2 Nisan 2018 Pazartesi

Arjantin’e kar yağar mı?

Süleyman'la kavga ettik dün Deli’nin kahvesinde. Kavga dediysem öyle aman aman bir dövüş değil ha! Biraz itiş kakış, daha çok da ağız dalaşıydı. Çocukluk arkadaşım Süleyman. Bu ilk takışmamız değildi. Son da olmayacak belli. Yarın öpüşür, barışırız. Sonra incir çekirdeğini doldurmayan başka bir mevzudan yine kapışırız. Lakin mahalleli illallah etti bizden. Gerçi son zamanlarda onlar da buldular bizim üzerimizden eğlenmenin yolunu. Eskiden olsa hemen bizi ayırmaya çalışırlardı. Şimdi önce kendilerini iki gruba ayırıyorlar. Sonra da üzerimize bahse tutuşuyorlar. Benim ağrıma giden de o ya zaten. Yoksa Süleyman'ın benim dudağımı yarması çok mühim değil. Hem siz bir de Süleyman'ı görün.
Peki mesele nedir?
Mesele; bahiste bana bire yedi oran vermeleri. Rocky karşısında hiç şansı olmayan tüy siklet muamelesi yapmaları. Asıl ağrıma giden bu. Yoksa söylemiştim. Yarın öpüşür barışırız Süleyman'la. Sonuçta, her gün yüz yüze bakıyoruz. Onu bırak, kaç yıllık arkadaşız şunun şurasında. Hem Süleyman bu, ezelden beridir inatçıdır böyle. Yıllar önce, Özlem konusunda da böyle yapmıştı. İnadından bir gram ödün vermemişti. Doğrusu kim olsa vazgeçmezdi.
 
* * *
Özlem, neredeyse tüm sınıfın âşık olduğu, anne-babasından çok 1C sınıfının göz bebeğiydi. Adeta sınıfın pırlantası idi. Biz de ağır işçileri, Ümit Yaşar Oğuzcan misali. Her gün, 24 saat onu düşünürdük. Bu arada tüm sınıf âşık derken erkekleri kastediyorum elbette. Biz üç silahşörler Süleyman, onun ikizi İbrahim ve ben ayrı âşıktık. Hem aşk değil de başka bir şeydi bu. Şimdi beş yaşındaki veletlerin bildiği fırlamalıkları, her naneyi de bilmezdik ayrıca. Bir hoşlaşma, bir iç gıcırdaması diyelim.
Nou Camp stadında Barcelona karşısına çıkmış ümitsiz alt sıra takımı gibi olduğumuzdan üçümüzün de aynı kızı sevmesini pek dert etmezdik. Hem sınıf farkı vardı bir kere aramızda. Daha o zamanlar özel okul furyası yoktu. Varsa da biz bilmiyorduk. Zengin ve yoksul aynı okullardaydık. Aynı siyah önlük, aynı beyaz yakayı giysek de en güzel olmasının yanı sıra sınıfın en bakımlısı, en güzel defter, kalem ve silgilerinin sahibiydi. Neticede Özlem bir bey kızı, bizler Barış Ağbi'nin Osman’ı. Özlem ay parçası, bizler birer deli oğlandık. Doğrusu; Özlem de güzel kızdı hani. Ufuk, Tan, Doğan ve Güneş isimli hayat bilgisi kümelerimiz vardı. Barakadan bozma bir de sınıfımız. Ama bunu da sıkıntı yapmazdık. Çünkü hayatımızda Özlem vardı. Gerisi önemsiz detaylardı. Sınıfta üç sıra gerimde ve çaprazımda oturuyordu. Fakat onu görmek için arkaya dönmek için sebep bulmak zor oluyordu her seferinde. Bir sırada üç kişi oturuyorduk. Kızlar kızlarla, erkekler erkeklerle aynı sıradaydı.

