29 Mart 2015 Pazar

sadık haklıydı. bu şarkılar hüznümüze arsenik katıyor!

babam öldüğünde ondokuz yaşında bir yetişkindim devletin resmi kayıtlarına göre. oysa sadece aptal bir aşık ve çocuktum daha.  
bazı günler böyledir.  yanlış başlar, yanlış gider ve yanlış biter. bir an önce geçip gitmesini istediğin bir pazar günü gibi tıpkı. 
o gece îşte halı sahadaki dokuz-on maçında karşı mahalleye kıran kırana geçen bir mücadele sonunda 7-5 yenilmiştik. ben üç gol atmıştım. ikisini kendi kaleme, birini rakip kaleye. karşı kaleye attığım golü tribünde oturan sevgilime el sallayarak hediye etmiştim. o zamanlar teknoloji bu kadar gelişmemişti. sadece trt'den ingiliz süt kupası maçlarını izlerdik. ve britanyalı futbolcular çok da romantik sayılmazlardı. yalnız bi'keresinde seyirciye kızan eric cantona şortunu indirmişti. o da fransızdı zaten!  şimdiki gibi iki elin işaret ve baş parmaklarıyla yapılan kalp işareti olsun, yüzük parmağını öpmeler falan olsun hep akdenizli futbolcular sayesinde ve milenyumdan sonra ortaya çıktı. 
..
çocuk olduğumuz için mi yoksa sevimsiz bir hastalık olduğu için mi söylemiyorlardı bize bilmiyorum. ama babamın kanser olduğunu öldükten üç gün sonra öğrendim. oysa güneşli bir pazardı ve babam haftalar sonra yataktan çıkmış hatta kısa bir mahalle turu bile yapmıştı.
o gece maçtan sonra bahçe kapısından girer girmez evin önünde duran milyonlarca ayakkabıdan anlamıştım ters giden bir şeyler olduğunu. içeri girmedim. yanımda hafız vardı. " bi'sigara versene" dedim. "olm sen sigara içmiyorsun ki " dedi. "sen de içmiyorsun yavşak. bana hemen bir sigara bul " dedim bağırarak. gereksiz bir tartışmaydı. sonrasını hatırlamıyorum. doğrusu hatırlamak işime gelmiyor. devlete göre bir yetişkindim ama o gece hâlâ  çok çocuktum. bazı gerçekleri çocuklardan saklamanın hiç iyi bir şey olmadığını da o yaz öğrendim.

.
babam öldükten sonra okul açılana kadar dışarı çıkmadım. kimseyle konuşmadım. sevgilim beni terketti. ve sanki babamın yasını tutarcasına beşiktaş hep yenildi o haftalarda. en sevdiğim kartlarımı yine o yaz sonu kaybettim. bazen, bazı şeyler hep üst üste gelir hayatta. neden, nasıl diye anlamaya çalıştıkça daha da çok karışırdı işler. bedenimde ve ruhumda izler bırakacak alışkanlıkları o yaz sonu edindim hep.
sigaraya babam öldüğünde, arabekse sevgilim beni terkettiğinde başladım. zor günlerdi benim için. belki demirkubuz masumiyet ya da  kader'i daha önce çekseymiş benim için katlanması daha kolay olur, eğip başımı yürürdüm usul usul. bilemiyorum. gençtik neticesinde. pardon çocuktum.
sonra işte bir repliğinde "zaman en büyük çare" diyen amerikan filmine rastladım o günlerde. ve beklemeye başladım. ama "hiç bir şeyin geçmediğini sadece zamanın geçtiğini" yıllar sonra -bence demirkubuz'un kader'den sonraki en iyi çalışması olan-  itiraf filminde teyit edecektim. 

