27 Ocak 2017 Cuma

belli etmeyiz ama iki aşığız biz aslında

sabahtan beri. ince ince, sakin sakin, bir mucize gibi yağdı kar. çamaşır suyuyla yıkanmış gibi temizlendi dünya. ya da ben öyle sandım. bilemiyorum. 
bildiğim ve üzüldüğüm. kuşlar.
yine çok üşüdüler bugün.
kuşlara diyorum; minik yelekler mi dikmeli? böyle karlı ve soğuk havalarda. üşümesinler çünkü. ya da başka bir şey?
.
kâh iş yaptım. kâh manzara izledim bugün. yalan yok şimdi. ama en çok senli düşüncelere daldım. sonra akşam oldu.  yine düşünceler. yine senli.
küçük detaylar. büyük telaşlar en çok.
ömrümüze şekil veriyor. hem ne çok.
oysa olacağına varıyor en sonunda her şey. 
.
şimdi. 
metro istasyonunda. 
rüzgar doğudan esiyor. tren geliyor besbelli. önce rüzgarı. sonra sesi. 
durmuyoruz.
iş çıkışında bir bölük insan. kümeleniyoruz sarı çizgiye. 
vazgeçiyorum. 
oturmak için sekizli vagonu bekleyeceğim. 
oysa sabahtan akşama oturmaktan sıkılanım. 
dedim ya; küçük, önemsiz detaylar. 
amortiden bir hayat. 
en çekilir yanı; her zaman müzik.
bazen fütursuzca yağan kar. 

biraz çay, biraz şiir. sonra canım kuşlar.
düşlerimde. 
sevda kelimeleri büyüyor içimde. tam söyleyeceğim. vazgeçiyorum. 
tıka basa dolu trende inmek isteyen insanların tedirginliği. 
oysa en çok özleyenim. 
kar yağsın ama hep. her zamankinden daha çok hem. trafik nispeten azalıyor. bahaneyle işten erken çıkıyoruz. otuz-kırk dakika önce eve varıyoruz falan. böyle minik sevinçler. küçük avuntular..
.
.


23 Ocak 2017 Pazartesi

manastırlı hilmi bey'e son mektup

lodos bugün de devam ediyor
düşüncelerimiz; savrulan kış yaprakları gibi. ruhumuz perişan.
güneşli pazartesiler'de 'bugün günlerden ne' diye soruyordu ya santa?
hani cansever de bugün pazartesi mi diyordu*
ve şimdi ben
iş olsun diye değil gerçekten, 
merak ettiğimden soruyorum
bu kaçıncı pazartesi?
ruhumun eşgalsizliği bugün mutlak sona ermeli dediğim
kaç pazartesi ve kaç yüz yıl daha geçmesi gerek nihai özgürlük için?
elbetteki bir cevap değil aradığım hilmi bey
bunu ikimizde biliyoruz
ama işte bu med-cezirler yoruyor artık beni 
eksiltiyor, lime lime ediyor, bitiriyor
yoo hayır! ne münasebet
burayı ağlama duvarına çevirmek gibi bir niyetim yok
lakin yazmam lazım 
yazmasam çatlarım çünkü
hem söylesene hilmi bey senden gayrı yazacak kimim var allah aşkına
kuşlara da küstüm sonunda
olacağı buydu
özenle ıslatıp verdiğim ekmekleri yememişler dün akşamüstü
oysa bir his geliyor bazı
nasıl anlatsam?
ölümcül, imkansız hastalığı olan birinin yaşama sevincinden hallice
hüzünbaz bir umut ışığı
emre aydın dinliyorum, geçiyor sonra
lakin ellerimin üşümesi ilelebet geçmiyor hilmi bey
tıp çaresini bulamadı
doğrusu ben de çok üzerine düşmedim son sekiz yıldır
ama artık ayaklarım da üşüyor
ve kalbim zaten buz gibi
belki de içimizin ihtiyacı iki bardak çay ve bir kaç dörtlük şiirdir
bir gün diyorum
hani havalar çok ısınmadan
hafta içi bir gün, sebepsiz yere işe gitmeyip 
yahut sabah erkenden "ben iyi değilim" diyerek işten çıkıp akşama kadar güneşli bir kafede oturacağım
kim bilir belki o da gelir.
gelir di mi hilmi bey?
ama dürüst olalım şimdi
birbirimizi kandırmanın manası yok 
sence de yeterince yalan, kan ve göz yaşı yok mu dünyada?
bana doğruyu söyle hilmi bey
bana doğruyu
yalnızca doğruyu
çünkü ben
çünkü
bilemiyorum hilmi bey
bilemiyorum
bildiğim ben artık iyi değilim
hem hiç değilim
kaybettim
kaybettik
gidelim hilmi bey
gidelim
.
.
emre aydın - sen beni unutamazsın

