29 Şubat 2012 Çarşamba

bilmemek ayıp değil ibrahim

ayaklarım üşüyor şimdi. bir yandan portakal soyuyorum. diğer yanda sokrates'e bağlamış düşünüyorum iki elim başımda. o eski ve sevinçli halimden eser yok şimdi. sevgili yedi'nin tavsiye ettiği kitap, hafta sonu için ilk hedefim. bir şey daha var ama onu burada söyleyemem. portakalın kokusu çok özel ve güzel. bunu söyleyebilirim sadece. ve sabah ki yalancı güneş ve bahar havası yok oldu birden. kar gelir mi gelirse kaçta gelir gibi zaman oyalayıcı küçük dertlerin sahibiyim şimdilik.
dün akşamüstü dedim ki ; insan asla pişman değilim dememeli bir zaman yaşadıkları için zira o pişman olmadığım dediğin şey gün gelip seni çok fena pişman edebiliyor. bu benim şahsi fikrim tabi dr. seni bilemem. ama farkında mısın yapay acılarla ve sevinçlerle yaşıyoruz. miş muş gibi yapıp iki yüzlülük ediyoruz. en başta kendimize sonra yakın ve uzak sosyal çevremize. peki kendimizi kandırabiliyor muyuz? hayır hiç sanmıyorum.
ama sanırım asıl acıtan da bu.
bir de şarkılar var tabi.
lakin artık yapay, ucuz acılardan bıktım dedim bu sabah kendime soha o iç burkan şarkısını söylerken. madem acıyacak, adam gibi, gerçek bir acı olsun. evet suni ve sanal olmayan gerçek bir acı kastettiğim. hatta şairin dediği gibi beni öyle bir sev ki dünyaya geldiğime pişman olayım cinsinden. pişman olacaksak tam olalım. öleceksek de bir kere ölelim. 
çok mu?
ama işte böyle gerzekçe takıntılarla, seraplarla, hayallerle alt üst olmayalım. adam gibi, cesur, gerçekçi sevinçler ya da hüzünler. payımıza düşen neyse artık.
ama gerçek. ama hep ya da hiç.
maydonoza maydonoz, göte göt diyelim mesela.
ve eğilmeyelim. yavşamayalım yeter ki! dik duralım.
köprüden önce son çıkıştaydım bunları aklıma yazarken. sert bir viraja girmek üzere vitesi küçülttüm düşüncelerimi büyüttüm sekiz ya da on saniye sürdü tüm bunları düşünmem. şimdi kağıda yazarken ayaklarım üşüyor. klima ve kalorifer peteği sonsuza dek açık. odam portakal kokuyor. mutsuzum belki ama huzurluyum. ne istediğimi biliyorum bu sefer.
bu sefer biliyorum ibrahim!
.
emre aydın - soğuk odalar
.

19 Şubat 2012 Pazar

unforgiven

dayanamadım. gidip iki kupon iddaa yaptım yine. tamam inkar edecek değilim. aylaklık günlerimden kalma bir alışkanlık. lakin dışarıdaki güneş ve tahmin edilebilir soğuk da bahane oldu buna biraz. böyle bir havada eve tıkılıp kalacak değildim. dün aldığım iğrenç renkli beremi kafama, beşbuçukyıllık atkımı da boynuma takıp indim aşağıya. kapıda üç numarayla rastlaştık. nezaket sırıtkanlığında iyi sabahlar ve güzel pazarlar diledik birbirimize. tam köşeyi dönüp her zamanki bayiye gidecekken o nemrut kadının suratı düştü zihnime. eve yakın olduğu ve de ben çok tembel olduğum için genelde bu kadının anaconda edasında kasasına kurulduğu iddaa bayine giderdim. lakin uyuz oluyorum o'na. o da beni her gördüğünde kuvvetle muhtemel "gene geldi salak ikilirayla milyarları götüreceğini zannediyor" diyordur. bunları düşündüm. ani bir kararla askerlik günlerimdeki gibi sol ayağımın topuğundan tam sol geriye döndüm. hem bu güzel havayı değerlendireyim hem ayaklarım açılsın diye iki km aşağıdaki bayiye yürüdüm. sanki arada da hüzünlenmeye yer arıyordum. kulağımdaki müzik yeter şarttı bunun için ama kadıköy'ün en güzel semtinin kentsel dönüşüm, rant, deprem vs. hedeleri yüzünden yüksek katlı binalarla çirkinleşmesine fena bozuldum. tamam eyvallah, doğanın kanunu, değişmeyen tek şey değişimdir evlat lala lugalarını biliyoruz da. ama işte...
insan bir tuhaf oluyor yine de. yılların verdiği alışkanlıklar, düzensizlik içindeki düzen kaybolunca bir parçası eksilmiş gibi hissediyor insan. yaşlanıyorum sanırım.