 .
üniversiteyi bitirdiğimde. yirmiüç yaşındaydım. ama hâlâ çocuktum.
işsizdim. sevgilim vardı fakat geleceğe yönelik hiç bir umudum yoktu. askere gitmeye karar verdim babamın dördüncü ölüm yıldönümde. sevgilimden önce annem itiraz etti bu kararıma. ayrı ayrı ikisini de karşıma aldım. konuştum. ne konuştuğumun önemi yok. önemli olan artık çocuk olmadığımı o günkü kısa konuşmalarımdan sonra anlamıştım. bir de hüznümün bâki olduğunu..
çünkü birbirimizin hüznünü bir kilometre öteden tanıyacak kadar hüzünlüydük sevgilimle. zaten tanışmamızda bu şekilde olmuştu. hakeza ayrılığımızda. hayat ya da kader sanki sırf bizim için bir kural daha koymuştu hiç durmadan dönen çarkının en görünen kısmına. iki hüzünbazın sevgisinden mutlu bir aşk hikayesi çıkmaz demişti uygulamalı olarak.
..
sıcaklıkların hissedilir derecede arttığı nemli istanbul günlerinden biriydi. hiç unutmuyorum. çünkü pazardı ve o akşam vatani görevim için ısparta'ya gidecektim. gitmeden sevgilimle son bir kez buluşmuştuk pendik sahilde. hava biraz pusluydu ya da bana öyle geliyordu. adalar görünmüyordu ama hemen yanı başımızdaki deniz son derece net ve maviydi. oturduğumuz cafede ispanyolca şarkılar çalıyordu. joy fm o zaman var mıydı hatırlamıyorum. fakat çalan şarkılar çok güzel ve de hüzünlüydü. öyle olmasa bile ikimiz çoktan teşneydik hüzne bulanmaya. çok fazla konuşmadık o gün. konuştuğumuz şeyler de incir çekirdeğini doldurmayacak cinstendi. çünkü ve zira tıpkı şehre ağır ağır inen sis perdesi gibi ayrılığın buğusu kuşatmıştı cümlelerimizi. sessizliğin can yakmaya başladığı bir an;  "bizim şarkımız olsun bu"  diye ünledim. hüznüne ve sessizliğine hiç ara vermeden sadece gözleriyle tasdik etti sevgilim beni. anlamını bilmeden çok sevdiğimiz şarkıların zirvesine işte o akşamüstü pendik sahilde çıktı malavida. elli iki hafta zirveden inmedi. çünkü coşkulu gibi görünse de hüzünlü. çok hüzünlü bir şarkıydı. hâlâ da öyle. ikimiz de biliyorduk bunu. çünkü acıyan yerlerimize iyi geliyordu hüzün. ertesi yaz askerden dönüşümde yani babamın beşinci ölüm yıl dönümde dostça ayrıldık sevgilimle ama ondan sonra bir daha hiç görüşmedik.
.
şimdi artık gözlerimizden çok dinlediğimiz şarkılarda ele veriyor kendini hüznümüz.
 .
oysa sadık haklıydı, hep haklıydı!
iyiler, güzeller ama her seferinde içimizden bir şeyler götürüyor bu şarkılar.
yine de ve her şeye rağmen şarkıları tekrar ve tekrar sevmek istiyorum
fakat bir şeyler eksik gibi
bahardandır diyor arkadaşlarım
hayır! ne baharın ne de şarkıların suçu yok bu sefer
eşgalsiziz sadece nisan yağmurlarında. hepsi bu.
hepsi bu.
.
nouvelle vague - mala vida



25 Mart 2015 Çarşamba

kartpostal yazıları - mutluluk mavi çocuk


 bana sorarsan mutluluğun güneş ile doğrudan ve mutlak bir ilişkisi var sevgilim. bunu bir kenara not edelim lütfen. hele ki caddeyi, insanları ve elbette ki güneşi cepheden gören bir kafeterya köşesi bulursak diyorum bugünlerde kimseye kaptırmayalım o yeri.
bilirsin, eskiden  bir kuşları, bir de mesai  saati başlangıcı olmasına rağmen umarsız biçimde güneşli kafelere sere serpe serilmiş yurdum insanlarını çok kıskanırdım.  
..
şimdi işte bugün ve bu saat(dokuz:onbeş). ki martın yirmibeşine, baharın ilk çeyreğine denk gelen şu kutlu zaman aralığından bahsediyorum. güneşi karşıma almış yepyeni, senli-benli hayaller peşinde koşuyorum. 
..
hayat diyorum sevgilim;  baharda çok daha güzel.

..

22 Mart 2015 Pazar

beş vakit - 5

sabah:
sevinçlerin de kederlerin de bizim bilmediğimiz belli bir ömrü vardır sevgilim. ve biz bu mâkus zamanı ancak  o malum hislerimiz içimizden gittiklerinde anlarız. böyle bir sabahtı işte içine uyandığım...