* edip cansever - manastırlı hilmi bey'e birinci mektup


20 Ocak 2017 Cuma

ben ankara'nın en çok istanbul'a dönüşünü

küçük. çok küçük. saliselik mutluluk dozları. en çok öğlenleri. radyo voyage açık. gözlerim kapalı. ve dünyadan üç ışık yılı uzakta. 
misal bu öğlen. evrenin en güzel gülüşü ile göründü. fonda tom waits. ufukta doğan güneş. o, ben ve hayat bir üçgenin iç açıları toplamı gibiydik. öyle güzeldik. bir, bilemedin iki saniye.

sonra ankara'dan heyet geldi. merhaba merhaba. mithad selim ben. lüzumsuz işler bakanlığından dilruba ben. ve yardımcım zencefil bey. gülmemek için dudaklarımı ısırdım. peşinden kahve söyledim. ama çay istediler. konuşkandılar. ilk cümleleri istanbul'da yaşam çok zor oldu. ruhumuzun kabuk bağlayan yarasını kaldırdıklarını bilmeden. öyle dedik. tasdikledik. yahya kemal'den girmek riskli olabilirdi. sonuçta denetleyen onlar denetlenen bizdik. uzatmamak için istemiş olduğunuz evraklar hazır dedim. çay geldi. evraklara baktılar. çayı içtiler. istanbul çok kalabalık. nasıl yaşıyorsunuz burda dediler. istanbul'da yaşayan akrabalarından bahsettiler. hem avrupa yakası daha karışıkmış dediler. yahya kemal dilimin ucuna geldi yine. geri ittim! çok zor evet. evraklar tamamsa kaldırayım dedim. bir çay daha söylemedim. sırtımın ağrıdığını ve boynumun tutulduğunu da. onları sevmediğimi hissetsinler istedim. 
evraklar tamam. siz iyi misiniz? dediler. istanbul dedim. 
gittiler.

akşamüstü canım kuşlar geldi. penceremin mavi kıta sahanlığında. kısa, mutluluk dozları. iki küçük kanat çırpımı. bir, bilemedin iki saniye.

16 Ocak 2017 Pazartesi

boş-look

bir garip yolcu. pardon abi diyor. yanlış bastım. elini kaldırarak. özür mahiyetinde. şoför duymuyor. görmüyor. orta kapıyı açıyor. pardon abi diyor bir kez daha. yanlış bastım. yine elini kaldırıyor. yine özür mahiyetinde. şoför orta kapıyı kapatıyor. sol sinyalini yakıyor. sağ yanımda bir genç kadın. vıdı vıdı telefonla konuşuyor. ne dediği anlaşılmıyor. tam otuz iki dakikadır. yağmur mütemadiyen yağıyor. saçları at kuyruklu çocuk otobüse son nefeste yetişiyor. akbili yok. fazla akbili olan var mı diyor. var ama vermiyorum. üşeniyorum. nasılsa bir gönüllü çıkar diyorum. arkalardan orta yaşlı, esmer bir kadın çıkıyor. kırmızı ışıkta. gel delikanlı ben de var diyor. sonra yeşil ışık yanıyor. geçiyoruz. sezen yağmura inat söylüyor. hani güzel de söylüyor. kırmızı stop lambaları gözümü alıyor. trafik bu akşam akmıyor. son model bir jeep otobüse çarpıyor. istanbul'un en orta yerinde. düşünür gibi yapıyorum. ben bunları niye yazıyorum. siz bunları niye okuyorsunuz. bir cevabım yok. olsa da bir önemi yok. hem. söverim gelmişine geçmişine. ayıpsa. ayıp. istanbul'un kenarında. hayatın ortasında. kocaman bir şekilsizlik.
.