yeni bayii sakin sayılırdı köşedeki iki delikanlıyı saymazsak. hazırlıklıydım bu sefer. maçkolikten seri-a-b-c, la liga, bundesliga, premier lig, championship, spor toto lig, beyaz grup, kırmızı grup bilimum liglerin kalburunu alt üst etmiştim. delikanlıların kendi aralarındaki konuşup anlaştıkları maçlar benim hazır kuponumda yoktu. zira her zamanki gibi süpriz peşindeyim.
şairin dediği gibi yaşadın mı büyük yaşayacaksın. oynarken de büyük. hayatta büyük adımlar atamadık bari oyunlarda atalım düsturuyla yaktık gemileri. dışarıya çıktığımda güneş aklımı kamaştırdı. soğuk yüzümü yaktı. umutluydum ama. oynadığım iki kuponu büyük bir titizlikle cüzdanıma yerleştirip, geldiğimin aksine farklı sokaklardan eve dönüş yoluna koyuldum.
yolda pazar simiti satan bir amcaya rastladım. hiç aklımda yokken üstelik kahvaltımı da yapmışken yanına sokulup iki simit aldım. taze ve sıcak çay simitleriydi. öyle diyordu amca. aslında bir tanesi bile fazlaydı. bir demiştim iki tane mi dedi. gülümseyerek iki tane olsun dedim. helalleşip ayrıldım. kulaklığımı yeniden taktım. tam o esnada metallica turn the page dedi. sesi yükselttim. dünyadan uzaklaştım. şarkı bittiğinde yanlış sokağa girmiş olduğumu farkettim. hep o kara kedi yüzündendi. kendi gibi kara bir kargayı kovalıyordu. şarkının ritmine kapılmış onların peşine takılmıştım ben de. uyandığımda üç sokak uzaktaydım evimden!
şarkı değişti. sokak da.
internet radyosundan dinliyorum artık şarkıları. söylemiştim. çok tembelim. telefonumda altı ay öncesinin şarkıları duruyor. bir türlü değiştiremedim. hepsini ezberlemekten öte gına geldi artık. internet radyoları yetişti imdadıma. lakin onlar çok iyi de kesiliyorlar sık sık. misal radyo eksen ve joy fm'i ve açs radyoyu dinleyemiyorum o yüzden. bunun dışında internet radyoculuğu güzel. beğeniyorum kendilerini.
apartman bahçesine geldiğimde deep purple; smoke on the water'ı söylüyordu. bense arabalarını otoparka gelişigüzel parkeden kat maliklerine sövüyordum. radyo eksenin sevmediğim tek yönü, sloganıydı. modern hayatın sesi diyerek kendini, dinleyenlerini bir kalıba sokuyordu sanki. kime göre, neye göre. lakin işte medeniyet bazı zamanlarda gerçekten ihtiyaçtı.
fazla takılmadım. zira metallica tekrar sahne aldı. bütün hücrelerim yenilendi. en sevdiğimdi.unforgiven. yeniden transa geçmiştim. odama ne vakit gelip bilgisayarımı nasıl açtığımı hatırlamıyorum. hatırladığım tek şey tüm bu olanları yazma isteğimdi.
.
metallica - unforgiven
.

