ikisini de yapmıyorum. her bokta olduğu gibi bunda da aradayım.
neyse dostumun ofisinden çıktım. hava güzeldi. ama çok sıcaktı. buradan her çıktığımda kadıköy'e kadar yürürdüm. yine öyle yapacaktım. bir kadın önümü kesti. bir köprü sordu. acıbadem köprüsü. tarif ettim. teşekkür etti, gitti. bir güneşe, bir uzayan yola baktım. çantam ağırdı. her zamanki alışkanlığıma ihanet ettim. sarı bir taksi durdu önümde. kırkbeş elli yaşlarında esmer, tıknaz bir adam. taksici camiasının aksine konuşkan değildi pek. isabet olmuştu. havamda değildim. kısa mesafeydi zaten. meydanda indim. bir denize bir martılara baktım. beşiktaş'a gider gibi yapıp akmar pasajı'na girdim. bir sahafçı bellemiştim geçenlerde. yüzbaşının kızı'nı aldığım sahaf. puşkin'in başka kitapları var mı dedim bilmiş bir edayla. yevgeniv onegin dedi sahaf. yok dedim puşkin kitabı sordum. evet dedi yegeniv ogenin puşkin'in kitabının adı. bozuntuya vermedim. bakayım bir dedim. şöyle önlü arkalı bir baktım, bir kaç yaprak çevirdim.almadım. tezgahtan iki tolstoy bir ahmet altan alıp çıktım. hepsi de ince sayılabilecek kitaplar. "tuğla" kitap okuyamadığımı söylemiştim. 
.
aaron - lili
.

2 Eylül 2012 Pazar

kim o?

radyoda mesela tom waits şarkı söylemeye başlayınca bukowski geliyor aklıma hemen. bukowski ile birlikte sövesim geliyor her şeye otomatikman. sigara ve yazmak sonra. çalakalem yazmak. uzaklaşmak, sarhoş olmak, yürümek uzaklara. koşmak hatta. tren raylarında bilhassa. bağırarak şarkı söylemek bir uçurum kenarında sonra. böyle kimine olağan bana sıradışı gelen eylemler bahsettiğim...

ama bu kez farklı oldu. içimdeki anlamsız sıkıntı pis moruğun notlarını okumak istedi!. oysa ki dün elime geçtiği halde almamıştım alkım'da. çayımdan bir yudum alıp, sartre'nin bulantısını okudum biraz. sıkılınca,  pencereden karanlık ve gereğinden fazla sıcak şehrin gürültüsüne kulak kabarttım. karşılığında alabildiğince bağırmak istedim. ama yapamadım. kendimi tuttum. beni tanımayan komşularıma rezil olmak istemedim sanırım. ya da bilemediğim başka bir dürtü. yedi kat aşağıya baktım ben de amaçsız. otoparkın ışığında sarıya çalan aynı metalik grilikte üç farklı araba vardı.
anlamsızdı!
şehir hala karanlık ve sıcaktı..
kafamı yukarı kaldırdım bu sefer. yıldızsız ve umutsuz bir gökyüzü. her an patlamaya hazır. kıyamet öncesi kararsızlığında sanki. neden bilmem ama ezberlenmiş bir hareketle perdeyi çabucak kapattım. aynı mekaniklikte  televizyonu açtım. istediğim şeyi bulamayacağımın bilincinde ama bilinçsizce kanalları bir aşağı bir yukarı dolaştım. sıkılıp kanepeye fırlattım sonra kumandayı. fazla sert atmış olmalıyım ki pilleri yerinden fırladı. alıp yerine takmaya üşendim.  hem zaten müthiş bir şarkı çalıyordu sihirli kutu. kafamı ileri geri sallayarak tempo tutuyordum ki kapı çaldı....

1 Eylül 2012 Cumartesi

aylak bir adam

"dünyada hepimiz sallantılı korkuluksuz köprüde yürür gibiyiz. tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. tramvaylardaki tutamaklar gibi. kimi zenginliğine, kimi müdürlüğüne, kimi işine, sanatına.herkes kendi tutamağının en iyi en yüksek olduğuna inanır. gülünçlüğünü farketmez!"

*aylak adam-yusuf atılgan


sanırım son bir kaç senedir benim tutamağım da bu bloglar, bloglamalar oldu.
 duramadım ve işte yine yeniden yazmaya başladım
çünkü yazmasam..
neyse..
..