13 Ocak 2017 Cuma

mektup7

cuma trafiği.  hastalıklı bir hücre gibi şehrin tüm yollarına sirayet etmiş. ağır ve karanlık ilerliyoruz. vites ikide. sibel can teypte.
az ötede. dolmuş farlarının aralığında loş bir cuma pazarı. sebze tezgahında son pazarlıklar. esnafın akşam çığırtkanlığının sırtında eve dönüş telaşı. üstüne zemheri ayazı.
ama ve şükür. bugün de ölmedik.
henüz!
dönüyoruz.
oturan onüç yolcu. ayakta kimse yok.
şimdilik.
ring seferi yapan moda tramwayı gibi.
her gün. 
bir aşağı. bir yukarı. dokuz altı yolları. aşınmıyor sevgilim.
ama ve neyse ki şarkılar var. birhan keskin bir de.
ve sonra özlemin.
katlanır kılıyor. her şeyi. her şeye.

şimdi misal birhan keskin'in ba kitabının 24.sayfasından yazıyorum sana bu mektubu.
sevdiğim iki dizenin altını çizmek için çantamda kurşun kalem ararken mektup yazmak geldi içimden.
mektupları sevdiğini biliyorum. beni hala seviyor musun bak onu bilmiyorum? 
ama ben hem mektupları, hem seni seviyorum. 
bunu zaten biliyorsun.

bugün. tüm öğleden sonrayı pencereden kuşları izleyerek geçirdim yine. 
hep aynı saatlerde. üç, bilemedin dörtte geliyorlar. asla beşte değil. üçerli, beşerli bazen on, bazen on beşli gruplar. ama hep kuzeyden gelip güney yönünde kanat çırpıyorlar. bugün işte her zamankinden daha fazla izledim onları. kuşları izlemediğim vakit çay içtim. bazen hem çay içip hem onları izledim. bizi de düşündüm elbet. imkan-sızımızı. hayallerimizi sonra. 
bilirsin.
kuşları hep sevdim.
fransızca şarkıları
tren raylarını.
sonra ispanyol filmlerini ve vapurlarını istanbul'un.
kış güneşini ayrı sevdim.
zarifoğlu'nu ayrı
nihayet hayallerimi, imkan-sızımı sevdim
ama
çok
ö
z
l
e
d
i
m
.
şimdi.

dürtme içimdeki narı
üstümde beyaz gömlek var

hayır. ben demiyorum. birhan keskin diyor.

bir de sibel can lale devri'ni ne güzel söylüyor ... ?
.
.
sibel can - lale devri