15 Şubat 2012 Çarşamba

budala

hasta olunca insanın canı kahve çekmiyor. hiç bir şey istemiyor. öğrenilmiş hastalık diye bir şey var mıdır acaba? sabahları hep yorgun, hep isteksiz kalkıyorum kaç zamandır. çok erken vakit değil ama işe gitme fikri var ya. "modern kölelik." o mahvediyor işte. her sabah aynı şey, bu sabah da gitme işe, yat uyu diye söyleniyorum kendime. ama yine de her sabah kurulmuş saat gibi hazırlanıp gidiyorum işe.
bu sabah gitmedim. içimdeki sese kulak verdim. gitmedim. kalkmadım. yattım. ama uyuyamadım. öylece yattım . müziksiz, sözsüz, uykusuz. düşündüm biraz. sonra biraz daha. hayaller kurdum. lakin farkettim ki insan sona yaklaştıkça hayalleri azalıyor bir bir. dolayısı ile ümitleri de. belki sevdikleri, sevenleri de. yalnızlaşıyor. kabuğuna çekiliyor iyice. hoş bir sada bırakmak ardında diyorum. nasıl bir şeydir? ya da gerekli midir?
yatmış, cnbc-e ekonoımi haberlerini izliyordum. sıkıldım. bir iki dergi karıştırdım. yarım kalan bir kitap. olmadı. hasta olunca hiç bir şey istemiyor insan. kahve bile!
yazmak. söylemiştim. bir ondan vazgeçemiyorum diye.
bugün nasıl geçecek peki. kar yağıyormuş. öyle dediler ajansın birinde. kalkıp da cama, bakmadım. belki sana bir hikaye anlatırım. bir aşk hikayesi. kırık bir aşk hikayesi. hüzünlü. ya da şu yarım kalmış kitaplarımı tamamlamaya çalışırım. zira böyle yatarak geçmez vakit.
kitap demişken , komşumuz ve dostumuz ceyn geçenlerde hakan günday okuyamadığına hayıflanıyordu ironiyle karışık! ironi de olsa bir şey kaybetmiş sayılmaz. kadın okuyucu kütlesinin büyük çoğunluğu murathan mungan ve hakan günday diye kırılırken sevemedim ben, okuyamadım üslubunu!
yirmi sayfadan AZ okuyabildim. ve şimdi sol yanımdaki kitaplıkta bana bakıyor üzgün ve suskun. altında ise dostoyevski'nin budala'sı. bir işaret olabilir mi? sanmam.
beni hiç tanımayan biri önermişti günday'ı. şayet biraz tanımış olsaydı belki amin maaoluf yahut ahmet ümit önerirdi. ki onları da sevmezdim.
bitirmeye çalışacağım ama. yarım kalan diğer kitaplar gibi. yarım kalmış aşklar adına sözüm olsun. lakin yarım kalan filmler için söz veremem.
ıhlamur, vitamin ve biraz uyku iyi gelebilir şimdi.
.
guns N'roses - dont cry
.

14 Şubat 2012 Salı

kâfi

film gibi bir hayatımız olsun
çay, bir de sigaramız....
.

11 Şubat 2012 Cumartesi

gemilerde talim var

bir haftadır borsada teknik analizlere çalışıyorum doktor. sayısal ve iddaadan ümidimi kestim çünkü. yüzon sayfalık karmaşa diyebiliriz kısaca. halbuki ösese-öyese aşamasında sözelim iyi dedim yıllar önce. türkçe-matematikten iktisat okuttular bana zorla. dolayısı ile aynı odaya tıkılan birbirine zıt iki karakter gibi oldu şimdiye kadar sayılarla ilişkim. uzatmayalım.
seksensekizinci sayfaya geldim bi bok anlamadım. analizler, grafikler, trendler, pariteler, çapraz kurlar, olaylar olaylar. hiç mi bir şey yok dersen akılda kalan? olma mı. fibonaccci mesela. gerçi da vinci şifresinden aşinayız kendisine matematik ilminden ziyade. basit ve ağırlıklı hareketli ortalamalar sonra. sabah ve akşam yıldızları. genel manada sıkıcı olsa da bazı anlarda eğlenceli bir durum. mecbur muyum? değilim elbet. lakin fazla bilgi göz çıkarmaz. bakarsın bir gün kenan ışık'ın karşısına çıkarım. altın oranı falan soracağı tutar yüzyirmisekizbinliralık soruda. mahçup olmayalım o vakit!

sana aksettireceğim en yeni havadisim buydu doktor. hayır fibonacci değil borsa maceram. bunun dışında hep aynı. biliyorsun işte. işe gidiyorum eve dönüyorum. radyo eksen dinliyorum en çok. arada kaçamak yapıp türkü dinliyorum. her zamankinin aksine hız yapmayıp bazı günler en sağ şeritten kamyonların peşinden gidiyorum. bir aydınlanma olur belki diye. sıkılıyorum. yazıyorum. kendimi tekrar ediyorum. önce kendimi ve yazdıklarımı önemseyip bu tekrar etmelere takılırdım. şimdi koy götüne rahvan gitsin diyorum. değmiyor çünkü hiç bir şeye. değmiyor!
hem tekrar demişken, kahve mesela tek şekerli az sütlü yine. ama acı olan, olması gereken kimseyi , hiç bir şeyi özlemiyorum bugünlerde. gitmek dışında uzaklara. böyle soğuk ve beyaza bürünmüş tren raylarında envai çeşit manzaranın eşliğinde gitmekten bahsediyorum. durmaksızın. bazen işte, böyle soğuk havalarda ikide bir nükseden diş ağrısı gibi yüreğime basınç yapıyor bu duygu. o zaman ne kahve ne de paketteki son sigara çare oluyor. doktorsun sen gerçi diş ağrısı çekmemişsindir. baş ağrısı diyelim. onlarca ağrı kesiciye rağmen geçmeyen. ense kökünden zonklatan yarım bir baş ağrısı gibi. yürek ağrısı. uzaklarda...