öğle:
doktora kalsa bol sıvı alıp boylu boyunca yatmalıymışım bu nekahat devresinde. haftalardır tabi bir sevgili hasretinde güneşi nasıl beklediğimi bilse böyle konuşur muydu hiç? konuşmazdı elbet.
duramadım. biten ıhlamuru bahane edip çıktım evden. asıl niyetim bu muazzam bahar güneşini dudağından öpmekti. ha bana sorarsan bu güneşi ve bu baharı en çok kuşlar hak ediyor. ama bunu daha sonra anlatırım. şimdi güneş diyorum sevgilim, yaşama sevincim...

ikindi:
önce bir sezen aksu listesi yaptım telefonumda. sonra bir sahafın önüne diz çöktüm. kartpostallar, portreler, tablolar. siyah beyaz fotoğraflara yöneldim ne aradığımı bilmeden. sanki orada bulacağım bir fotoğraf hayatıma yeni bir anlam katacakmış gibi tutkuyla karıştırdım tüm fotoğrafları. eğridir'in ortasında bir yelkenli ve göl kenarında ağaçtan yapılmış bir orman evi fotoğrafıyla ayrıldım sahaftan. hemen akabinde yürümeye başladığım mühürdar caddesinde güneş öyle güzel bakıyordu ki, dayanamadım. nerdeyse ortasından geçen kalabalığa aldırmadan bir sokak kahvesine oturdum ilk kez. 
güneş, çay ve tüm insanlığa yetecek kadar yaşam vardı. hatta ve belki de hayatımın en mutlu pazarı diye yemin bile edebilirdim bir dal sigaram olsaydı şayet.
ama etmedim.

akşam:
sırf al pacino oynuyor diye izlemeye başladığım filmi yirmibeşinci dakikasında bırakıp yeniden sezen dinlemeye başladım. ve sonra ne vakittir okumadığım günsür'ün kitabını aldım elime. altını çizdiğim bir paragrafında şöyle diyordu yazar ; "...iki yıl kadar önce bu köye yerleşirken yapmak istediğim tek şey vardı: bir şeyler yazmak. çok küçük bir hayat....en temel olanlarla yetinmek.. zeytin, zeytinyağı, şarap, balık, çay, pirinç ve o köyün ekmeği...
ne kadar ben. ne kadar biz. ne kadar ege. ne kadar güzel.
.
beşiktaş'ın maçı var bu akşam. babamın en güzel mirası. siyahı ve beyazı. ne olursa olsun hep seviyorum. hep seveceğim.

yatsı:
gitmek için uygun bir cümle arıyorum...
.
sezen aksu - istanbul hatırası
.

kartpostal yazıları - lale devri çocukları






ben sibel can dinlerken insanlar geçtiler yanımdan. uzun boylu, düşünceli ve bazen güneş gibi gülümseyen canım insanlar.güzel kadınlar, acelesi olan adamlar, turistler sonra. hep mühürdar caddesini adımladılar. onlar yürüdü ben yazdım. onlar güldü, ben yine yazdım.

hani  ve şimdi bana sorsanız bayım, dünya hayatının en muhteşem üç şeyi nedir diye. cevabım kesin ve net olurdu ; güneş ,  ince bellide bir bardak çay ve gülümseyen bir kadın.
.
bu arada sibel can'ın en güzel şarkısı 'lale devri çocuklarıyız' bana kalırsa. ama o bunun farkında mı bilmiyorum?

kadıköy2015, 
yirmiiki mart pazar
.