11 Ocak 2017 Çarşamba

kardan adam

karda oynayan çocuklar. on dakikadır. beyhude bir çaba. kendimi, çocukluğumu göremiyorum. 
havada inceden bir kar.
durakta kediler. elektrik tellerinde kuşlar üşüyor. 
uzakta iki çocuk. kardan adam yapma telaşında. az önce iki kömürden göz. şimdi havuçtan bir burun. hafız'la fiko da orada. lakin ben yokum. gözlerimi kapatıyorum. olmuyor. açıyorum. kendimi bir türlü bulamıyorum. ama uzaktan babam geliyor. yeni aldığı gri kasketi, yıllardır giydiği siyah paltosu ve olmayan beşiktaş kaşkolu ile. ince, uzun bir yoldan, sislerin arasından ağzında sigarası ve kesik öksürüğü ile geliyor. 
ben kendimi hâlâ göremiyorum. ama sesimi duyuyorum. 
-baba diyorum.
duymuyor. 
yürüyor. öksürüğü de beraber. ve üzerine sinen birinci sigarası. 
bir kez daha.
-baba
dönecek gibi oluyor. 
üzerimizden bir kuş sürüsü geçiyor. "saat dört olmalı" diyorum içimden. aşağıya bakıyorum.
babam.
yok.
dükkanın önünü kardan temizleyen adam?
beyaz beresi var. ve yeşil montu. ama.
babam gitmiş. 
on yaşlarında, kumral, bordo eşofmanlı bir çocuk bana bakıyor. fiko yok. hafız yok. 
tek başımayım.
uzakta, kocaman kardan bir adam.

9 Ocak 2017 Pazartesi

tuz

sevgili anabel,
buradan sana ilk seslenişim. tekrarı olur mu bilemem. doğrusu niye böyle bir şey yaptım. onu da bilmiyorum. 

sabah uyandığımda bembeyazdı her yer. her sabah yaptığım gibi dışarının soğuğuna aldırmadan pencereyi açtım. o tertemiz, keskin, teni ve nefesi yakan soğuğu ciğerlerimin ve dahi zihnimin en ücra köşesine çektim. sonra bilgisayarıma koştum yüzümü dahi yıkamadan. ve ağzı açık kalmış çuvaldan boşalan buğday taneleri gibi dökülmeye başladı kelimeler zihnimden parmaklarıma doğru.
bir bağ oluştu sanki burayla aramda. tuhaf bir bağ. bir gün yazmadığımda bir şeyler eksik kalmış gibi hissediyorum. dahası kulağımda çınlayan bir sesin "n'oldu, niçin yazmıyorsun bugün" sorularına muhatap oluyorum. bu kadarla da kalmayıp cevap veriyorum. "aynı şeyleri yazmaktan, tekrarlamaktan bıktım artık" diyorum. 

sartre'nin dediği gibi kendimi deli sanacak bir durumum yok. lakin emin olmak lazım değil mi? çok uzun yıllar önce haberdar olmama rağmen sartre'nin bulantısı'nı henüz okuyorum. bu iyi mi kötü mü bilmiyorum. sanki geriye dönüş yapıyorum. anlamsız yere es geçtiğim değerler hatta değersizlikler için kendime bir şans daha veriyorum. budur belki de sebep? ya da sonu gelmez sıkıntılar, arayışlar. dedim ya bilmiyorum..

bildiğim; tuhaf şeyler oluyor. bugune kadar hiç birini ciddiye almağım sinema filmleri acayip özendirici olmaya başladı son günlerde. çok sağlıklı şeyler değiller belki ama ciddi ciddi özendim işte. yalan yok şimdi. belki de hissettiklerim normaldir de böyle hissetmememi söyleyen iç ve dış güdülerimdir normal olmayan. 

kim bilir? ben bilmiyorum..

film demişken; önceki akşam trt2 de bir filme rast geldim. belgesel gibiydi ama basbayağı sinema filmiydi. her tarafı hüzün ve keder kokan. ama sanki bunu belli etmemeye çalışan, yavaş akan bir filmdi. şivelerden anladığım kadarı güneydoğu anadolu'da geçiyordu. yahut doğu anadolu'da. ortasında yakalamıştım filmi. kim kimdir, necidir, niye böyle oluyor diye çok merak etmeden sadece izledim. insanları izledim, çevreyi izledim. seslere kulak verdim. tanımlayamayacağım, anlatanayacağım bir nedenden dolayı filmde beni kendine çeken bir şey vardı. tıpkı sabah sabah sana yazma isteğim gibi.
sonra mahallenin hocası girdi araya şöyle bir şeyler söyledi; "güzel veya çirkin diye bir şey yoktur. muğlak ifadelerdir bunlar. güzel de çirkin de bir yanlış anlamadan ibarettir." enteresan geldi. bir an düşündüm. haklıydı bir bakıma hoca. herkesin güzel ve çirkin anlayışı farklıydı. göreceli kavramlardı sonuçta. niye bilmem not alma ihtiyacı hissettim bu sözleri. 


