3.04.2018

Fellini Vedat

Bin dokuz yüz seksenli yıllardan kalma, köhne bir hanın girişindeki DVD dükkânının önündeki iki sedire tünemiştik. Tanışalı bir saat kadar olmuştu. Karşımda oturan; kısa boylu, esmer, kahverengi gözlü, kara kuru, tez canlı, ince sesli, samimi bir adamdı. Tam bir film kurduydu.  Zaten Fellini diyorlarmış ona bu iş hanında. Susamış gibi, bir saniye olsun, nefes almadan sinemaya dair bildiği ve sevdiği ne varsa anlatıp durdu dakikalardır. Normalde bu şekilde ve mütemadiyen konuşan insanlar beni yorar. Anlattıklarına bir türlü odaklanamam. Çabuk sıkılırım. Oysa Fellini’nin değişik bir büyüsü vardı. Onunla tanıştığımızdan beri sanki bir macera filmini izler gibi soluksuz takip ediyordum anlattıklarını, hal ve hareketlerini.  Anlatmaktan yorulup sigarasından bir nefes aldığı anlardan birinde gözüm beni onunla tanıştıran doktor arkadaşıma takıldı. DVD dükkânının içinde bir yandan yeni gelen filmleri incelerkenbir yandan da bana bakıp bıyık altından gülümsüyordu.Yaklaşık bir saat önce dükkâna girer girmez gördüğü bu sinema sevdalısı adama;
 Fellini, bak kimi tanıştıracağım seninle " der demez gözleri yuvalarından çıkmış, ağzı kulaklarına varmıştı bu tıknaz adamın
"Abi yoksa yönetmen mi?" diye sordu heyecanla bizim doktora.  
"Hayır, Semih benim kadim dostumdur. Yönetmen değil ama senin gibi sinema aşığı biridir. Müthiş bir sinema kültürü vardır. Hem ayrıca o da Tom Hanks’i çok seviyor.
"Doktor, mübalağa etme istersen," demeye kalmadı.  Fellini girdi araya, hasırdan yapılma iki sediri ve sehpayı çabucak dükkânın önüne çekerek tezgâhı kurdu ve keyifle söylendi.
"Hemen kahve söyleyeyim ağabeyime!"  

İşte böyle başladı Fellini ile tanışıklığımız. Bu kadar çok filmi, her filmin yönetmenini ve oyuncularını ayrı ayrıhafızasında nasıl tutuyordu? Hayranlığımla şaşkınlığım iç içe geçmiş bir halde gözümü kırpmadan onu dinliyordum.
Asıl adı Vedat’mış. Ama hastalık derecesindeki film tutkusu yüzünden Fellini Vedat diyorlarmış ona bu köhne handa. Sinemayla yatar, sinemayla kalkarmış. Orta sonun yaz tatilinde bir video dükkânında çıraklık yaparken tutulmuş bu ince hastalığaBabasının ani ölümü nedeniyle tahsilini de yarım bırakmış. İstanbul Üniversitesi İngilizce İşletme’den terkmiş. Doğru dürüst bir iş yapmamış. Yaptığı bütün işler sinema ile ilgili olmuş hep. Askere gidip geldikten sonra amcasından aldığı  parayla iki DVD dükkânı batırmış. Başka iş yapmayı aklından dahi geçirmemiş. Bir süre Beyoğlu sinemalarında yer göstericilik yapmış. Sinemalar bir bir kapanınca işten çıkarmışlar. Şimdi asker arkadaşına ait bu DVD dükkânında yevmiye ile çalışıyormuş. Bu arada kısa filmler çekiyormuş. Hatta bir de ödülü varmış. Kırşehir Eğitim-Bir-Sen’in geçen sene düzenlediği kısa film yarışmasında ikincilik ödülü almış. Yine iki adet film senaryosu varmış. Elinden tutacak, sanatını dünyaya gösterecek bir yapımcı arıyormuş. Ama öyle herkese de vermezmiş senaryosunu. Kimselere anlatmayacağıma dair çaycının getirttiği yarım ekmeğin üzerine el bastırıp yemin ettirdikten sonra senaryolarınıbana da özetlediYalnız senaryolarıyla ilgili bir de şartı varmış. Filmlerinde mutlaka Tom Hanks oynamalıymış.