21 Mart 2015 Cumartesi

bir ayrılık kompozisyonu

-giriş-
şimdi ismini hatırlamadığım bir filmde kadın; "aşk'ta günah yoktur" diyordu adama.
haklıydı.
lakin gurur da olmamalıydı aşkta.
başa çıkamadığımız, başa çıkamadığım buydu belki de.
şarkılara ve güzel anılara sığınıyorum bu vakitlerde. sonra güneşe ve hareket eden tüm canlılara pencere kenarında. bunlar oyalıyor beni bir süre.
aşk ve gurur!
ama ve aslında, ne yaman bir çelişki.
böyle durumlarda "albayım" gelir hep aklıma.
bazen her şeyi en ince detayına kadar anlatmak istiyor insan aptalca ama bir yandan da hiç konuşmak istemiyor.
.
....
-gelişme-
doğum gününe sayılı günler kala. mesela oniki gün. ve ayrıldığımızın yüzseksenbirinci günü. bir salı akşamıydı. hava ne aydınlık ne de tam karanlıktı. yorucu ve oldukça sıkıcı bir iş gününün geride bırakmış eve dönüş yolundaydım. sıla yine hüzün dolu sesiyle yüreğimi ayağa kaldırmış, trafik çamlıca gişelerde kilit olmuştu. tüm şartlar aleyhimeydi. üstelik hafiften yağmur da başlamıştı.
sonra yan koltukta , sağ yanımda bana gülümserken gördüm seni. inanılmazdı. öylece durmuş hiç bir şey söylemeden gülerek ve ne güzel bakıyordun...
korna sesleri ile kendime geldiğimde gitmiştin!. ya da ve aslında hiç gelmemiştin ki.
ama ben seni sevdim. çok sevdim sevgili. mecnun gibi sevdim. çölde serap görür gibi sevdim. hep sevdim. bardaktan boşanırcasına sevdim. devrik cümlelerimde, ismin tüm hallerinde, en latin harflerde sevdim. dilim tutulurcasına sevdim.
diyorum ki sevgilim, ben seni bir çığlık gibi sevdim.
...
 neyin inadıydı içimdeki bilmiyorum. günler, haftalar, aylar hatta yıllar geçti ve ben seni unutmak istedikçe, içimden söküp atmak istedikçe bir sevda çiçeği gibi daha da büyüdün içimde. yazıp sildikçe, silip tekrar ve tekrar yazdıkça ve bir bir yırttıkça mektupları içimdeki çiçek kocaman bir ağaca dönüştü. imkansızlığımıza sığındım! galiba biraz da kırıldım. ama artık sığmıyorsun içime, taşıyorsun satırlarıma.
kızmama rağmen hala çok özlüyorum seni! sonra sevdiğimiz şarkılar çalınca radyoda yine özlüyorum.
olur da bir gün hakkında şöyle uzun uzadıya ama uzun, çok uzun bir yazı yazarsam sevgilim
bana kızma olur mu?
ve bir gün hakkımızda uzun, çok uzun bir yazı yazarsam bana yine kızma.
çünkü artık hiç bir şey eskisi gibi değil.
ben.sen.o. biz.siz.onlar. hiç kimse. hiç bir yer.
arjantin dahil..
ama yanımdasın hep. sol yanımdasın. biliyorum. biliyorsun. uzaktasın da.  çünkü her yerdesin. ama benimlesin. uçan kuşta, bembeyaz bulutlarda, yağan yağmurda, toprağın kokusundasın. telaşlı ve ürkek adımlarda, hüzünlü bir yüzde, gülen bir çift gözdesin. hep yanımdasın. hep aklımdasın. andıkça seni hüzünleniyorum çokça. bazen ama gülümsüyorum da şapşalca ve aşıkca. lakin kitaplara, şairlere inanmaz oldum sayende! ne gözden ırak olan gönülden ırak olabiliyormuş ne de yokluğunda bulunabiliyormuş sevgili.
şarkılar işte! bir tek şarkılar var beni sende ve hayatta tutan....
 .
...
-sonuç-
 sıradan, savruk, huzursuz ve kimsesizdim geldiğinde. hayatım kuru bir amortiden ibaretti. geldin. hayatımın en büyük ikramiyesi, yaşama sebebim, tutunma nedenim oldun. ama çabuk yittin. ne çabuk kaybettim ben seni. şimdi yoksun. yoksunum. tutunacak dalımdın. şimdi dalından zamansız koparılmış bir meyve gibiyim sensiz.
ve yine kimsesiz.
yirmidokuz çeken şubat gibi artığım artık gözlerinsiz. oysa ne çok sevmiştim seni. kimseyi sevmediğim kadar hem. kendime rağmen sevdim.
diyorum ki sevgilim; ben seni ne çok sevdim. ölümüne sevdim...
lakin artık yeter!
gel de bitirelim şu işi; son kez öp ve öldür beni.
.
yüksek sadakat - katil ve maktûl