filmin sonlarına doğru, neden gittiğini bilmediğim bir delikanlı annesine veda edip hüzünlü bir yolculuğa çıktı. ve şuna benzer bir şeyler söyledi otobüsün o soğuk camına kafasını koyduğunda ; "anamı böyle üzgün görmeseydim keşke. ayrılmak zor oldu. abilerimi , şehsuvar'ı , sırrı'yı, meryem'i, salmanı, düşündükçe hepsinin yerini bulduğunu görüyorum. peki benim yerim ne olacak? kaderim neresi olacak?"
sanırım bizim gibilerin, hep gitmek isteyip de gidemeyenlerin ya da cesaretini toplayıp, her şeyi gözel alıp gidebilenlerin de sorusuydu bu aynı zamanda!
yarısını izlediğim filmden zihnimde yer eden en canlı sahne işte bu en sonuncusuydu. sonra film bitti zaten. 
ha sahi nasıl da unuttum. hayatın tuzu'ydu filmin ismi.
hayatın tuzu.
evet.
şimdi radyomda yunanca ama hüzünlü bir parça söylüyor sesi funda arar'a benzeyen bir sanatçı.
ve dışarıda yine kar yağıyor ince ince.
* sahi kar neden yağar?
..
kadıköy, 3 şubat 2010

*gölgesizler-hasan ali toptaş

.
funda arar - hayatın hesabı

8 Ocak 2017 Pazar

manastırlı hilmi beye 5.mektup *

rasimpaşa yokuşunda tuzla buzun kaynaştığı safhadayız
kemiklerimiz sağlam çok şükür 
lakin hislerimiz un ufak bu yeni dünya düzeninde hilmi bey
herkesin büyük yanılgıları olmuştur şu hayatta. 
benim en büyük yanılgım; hayatın döngüsünü yazarak kırabileceğimi sanmamdı.
kayboldum hilmi bey
haritada dahi bulunamayan bir kasaba gibiyim bugünlerde
bilmezmiş gibi yine de soruyorlar
bir kısım kamu ve özel teşebbüs binalarında
-kimsin sen?
cevap veremiyorum. donup kalıyorum ilk şaşkınlıkta.
neden sonra ;
-belki bir teoman şarkısıyım diyorum içtenlikle. havaalanında kaybolan bavulu gibi hani.
paramparça yani
inanmıyorlar
-o vakit belden aşağısı kırık bir tuborg şişesiyim moda parkında. 
kimsesiz ve kırık.
üstümü arıyorlar telaşla
-durun bir dakika!  belki de, bir ayfer tunç öyküsünde benliğini arayan bir adamın hikayesiyim diyorum heyecanla.
bu sefer yere yatırıyorlar palas pandıras
-ama ve belki de abidin dino'nun çizdiği bir resim. mesela mutsuzluğun resmiyim diyorum.
o vakit işte serbest bırakıyorlar
bilmiyorlar hilmi bey
bilmiyorlar
pazar günleri eskisi gibi canımı sıkmıyor artık 
direnmiyorum çünkü
teslim oldum diyebilirim
mutlu değilim ama mutsuz da değilim. 