Sinema tutkusunu, heyecanını anlıyordum ama henüz keşfedilmemiş olan senaryosundaki Tom Hanks ısrarı ilgimi çekmişti. Rahatsız etmemeye özen göstererek, sıradan birmerakmış gibi sordum.
"Çok mu seviyorsun Tom Hanks’i?”
"Tom Hanks sevilmez mi abi?" dedi gözlerinin içi gülerek. 
"Sen sevmez misin ki?"
"Severim elbet. Forrest Gump mesela bir numaralı filmidir benim için. The Terminal’i de çok severim. Sonra..."
zümü tamamlamama fırsat vermedi. Tom Hanks’in bütün filmlerini üstelik yönetmenleri, yapım yılları ve başroldeki kadın oyuncularıyla birlikte bir çırpıda saydı. Sonra birden yüzü hüzünlü bir ifade aldı. Hareketleri yavaşladı. Heyecanı azaldı.  Bir yakının ölüm haberini almış gibi donuklaştı. Başını öne doğru eğdi. Az önceki coşkulu, hayat dolu adam gitmiş yerini dünyaya küsmüş, umutsuz biri almıştı.  Aklına kötü bir anısı geldi sanırım diye çok üstelemedim. Fakat sessizliği fazla uzun sürdü.  Acaba yanlış bir şey mi yaptım diye üzerime alındım. 
“ İyi misin Fellini? “ diye sorma ihtiyacı hissettim. 
Ses vermedi. Hatta hareket bile etmedi. Bu dayanılmaz sessizliği bu kez önümdeki çayı abartılı bir şekilde karıştırarak bozdum. İstiyordum ki bir şeyler söylesin. O eski tutkulu, içten halini ve sanki şarkı söyler gibi keyifle anlattığı sinema hatıralarını yeniden canlandırsın.  Fakat yaklaşık bir saattir yerinde duramayan, neşeli, tez canlı adam şimdi insanın sinirlerini bozan, bir sakinlik zırhı giymiş gibiydi. Neden sonra sigarasından derin bir nefes aldı, yarısı bitmemiş sigarasını bir sineği ezercesine metal kül tablasına bastırdı. Nihayet boğazını temizledi.  İnsanın sabrını zorlayan sakinlikte ağır ağır anlatmaya başladı.

"Tam üç yıl boyunca, her hafta mektup yazdım Tom Hanks’e. Ona hayranlığımı, senaryolarımı, çektiğim kısa filmleri gönderdim bıkıp usanmadan. Kara sevda gibi bir şey oldu ağabey bu benimkisi. Bazen ben de şaşırıyorum kendime. İnanmayacaksın ama kızıyorum da.”

Titreyen sesi ile birlikte yavaş yavaş yaş ile dolan gözleri infilak etmek üzereyken aşığını görmüş maşuk gibi parladı birden ve öne atılarak ;
“Robert De Niro’nun 1996 yapımı, Fanatik isimli bir filmi vardır hani. Bilir misin?
diye sordu. Hemen ardından da cevabımı bile beklemedenanlatmaya devam etti.
Bazen o filmin içinde yaşıyor gibi hissettiğim oluyor. Ama uyanıyorum sonra. Gerçekçi ol oğlum Vedat diyorum aynadaki duran adama. Sen kim? Koskoca Tom Hanks kim? Üstelik yabancısın. Ve binlerce kilometre uzaktasın. Kim bilir senin gibi kaç bin kişi ulaşmaya çalışıyordur adama? Pes ediyorum. Fakat durduramıyorum kendimi. Üç gün sonra yeni bir mektup yolluyorum. Neyse uzatmayalım. Son tahlilde demem o ki; o kadar ısrarıma rağmen bir kez olsun dönmedi adam mektuplarıma."
"Yoğundur belki işleri," dedim söylediğime kendim de inanmayarak.

