12.07.2018

on iki temmuz

böyle, tek tek günleri saymak bazen çok sıkıcı. aynı fasit dairede dönüyormuş gibi. ki aslında olan o. ben kendi kendime yazıyorum da şurada okuyan kaç kişi kaldınız acaba?
eskiden, blog yazmazya başladığım ilk günler ve hatta ilk yıllarda blogdan çok istatistiklerle uğraşırdım. her şey gibi zamanla bu heves de eskidi, yavanlaştı. neyse ki yazma iştahım kapanmadı. bulduğum her şeye, kitap arkasına, peçete kağıdına, telefonun not bölümüne yazıyorum. galiba insanları seviyorum. ama uzaktan. ürkek ve titrek adımlarla taşlı ve soğuk denize girmeye çalışan mavi şortlu, kirli sakallı genç adamı mesela. yahut kırmızı şapkası, sapsarı saçları ile hayatın sırrına vakıf olmuş gibi ağır ve doygun adımlarla yürüyen şu kadını. yine sıcağın alnında çöp arabasının arkasında ter akıtan belediye işçisini. hepsinin kendi içinde bizim bilmediğimiz bir sürü hikayesi var. umutları olduğu kadar taşımak zorunda oldukları kederleri bir de.
hayat hikayelerine bayılırım. ben toprağa 36 numara ayaklarıyla basan, biraz şaşkın bir kadınım. hayatım, uzun sürecek bir şaşkınlıktan ibaret olacak sanırım.” diyordu bir röportajında didem madak.
şanslı kadınmış. şaşırmak bir anlamda kötü de olsa iyi de olsa süprizler demektir. rutinin dışına çıkmak demektir. şimdi öyle mi? her şeyimiz planlı, hesaplı. aşklarımız bile. bildiğimiz ama bilmek istemediğimiz bir güç uzaktan kumanda ile bizi yönetiyor gibi. giyimimizden, yememizden, tatilimize, neyi sevip neyi sevmeyeceğimiz alttan alta dikta ediliyor. “mandıra filozofu” olmamızı istemiyorlar. üzgünüm ama hepimiz birer truman’ız. kendi hayatımızı yaşadığımızı zanneden ama ve aslında bize dayatılanı yaşayan. istediğimizi değil istenileni yapan. ne denir ki bu saatten sonra? büyük geçmiş olsun!



sizi bilmem ama ben kelimelerle, kuşlarla ve biraz da maviyle avunuyorum bulduğum her fırsatta. elimden ancak bu kadarı geliyor. gerisi lafügüzaf bayım. lafügüzaf.
.
ed sheeran- photograph