bindik bir alamete gidiyoruz hilmi bey
güneş istanbul'da kar topluyor 
adımlarımız küçük ve hesaplı şimdi
bahariye'de
şeker pembesi saçlı genç kadınlar
az şekerli kahve keyfinde 
ciğerlerinde bir nikotin bayramı 
çünkü bugün günlerden pazar, aylardan kış
istanbul'da on yılın en karlı pazarı
oysa güneşli pazartesiler'i özlüyor insan 
santa olmak içten değil böyle havalarda
yahut jose olup kadıköy'den bir şehir hatları vapuru kaçırmak martılarla 
ama işte ziverbeyde kar yeniden başladı 
açız eksi üç derecede
martılar ekmek, ademoğlu instagram ve selfie derdinde
sahi izah etmeli!
instagram ne, selfie kim?
senden sonra dünya çok fazla döndü hilmi bey
şimdilerde ne amerika, ne de rusya insanlığın belası düşün ki 
birinci sigarası paketi büyüklüğünde 
avuç içi kadar mutluluk 
zeki müren'i bize, bizi zeki müren'e gösteriyor
insanlık onunla yatıp onunla kalkıyor
akıllı telefon diyorlar adına 
rocky serisi gibi birden yediye kadar model model 
sekiz ve dokuzu da çıkacak diyorlar
rocky halbuki altıda kalmıştı
kablosu yok, birinci paketi kadar 
kim ne içmiş, ne çıkarmış, beşiktaş kaç gol atmış, amerika kaç insan öldürmüş
yukarıdan aşağıya, soldan sağa
dünya elinin altında
karılar kocalarını, kocalar karılarını bırakıp bu cihazlarla yaşıyor artık yedi gün
yirmi dört saat, dört mevsim
yalan yok şimdi ben de sana böyle bir cihazdan yazıyorum bu mektubu
biz bu haltı yedik hilmi bey
biz bu haltı yedik
ama ben eski günleri
ben babamı çok özlüyorum hilmi bey
bir soluk fotoğrafta soğuk ve sigara kokulu sesini duyar gibiyim
babamı diyorum
çok özlüyorum hilmi bey
gülay'ı dinledikçe babamı daha çok
duyuyor musun hilmi bey?
.
* manastırlı hilmi beye mektuplar - ömer edip cansever
.
.
gülay - beni verme ellere



7 Ocak 2017 Cumartesi

mektup6

dünyanın en güzel şeyinin kar olduğuna hem fikiriz değil mi sevgilim?
değilsek de olalım lütfen.

bu sabah yine.
kuşlara ekmek verdim.
biraz zarifoğlu okudum. biraz kar seyrettim.
hep aynı şarkıyı dinledim.

gece.
üşüdüm. çok üşüdüm.
seni düşündüm.

dün.
birhan keskin'in bende eksik olan kitapları geldi.
eski kitap, sahaf kokusunda. yanık kokuları birikmiş.
baktım. ba yangından son anda kurtarılmış.
son sayfaları yanmış.
bir de ba'basına ithaf etmiş birhan hanım.
çok sevindim.

her zamankinin aksine ilk kez bir kitaba sondan başladım.

yol uzun, güzergah zorlu; ne demeliyim?
zarif kardeşim benim..

şimdi.
cuma sokak'ta.
kar ne güzel yağıyor?

düşünüyorum da; acaba bu kar sevdamız neden?
yeryüzünü akladığı gibi bizi de akladığını, günahlarımızı örttüğünü mü düşünüyoruz yoksa içten içe?
.
.
c'est moi - rupa

