26.5.20

balkon konuşmaları - v7.9


- işsizlik ve sıkıntıdan, bokunda boncuk arayan kediler gibi gözlüğümün çerçevesinde deneysel fotoğraflar aradım bu sabah. saat tam onu beş geçe. galiba buldum da.. (bkz. şekil bir a)

***

- oysa ‘eski normalin’ böyle bir tatil gününde yapacağım; biraz sahile inip iki insan, bir martı hikayesi alıp eve dönmek olacak ve günün çoğu evde geçecekti. -bugünkü durum elbet sağlığımız için itirazım ve isyanım yok aman yanlış anlaşılmaya- ama, ama’sı var işte. o da şu; bu tarz zorunluluklara -ner'den gelirse gelsin, ana baba kardeş eş dost hısım akraba müdür patron apartman yönetimi encümen üyesi ihtiyar heyeti fark etmiyor- mukavemet eden bir beynim var. (sanırım var) belki de kalbimdir direnen. midem değil ama onu biliyorum. böyle olunca yani; bir tuhaf kimyasallar salgılıyor vücudumun paralimpik azaları. ne yediğini ne içtiğini, ne sevdiğini ne de vehmettiğini anlıyor. üç bilinmeyenli denklemin en bilinmezi, insanların en çekilmezi oluyorum. soluğu balkonda alıyorum. yazıyor yine yazıyor yeniden yazıyor daha mı iyi yazıyorum bak onu bilmiyorum?

***


- bu sakinliğin en güzel yanı; hız sınırını ve sosyal mesafeyi hiçe sayan martıların iki apartman boşluğunda, balkona neredeyse sıfır vaziyette ve sanki şehir hatları vapurundan atılan bir lokma simidi kapmış gibi gururla geçmelerini, gökyüzünün kuşlara ve bulutlara, gerçek sahiplerine kaldığını görmek.

***

- galiba en kötü yanı da bu kısıtlamanın; iki sevgili gibi uzaktan bakıştığımız burgazada’ya gidememek, ne vakit gideceğini bilememek. (eylül demesin kimse kalbinizi kırarım! ayrıca eylül diyen o singapurluların da başımıza bu belayı saran çinlilerin de kaynanası ölsün. hatta dişlerinin kovuğuna yedikleri vahşi hayvan eti kaçsın da kürdansız kalıp çıkaramasınlar inşallah)
***


- bulutlara anlam yükleme oyunu oynuyorum son bir kaç dakikadır. şu yukarıdaki bulutu mesela; önce kuzey kıbrıs türk cumhuriyeti haritasına benzettim. fakat biraz sonra masmavi bir gölde başını suya gömüp de susuzluğunu gideren beyaz bir kuğu oldu. ve nihayet bir kaç saniye sonra atlantis’ten gelen adam oldu. ama nasıl oldu sorma ben de bilmiyorum..

***

- balkon masamın üzerinde zarifoğlu ve kuyucaklı yusuf var bu kez. yolda okurum diye yanımıza alıp okumadığımız kitaplar gibi mahzunlar. fazla üzülmesinler diye zarifoğlu’dan açtığım rastgele bir sayfanın altını çizdiğim satırlarında şöyle yazıyor: “yılların küçük memuruyum ve başıma olağan ya da olağandışı hiç bir şey gelmemiş. kitap okumam. gazete okumam. kahvehane bilmem. spor sevmiyorum. futbol manyaklarına kim aldırır. işe giderim. gelirim.*”
onca cümlenin, bu kadar hal ve eylemin son iki cümlesi hariç hepsi tamamen zıt bana. o vakit niye çizmişim hepsini bilmem. ama yarın işe gidecek olmam bugünü pazar sandırıyor ve eski alışkanlık hortluyor. içimi bir sıkıntı basıyor. evde zorunlu kalmak nasıl geriyorsa işe gitmeye mecbur olmak da öyle geriyor. jim carrey’nin truman’ı gibi hissediyorum ister istemez. ha şimdi kişisel gelişimci dostlarımız bir işin olduğu için sevinmelisin diyecekler. onlara saygı duyarım. ama ben ibrahim tatlıses sevmem. zarifoğlu’nun kurgu adamının aksine futbol severim. kitap, gazete okurum. başıma olmadık belalar açarım. nihayet, işe giderim. eve dönerim.

***



- hani neredeyse deniz mevsimindeyiz ya ve deniz deniz, tuzlu su, iyot kokusu diye yaz kış ölen ben şimdi, şu an ve son bir kaç zamandır köyüm de köyüm diyorum en fransız, en bohem aksanımla. ağıstos böcekleriyle, çekirgelerin lambada yaptığı, ahlat ağacının bulutlara serenat ve kır çiçeklerinin kelebeklere kur yaptığı yeşilırmak’ın en küçük kolunun yamacındaki yazımızda*(köy dil müessesimize göre yazı: ekilmemiş, ağaçların, kır çiçeklerinin, envai çeşit yeşilin hüküm sürdüğü boş arazi) sırt üstü uzanıp gökyüzüne bakmak istiyorum. hem belki nehrin seslendirdiği akustik şırıltılar sayesinde yıllardır beceremediğim gündüz uykusunu bile uyuyabilirim. kim bilir? ben yine bilmiyorum. ama çok istiyorum doktor. hem ne çok..
.
lorenna mckennit - sun, moon and stars