"Ne işi olacak ki ağabey. Artist kibri işte. Bizim gibi çaylaklara harcayacak zamanları yok işte. Onun yerinde olsam, belki ben de aynı şekilde davranırdım. Bilemiyorum. Çok da kızamıyorum o yüzden."

Yine bir sessizlik oldu aramızda. Suskun kalmasın fırsat bilerek bu sefer araya girdim.
"Bak sana ne diyeceğim Fellini!"
Az önce hüzünle öne düşürdüğü başını merak, umut, sevgi ve yorgunluk karışımı bir bakışla bana yöneltti.
"Söyle ağabey," diye mırıldandı.
Felli’nin teslimiyet içeren bu sözsüz repliği içimde bir şeylerin kıyılmasına sebep oldu. Konuyu açtığıma pişman oldum. Yersiz bir girişim olacaktı. Umutsuz bir biçimde geri adım attım.
"Ama yok boş ver. İyi bir fikir olmayabilir bu. Hem sen TomHanks'i bu kadar severken üstelik."
"Ölümü gör söyle ağabeyAllah’ını seversen söyle. Bak Allah’ın adını verdim. Lütfen."
Fellini’nin bu hali daha çok dokundu içime. Çaresizağzımdaki baklayı çıkarmak zorunda kaldım.
"Diyorum ki, boş ver Tom’u, Yeşil Yol'u. Seni istemeyeni sen ne yapacaksın. Bence senin senaryolarının adamı burada, Türkiye’de. Haluk BilginerO olmadı, Uğur Polat. Ercan KesalHem bizi bizden başka kim anlayabilir. Ha ne dersin?"
"Canım abim. Pardon, ismin neydi?"
"Semih."
"Şimdi Semih abim. Sen güzel bir abiye benziyorsun. Bak iki saate yakındır burada güzel de bir muhabbetimiz oldu. Eyvallah beni sevdin biliyorum. Ben de seni sevdim. O yüzden birbirimizi kandırmayalım. Sence de yeterince yalan, kan ve gözyaşı yok mu bu zalim dünyada? Evrendeki bütün olumsuzluklara Don Kişot olamayız. Buna ne senin,ne benim ne de Cervantes’in gücü yeter.  Peşinen söyleyeyim bak, Pollyana da olmaz bizden. En iyi ihtimal birer Pinokyooluruz her şeyiyle sahte olan bu dünyada. Dolayısıyla beni düşünerek, teselli amaçlı söylüyorsun bu Haluk Bilginer’leriUğur Polat’ları falan. Biliyorum. Eyvallah eksik olma sayın abim. Eyvallah. Lakin sen benim nah şuramdaki -sağ avuç içini sol göğsüne dayayarak- Tom Hanks sevgisini bilemezsin değerli abim. Bilemezsin. O yüzden bu Bilginer’mişPolat’mış yapma Semih abim. Yapma! Sana saygım sonsuz, sen de sevgime saygı göster lütfen. O yüzden bu bahsi burada kapatalım. Olur mu?"

"Peki Fellini. Dediğin gibi olsun. Umarım, bir gün beklediğin cevabı alırsın Tom'dan. Dahası senaryoların günün birinde Tom Hanks'in oynayacağı şekilde filmleşir. Hem o zaman eşek değilsin ya! Filmin galasına beni de çağırırsın artık?"

Oturduğumuzdan beri ilk kez bu kadar keyiflendi Fellini. Sol üst yanağındaki iki eksik dişinin görünmesine aldırmadan kahkahalarla güldü. Ardından hanın girişindeki çay ocağına sağ elinin iki parmağını göstererek seslendi:
"Kaavecii, bize iki orta kahve."
 
.