4 Ocak 2017 Çarşamba

mahur beste

ne demiştik en son? sadece demden mütevellit koyu bir çay gibi yalnızlığımız. çok sevdiğimiz ama bazen dilimiz gibi içimizi de burkan. diyeceklerim vardı oysa ki tam otuzbir aralık ikibinonaltıya denk gelen. ama işte hayat biz planlar yaparken başımıza gelenlerdi. şimdi soğuk bir istanbul otobüsünden mahur beste eşliğinde bunları yazmak kaderimmiş meğer.

interneti olan ama kaloriferi çalışmayan otobüste karışık çalıyordu telefonumun şarkı listesi. ahmet kaya başladı sonra. hep de öyle kaldı. doğrusu öyle kalsın istedim. çünkü böyle soğuk, böyle karanlık akşamlarda başkası dinlenmez. vakit başka türlü geçmez.

bir de şu öksürüğüm bir geçse.
bir geçse.
geçen yıl bu zamanlar musallat olan öksürüğe yeniden yakalandım bu sabah. su içiyorum. geçmiyor. 
bir şeyler yiyorum. geçmiyor. 
şarkı söylüyorum. geçiyor. 
gülme! 
ben de sevmiyorum bet sesimi. ama işte öksürüğüme iyi geliyor.
.
bir de işte canım kuşlar.
akşam dört ile beş arasını çok seviyorum. çünkü kuşların gelmesine en yakın vakitler. işi gücü bırakıyorum. bulutların renk değiştirmesini izliyorum ve kuşların kafileler halinde başımın üstünden geçmesini bekliyorum.

farkındayım. bu akşam kalemim tutuk. aklım uçuk. lakin gidilmesi gereken en az bir saat onbeş dakika yolum. mecburum. mecburum. 

didem madak'ın özgeçmiş tadında bir yazısını okudum bu akşamüstü. keyifliydi. ve de hüzünlü. tam üç kez okudum. istifa etmek konusunda ne çok benziyormuşuz birbirimize. okuyunca gülümsedim. kedi nietzche'de güldürdü. tanju okan'lı "kadınım" hüzünlendirdi ama.

oysa bu aralar kimi okuduysam 'derdini anlatmak' için yazdığını söylüyor. ben galiba derdimi saklamak için yazıyorum. bir de işte şu bir saat 15 dakikalık yol bitsin diye..
.