6 Ocak 2017 Cuma

bana bir boyun atkısı gerek çünkü kış geldi*

istanbul'a. beklenen bir misafir gibi. saat tam onsekiz:30'da. 
sevgilim. kış geldi.
ellerim hep üşürdü. şimdi mesai çıkışında. hem ellerim. hem ayaklarım. 
annemin salı pazarından aldığı yün çorapları bir an evvel gidip almalıyım. 
bir de boyun atkısı.
böyle havalarda.
'kuşlara şemsiye gerek'
diyorum.
didem madak ne güzel kadın.
son altı yılın en soğuk kışıymış. istanbul'a kar geliyormuş. 
gelsin. 
benim gönlümde üç yıl üst üste kış olimpiyatları. 
sibiryan soğuğu mu? 
ko'maz. evelallah.
ama ve yine de annemin aldığı çoraplar. kış atkısı bir de.
zihnimde sıla'nın şarkısı. hayalimde sen.
şimdi. 
bir halk otobüsünün en arka koltuğunda soğuktan büzüşmüş parmak uçlarımı nasıl tarif edeceğimi düşünüyorum. bunun tıpta bir adı var mıdır ya da psikolojide bir karşılığı? 
bilmiyorum. 
aslında hep yazmak isterken yazamıyor, hiç istemediğim zamanlarda çalakalem yazıyorum. bunun da elbet vardır bir yerlerde bir karşılığı. 
kimi unutmak için yazar. kimi konuşamadığı için. 
kimi de benim gibi.....
ellerim diyorum. yazdıkça ısınıyor. ısındıkça parmak uçlarım düzleşiyor. bir ipeksileşiyor sanki. ama gündem her türlü boktan. söyleyecek ne çok şeyim var. edecek çok küfürüm zulada. 
sağı solu ayırt etmeden ha? 
lakin değmez diyorum. 
değmez.
biraz da üşeniyorum. hem ben çok üşüyorum.
annemin aldığı atkıyı diyorum. 
bir de yün çorabı. 
kış geldi çünkü.
.
* turgut uyar
.
.

5 Ocak 2017 Perşembe

gece

dörtnala gidiyoruz gecenin siyahına
sekiz yolcu, bir şoför
fonda müzeyyen senar
ön camda karla karışık bir yağmur
yükümüz ağır, çok ağır 
sekiz altı mahkumu
büyükşehir yorgunu emekçiler
elden ele uzatıyor el değmemiş dertlerini 
para üstü alamayanlar
pencerenin aksinde geçen yıllarına ağlıyorlar 
ah müzeyyen, ahh cörsi. cörsi, cörsi!

dokuz yolcu, bir şoför 
ilerliyoruz
gecenin karanlık bilinmezliğinde
sokak lambalarının ölgün sarı ışığı
kapıdan dizlerime vuruyor 
2017'nin ilk ayazı
hohlamadan buğulanan camlara yazılmak istenen mesajlar
esnaf kahvesinde şiYir yazan ahçı yamakları
beş çayında rüzgarla sevişen martılar
dört yanlışın götürdüğü doğrular hep
bu coğrafyanın kaderi

on yolcu, bir şoför
yedi haberlerinin karamsarlığında
bekliyoruz 
kazaskerde, on kuruşu olmayıp helallik isteyen abla
açılan kapıdan rüzgarla birlikte içeri dolan yatsı ezanı
karşıdan uzun farları ile gözümüzü alan taksicinin hayalleri ve
kar tatili bekleyen öğrencinin çakır gözleri 
aydınlatıyor 
kan kırmızı geceyi nihayet

bir yolcu, bir şoför
göztepe ışıklarda sesli düşünüyoruz
kar yağarsa bu sefer kesin tutar?

4 Ocak 2017 Çarşamba

mahur beste

ne demiştik en son? sadece demden mütevellit koyu bir çay gibi yalnızlığımız. çok sevdiğimiz ama bazen dilimiz gibi içimizi de burkan. diyeceklerim vardı oysa ki tam otuzbir aralık ikibinonaltıya denk gelen. ama işte hayat biz planlar yaparken başımıza gelenlerdi. şimdi soğuk bir istanbul otobüsünden mahur beste eşliğinde bunları yazmak kaderimmiş meğer.

interneti olan ama kaloriferi çalışmayan otobüste karışık çalıyordu telefonumun şarkı listesi. ahmet kaya başladı sonra. hep de öyle kaldı. doğrusu öyle kalsın istedim. çünkü böyle soğuk, böyle karanlık akşamlarda başkası dinlenmez. vakit başka türlü geçmez.