az önce tam da sana bu satırları yazarken sela verdi mahallenin imamı. mahalle eşrafından bir kişi vefat etmiş ama tam anlamayadım kim olduğunu. allah rahmet eylesin. kimdir, hatun kişi midir er kişi midir, yaşlı mı genç mi, yalnız mı kalabalık mı, güzel mi çirkin mi, fakir mi zengin mi? ne önemi var di mi?. bitti gitti işte. sevabıyla, günahıyla. en çok kamyon arkası yazılarına kapıp gittiğimde geliyor işte aklıma. sonu çoktan belli olan bir hayat için çok fazla ve gereksiz çırpınıyoruz. üzülüyoruz. ağlıyoruz. bazen hatta abartılı seviniyoruz. ama işte hayat tam da böyle bir şey diyorum sol şeritte kilometre kadranını zorlarken. hayatın kendisi çelişki değil mi hem? doğum ve ölüm! siyah ve beyaz..vs,vb, bkz...

şimdi. günün güzel geçeceğini müjdeleyen yakışıklı bir güneş, nefes kesen bir soğuk ve en kral karpostallara konu olacak çatı üstü karları ile caka satan istanbul manzarası var karşımda.
zihnimdeki; bahariye. çarşı. dolmuşlar. kitap cafeler. balıkçılar. sessiz ama telaşlı kalabalık. canım insanlar.
geliyorum.

sağlıcakla doktor., sağlıcakla.
.
gemilerde talim var
.

9 Şubat 2012 Perşembe

nedir, mesele nedir?

bazen öyle anlar oluyor ki hiç bir şey, hiç bir kimse umrunda olmuyor insanın. yazmak dışında. bir de müzik. onlar da olmasa ölür müydüm bilmem ama böyle yaşayamazdım kesin. hem ne demiş şair! 
 ya ben senin için yaşamayı göze aldım. hangisi daha zor bilemedim şimdi?
ölmeyi göze almak mı yoksa yaşamayı göze almak mı?
pamukla demirin hikayesi gibi ama değil.
hem asıl mesele bu değildi sana anlatmak istediğim.
böyle koyu kahverengi, melankolik yazıları sevmiyorum. bitip okuduğumda nefret de ediyorum bazen. lakin yazmayı istiyorum. çok istiyorum. belki sen de kızıyorsun bana, sevmiyorsun. ya da benim yaptığım gibi daha birinci cümle dolmadan sıkılıp, usanıyorsun kelimelerden ve vazgeçiyorsun okumaktan. aksine ben bıkmıyorum yazmaktan ama okumaktan ve izlemekten sıkıldığım anlar çok oluyor. dedim ya yazmak ve müzik. gerisi hikaye. onlar da olmasa.. biliyorsun.
ama asıl mesele demiştim. sana yazmaktı gaye. bu sefer dedim buradan yazayım , ilginçliğin ötesinde heyecan verici olabilir, şu bir kaç haftalık belki aylık hatta ömürlük anlamsızlığa bir anlam katabilir. sen de seversin belki. haksız mıyım?
lakin ve itiraf etmeliyim ki son yazını tamamlayamadım -evet senin bile- yazılarını dört gözle beklediğim bir kaç yazardan biri olmana rağmen yazını bitiremedim. kafam yerine gelince okuyacağım ama söz. bir de... yok bunu burdan yazamam herhalde. bilahare söyleyeceğim sana. burdan olmaz. burdan olmaz. tamam umrumda değildi hiç bir şey ama burdan olmaz yine de.
hem bak kar yağıyor burada ince ince. değişen bir hiç bir şey yok diyorum ya bazen takılmış kaset gibi. sabah kanalı değiştirdim. trt-fm de türkü dinleyerek geldim yolun bir bölümü. kimseye sinirlenmedim. haber de dinlemedim. sadece müzik ve gri asfalt ve etraftaki huzur veren beyazlık. şimdi ama burada bu onbirmetrekarede kapana kısılmış fare gibi hissediyorum. elimde değil. bir pencere kenarına bir geçmişe gidiyorum. ben nerede yanlış yaptım diyorum. nerde? sanki bulsam çözüm olacak. biliyorum ki üç sene sonra bu anlar için de aynı soruyu soracağım kendime. o yüzden diyorum ölmeyi göze almak mı yaşamayı göze almak mı? bukowski mi miller mı? lary bird mü lebron james mi? sergen mi tümer mi?  hülya mı gülben mi? merkel mi sarkozy mi? mecnun mu ferhat mı? gördüğün gibi örnekleri cıvıklaştırmanın sonu yok. ama hayat öyle mi? kaderinin kendi elinde olduğu savı düpedüz yalan bence. bir çizgin vardır sana biçilen onun dışına çıktın mı ölürsün! çıkmadığında da ölürsün. bekir olmak kolay değil hem. eğip başını yürümek usul usul. ağırdır bekir olmak. olmamak da. midem bulanıyor doktor..
.
norah jones - come away with me
.