Sanırım üçüncü sınıftaydık ya da dört. İlk üç seneyi şimdinin marketlerine kiraya verilen üç katlı binanın giriş dairelerinde okumuştuk. Son iki seneyi de yeni okul binasının inşaatının başlandığı arsadaki barakalarda tamamlamıştık. Okulumuzun yeri gibi öğretmenlerimiz de sık değiştiriyordu. Beş yılda dört farklı öğretmen hatırlıyorum. Fatma Öğretmen ve Zerrin Öğretmen’den sonra gelmişti Ali Ekber öğretmen. Kim, nerede, nasıl dedi hatırlamıyorum ama solcu öğretmenmiş dediler. İlk icraatı kızlarla erkekleri karışık oturtmak oldu. Sevdim bu solcu öğretmeni. Hem de çok. Zira sınıfın tüm erkeklerinin hayalini bana bahşetmişti. Artık sınıfta Özlem’in sol yanında oturuyordum. Yine de, her gün yanımda oturmasında rağmen rüyalarımda da görmek istiyor, her gece yatmadan onu düşünüyordum. Ama bir türlü göremiyordum. Oysa Süleyman benim gibi yaptığını ve gün aşırı gördüğünü söylüyordu. İbrahim'e sordum. "Ben de göremiyorum," dedi.  Bir gün İbrahim’le Süleyman’ı sıkıştırdık. Yemin billah etti.  "Haftada üç kez görüyorum olm," dedi ağzını yaya yaya. İnanmadık tabi. Aklı başına gelsin diye İbrahim’le birlik olup dövdük herzeyi. Biz göremiyorsak o da görememeliydi çünkü. Neden sonra, sanırım orta ikide itiraf etti. Bir kez hayal meyal görmüş bir daha da görememiş. Bizi kıskandırmak için dayak yeme pahasına yalan söylediğini itiraf etmişti. Daha o zamanlarda böyle keçi gibi inatçıydı. Dedim ya Özlem için değerdi. İlkokulu beş sene birlikte okuduk. Ortaokulda aynı okulda ama farklı sınıflardaydık. Sonra hayat hepimizi ayrı bir yöne savurdu. İlk aşkımız Özlem şimdi ne yapar ne eder bilmem. Ben unutmadım. Geçen gün sordum Süleyman da unutmamış.
* * * 

Kavga mı?
Çoğu zaman olduğu gibi yine incir çekirdeğini doldurmayacak bir meseleden çıktı. Terzi Metin'le çiçekçi Rüstem tavla oynarken ben TRT-3’de eski dünya kupası maçlarını izliyordum. Süleyman'da yanımda bir yandan sıcak çayını höpürdetiyor,  bir yandan da çengel bulmaca çözüyordu. Bilemediği soru olursa da arada bana soruyordu.   
“Ortak sen bilirsin senin tarihin, sporun iyidir,” diyerek.
Orhan Veli şiirindeki gibi her şey birden bire oldu. Laf nereden dolaştı, nasıl Meksika 86'daki Arjantin'in şampiyonluk maçından girip üç harfli bir yağış şeklinden devam edip Arjantin'de kar yağar mı sorusuna geldi inanın tam hatırlamıyorum. Son hatırladığım; Süleyman'ın "Ben yirmi üç yıllık gemiciyim ortak. Görmediğim, gitmediğim ülke kalmadı, Arjantin de Amerika Kıtası'nın Bodrum'udur. Kar yağmaz arkadaş," diyerek elindeki As-Kaynak reklamlı sarı tükenmez kalemi gözüme gözüme sallamasaydı.
Tabi ben altta kalır mıyım? 
Kalmadım.
"Ben de beş dünya kupası,  ellinin üzerinde film festivali ve yüzlerce sinema filmi gördüm  ortak. Hem daha dün izlediğim filmde Boines Aires varoşlarına kar yağıyordu. Üstelik lapa lapa. Arjantin'e kar yağar birader. Sen istesen de istemesen de yağar.”

Süleyman bu, durur mu, inadından vazgeçmedi ve üsteledi;
"En fazla sulu kar yağar ama lapa lapa yağmaz."
Yağar, yağmaz, yağar, yağmaz derken sarı tükenmez dudağımın sağ alt kenarını kırmızıya boyadı. Ben de Süleyman'ın sol gözünün çeperini siyaha boyadım.
Bu küçük çaplı arbededen sonra Süleyman’ı buzdolabının bitişiğindeki, kare desenli, bordo-beyaz renkleri solmuş örtüyle kaplı tahta masaya oturttu kahveci Deli Turgut ile Terzi Metin. Beni de sobanın yanına aldılar. Oysa sadece sinirden titriyordum. Üşüyor zannetmişler. İri kıyım çocuktur Süleyman. Onun karşısında boşuna bire yedi oran vermiyorlar bana.  İki kolundan tutanları bir silkinmeyle bertaraf edip uzak köşeden "Arjantin'e kar yağmaz birader," diye bağırdı yeniden.
Sobanın yanında oturmak iyi gelmişti sanki. Daha ılıman ve sakindim şimdi. Ama inatçılığımdan da hiç bir şey kaybetmemiştim. Kısa ve öz konuştum gülümseyerek; 
"Yağar."
Süleyman bu sefer sadece dişlerini sıktı. ‘Hadi oradan be!’ dercesine elinin tersiyle boşluğu tokatladı. Sonra da Deli'ye seslendi;

"Kahveci, bize 52 ver."
.