17 Şubat 2017 Cuma

bana çay pişir, bırakalım her şey kendi kendine düzene girsin*

şunu çok iyi biliyoruz sevgilim; her gün ölesiye şikayet ettiğimiz şeyleri gün gelip çok ama çok özleyeceğiz. misal ben bir saat onbeş (bazen 1,25) dakika süren bu 15 km'lik yolculukları özlerim kesin. ekimden marta ellerimi buz kesen 0-5 c aralığındaki hava durumlarını keza. pinti ve huysuz patronumu sonra. ve nihayet; her gün 9-6 pineklediğim ama canım kuşları seyrettiğim ikibuçuk metrekarelik cam ofisi.
yine sana "nasılsın" diye soramamanın kendi içimdeki kavgasını ya da yarın yine mi iş var dediğim pazar öğleden sonralarını veyahut her defasında arabasını otoparka gelişigüzel parkeden ayyaş 11 numaraya küfretmeyi hatta ve hatta dolmuşla, otobüsle giderken telefonda bağıra bağıra bütün hayat hikayesini anlatan ablaları bile özleyeceğim. adım gibi biliyorum.
ama şimdi durup dururken nerden çıktı bu mevzu?
öğlen ikibuçuk gibi uykum geldi. fakat öyle böyle değil. bir ağırlık, bir ağırlık. sorma! "fabrıga doktorunun grip için verdiği ilaçlar yüzünden olmalı. oysa ne kötü. çıkıp gidememek. bir mahpus gibi" diye söylendiğimi hatırlıyorum. 
kendi imkanlarınla kurtulmanın mümkün olmadığı zamanlar yahut bir mucizenin ışığına tutunmanın dayanılmaz hafifliği bahsettiğim. her gün aynı bilindik rutinler, robotsal ifadeler ve hareketler. bunalıyor. bir değişiklik, bir çeşitlilik arıyor insan. özgürlük ana fikir. teoride cazip geliyor. lakin pratikte korkuyor insan. alışmak sevmekten daha kolay geliyor çünkü. sevgililer günü, doğum günü, pilav günü, kısır günü, diş çıkarma günü, evliliğin-çıkmanın- inmenin-rastlaşmanın yıldönümü, analar-babalar-görümceler günü hep bu sıkılmışlığın ve sıkışmışlığın icadı. yoksa kapitalizmin bir suçu yok.
bugün işte. 4.kattaki planlama müdiresi ferhunde hanımın doğum günüymüş. saat üçte önce çay geldi. sonra pasta. çikolatalı-muzlu. en sevdiğim. pastayı yedim. çayı içtim. rehberden ferhunde hanımın dahilisini buldum. yapmacık bir tonla. iyi ki doğdunuz ferhunde hanım. yoksa bu güzel pastayı yiyemezdik dedim. o da her zamanki şuh ve gür kahkasının yol açtığı neşeyle ilahi selim çok yaşa emi dedi. teşekkür etti.  telefonu kapattım. saate baktım. üçü sekiz geçiyordu. uzun yol kuşlarının gelmesine daha vardı. canım hiç çalışmak istemiyordu. lakin patronun üç gün evvel istediği raporlar yine patronun yüzüyle bana bakıyordu. üstelik hayli sinirlilerdi. sinirli olması değil de dedim ya alışkanlıklar. hayat standardı. belirsizliği sevmemem vb sebepler rapor kapağını açtırdı bana. kendime itaatsizliğim ilk ne zaman ve nerde başladı hatırlamıyorum. tıpkı kendime verdiğim sözleri ne vakit tutmamaya başladığımı hatırlamadığım gibi. garip şeyler oluyor çünkü. önceden ayda yılda bir gördüğüm dejavuları nerdeyse her gün görüyorum. kendimi bir bilimkurgu filmin içindeymiş gibi hissediyorum çoğu zaman. sonra dinlediğim müziklerle -bilhassa öğle paydoslarında- gitmediğim, görmediğim ama hep gitmek istediğim yerlere gidiyorum. misal bu öğlen gördüğüm; fas ile ispanya arasında isimsiz, belirsiz bir yer. süt beyaza boyalı evler arasındaki dar sokaklar. kaybettiğim ama ne olduğunu bilmediğim bir şeyler ya da birini arıyor gibiyim. müzik bazen fransızcaya bazen ispanyolcaya çalıyor ama ben hep arada kalıyorum. ispanya fas arası yahut fransızca ile ispanyolca arası gibi ama aslında senle sensizlik arası tuhaf bir yer. tedirgin eden bir huzur hali. sonra aniden simsiyah, marakeş ekspresi geçiyor tüm ihtişamıyla. hayran hayran bakıyorum ilk şaşkınlıkta. akabinde seni arıyor hemen gözlerim. ve kendimi. lakin ikimizi de bulamıyorum. rüya gibi bir şey. ama kimse uyanmıyor.
.
* oğuz atay - tehlikeli oyunlar
.
arisa - missiva damore