12 Ocak 2016 Salı

otobüs

saat sabahın yediyirmibeşi. mfö'nün kulaklarını çınlatacak kadar güzel bir yağmur var istanbul'da. öyle şırıl şırıl. ve içerisi sıcak. çok sıcak. ağır da bir hava var. hani insanın uykusu yoksa bile zorla uyutacak bir ortam. oysa ben dünden razıyım uyumaya. beklemedim. vurdum kafayı soğuk cama.
lakin iki dakikada bir kah uzun, kah kısa süreli dıtlayan akbiller, henüz içilmiş sigaranın elbiseye sinmiş iğrenç kokusu, arkada dünya yıkılsa umrunda olmayacak ergen kahkahaları, yanımda telefonunun kulaklığı ile adeta güreşen ve kıpraşan hiperaktif delikanlı, şoförün "ortalar biraz daha ilerleyelim" uyarısı ama kimsenin kılını kıpırdatmaması yüzünden en az iki kez daha bu çağrının yinelenmesi, açılan orta kapıdan yüzüme vuran serinlik, akabinde kapanan kapının yılan gibi tıslayan sesi, ismini asla öğrenemeyeceğim çok hoş bir kadın parfümünün kokusu, ani fren sesi, kasislere giren otobüsün yayık ayranı gibi bütün yönlere doğru sallaması, gerekli ya da gereksiz sevgili yahut sevgisiz ama mütemadiyen ünleyen telefon mesaj uyarıları, koltuğun altından sağ bacağımı saran kalorifer sıcaklığı, otobüsün hırıldayan motoru, camda yoğunlaşan nemin soğukluğunun omzuma sirayet etmesi ve istisnasız her durakta papağan gibi aynı cümleyi tekrarlayan o soğuk, mekanik ses; "yüz yirmi dokuz ge; kadıköy-gesi bağları" yüzünden uyumak mümkün değil. ama işte yağmur.
yağmur diyorum ne güzel yağıyor..