bir de şu öksürüğüm bir geçse.
bir geçse.
geçen yıl bu zamanlar musallat olan öksürüğe yeniden yakalandım bu sabah. su içiyorum. geçmiyor. 
bir şeyler yiyorum. geçmiyor. 
şarkı söylüyorum. geçiyor. 
gülme! 
ben de sevmiyorum bet sesimi. ama işte öksürüğüme iyi geliyor.
.
bir de işte canım kuşlar.
akşam dört ile beş arasını çok seviyorum. çünkü kuşların gelmesine en yakın vakitler. işi gücü bırakıyorum. bulutların renk değiştirmesini izliyorum ve kuşların kafileler halinde başımın üstünden geçmesini bekliyorum.

farkındayım. bu akşam kalemim tutuk. aklım uçuk. lakin gidilmesi gereken en az bir saat onbeş dakika yolum. mecburum. mecburum. 

didem madak'ın özgeçmiş tadında bir yazısını okudum bu akşamüstü. keyifliydi. ve de hüzünlü. tam üç kez okudum. istifa etmek konusunda ne çok benziyormuşuz birbirimize. okuyunca gülümsedim. kedi nietzche'de güldürdü. tanju okan'lı "kadınım" hüzünlendirdi ama.

oysa bu aralar kimi okuduysam 'derdini anlatmak' için yazdığını söylüyor. ben galiba derdimi saklamak için yazıyorum. bir de işte şu bir saat 15 dakikalık yol bitsin diye..
.


3 Ocak 2017 Salı

mektup5

burada olsaydın. ya da sahilde otursaydık. 
zarifoğlu'nun en sevdiğim bölümünü okusaydım sana. 
yahut konuşmasaydık hiç. 
sadece kuşları izleseydik. onlarca sevgi sözcüğünden anlamlı olurdu.
yoksun lakin. yine de güzel şey seni özlemek.
.
içimden bir ses nereye uçuyor bu kuşlar diyor. 
          dinlediğimiz tüm bu şarkılar sonra?
.
işe gitmedim bugün. gidecek gibi oldum. giyindim. sonra aniden vazgeçtim. gerisin geri yattım yatağa. uyku tutmadı. tavandaki çizgilere bakarak bir şarkı tutturdum kafamdan. seni de düşündüm elbet. dokuzbuçuğa doğru uyandım. televizyonda liderlerin suratına bakarak iki zeytin bir peynirle kahvaltı etmeye çalıştım. pencereyi açtım. sonra zarifoğlu'nu.

burada olsaydın....

2 Ocak 2017 Pazartesi

hayat kısa. kuşlar uçuyor *

bağışıklık sisteminden bahsediyor, çok su içmek gerektiğinden sonra. kendine iyi davrandığını da söylüyor. öyle bağırarak, öyle mutlu konuşuyor ki ister istemez oturan on, ayaktaki sekiz yolcu o'nu dinliyoruz dolmuşta. arada attığı şen kahkahalar şoförün sigara için açık bıraktığı camdan içeri dolan kömür ve is kokulu havayı dağıtıyor. bana sorarsan fena olmuyor. lakin kimi sinir oluyor, kimi gülüyor bu kalın sesli ablaya.
ben'se..
.
kaç vakittir dumanlı aklıma mukayyet olmaya çalışıyorum. gündemden bağımsız tutmaya çalışıyorum düşüncelerimi. olmuyor. içine gireyim diyorum. yine olmuyor. 
çünkü cemal süreya haklı!
.
hayat kısa. 
    kuşlar uçuyor.
.
her akşam ocakta yemekleri varmış gibi. öyle telaşlı. ama öyle güzel uçuyorlar ki. sanki onlar için yaşıyorum!
.
uzaklara. çok uzaklara gidesim var.
sen gittiğinden beri daha çok. biliyorum.
gidersem dönmem.
.
bu akşam belki 'bodur minareden öte'yi yeniden okurum. böyle avuturum kendimi. belki de..
.
şöyle uzunca bir mektup yazmalı.
kuşlar bile kıskanmalı..
.
.
.
* cemal süreya