bu mektup sende kalsın

üç saniye ile kaçırdım bu sabah metroyu . ezbere bir hüzünle, bir veda nazarıyla baktım yüzüme kapanan otomatik kapıya. halbuki beş dakika sonra yenisi gelecekti. ben yine de çok üzüldüm. kapının hemen solunda oturan kadın ne çok benziyordu sana.
biraz göksel, biraz güneş tutulması ve ellerimin üşümesi
hepsi hüznüme dahil  -kuşlar hariç-
lakin bu kış en çok ellerini aradı ellerim
kalbimi sende bırakmıştım bir kaç kış kadar önce hakeza gözlerimi geçtiğin yollarda
biliyorsun
ellerim ama. en çok ellerim, ellerini aradı bu kış oysa
sormuyorsun
ellerim çünkü. bugün yine çok üşüdü. bir sıcaklık aradı, ceplerimle yetindim
bilmiyorsun
.
candan erçetin - gelmiyorsun

15 Mart 2015 Pazar

bu baharda gidilmez*

* bir nazan öncel "türküsü" takıldı sabahtan beri hem dilime hem yüreğime. dinle dinle bitmiyor. bokunu çıkarmadan bırakmam. biliyorum kendimi.

* edip'in tomris'e yazmış olduğu bir doğum günü şiirini daha gördüm bugün. yine kahroldum !! 

* bu aralar yürüyorum bol bol, insanlara bakıyorum, güzel bir film bulursam izliyorum. şarkılar zaten vazgeçilmezim. bazen iyi film bulamadığımda yani bulduğumu sandığımda da izliyorum. ziyan etmiyor, yarım bırakmıyorum artık eskisi gibi filmleri. misal bu akşam  güneşli pazartesileri  izleyeyim bir kez daha diyorum. zamanı geldi çünkü.
hem bu şarkılar ve filmler olmasaydı nic'olurdu halimiz. düşünmek istemiyorum doktor.
sahi  n'olurdu?

* "kulağının ebesini skmişsin" dedi  daha ilk muayenede doktor.  tabi o benim gibi böyle palas pandıras demedi. kibarca söyledi ama tercümesi benim yazdığım gibiydi. hayatı sol şeritten yaşıyorum br haftadır. sağ taraf kaput. dinlendirecekmişim. tek çaresi oymuş. kulaklıkla müzik kesinlikle yasak. gürültüden de uzak duracakmışım.  hemen itiraz ettim. iyi de doktor istanbul'da yaşıyoruz bu nasıl olacak dedim. müstehzi ile acımtırak arası bir edayla güldü ve bu sefer gerçekten küfür etti.  ama onu burada yazamam...

* nazan dedik, bahar dedik eyvallah da göksel yeni albüm yapmış niye söylemiyorsunuz kuntisler!  bakmayın öyle uzaktan uzaktan sevdiğime. göksel'le mazimiz eskidir. ahanda ispatı;  mazi1  mazi2

* -peki dedi sen!  sen istediğin hayatı yaşadın mı? ya da şunu yapamadığım dediğin bir şey var mı diye sordu.  bir şey diyemedim. tıpkı babam hakkında bir şeyler sorduklarında yaptığım  gibi. yutkundum önce. sonra da bakışlarımı kaçırdım. ve şimdi ne olduğunu hatırlamadığım bir şeyler eveleyip geveledim.
öys'de yanlış tercih yapıp dört yahut altı sene mecburen aynı okula giden öğrenci timsali ben de yıllardır aynı hayatı gidip geliyorum.  diyemezdim.

14 Mart 2015 Cumartesi

faili meçhul

migrosun tam karşısındaki pastanede arkadaşlarınla otururken seni seyrediyordum. bilmiyorsun. dışarısı çok soğuktu. lakin o kadar içten o kadar sıcak gülüyordun ki içim ısındı. içim içime sığmadı. ama yanına da gelmedim. bir yerden tanır gibi olacaktım gözlerindeki sıcaklığı. yüzündeki ferahlık veren o gülümsemeyi. denedim. lakin çıkaramadım bir türlü.  oysa öylesine emindim ki bir yerlerden tanıdığıma. belki başka bir hayattan... bilemiyorum.
orada, öyle dakikalarca seni izledim. "bu adam ne dikiliyor burada" demesinler diye telefonla konuşur gibi yaptım. sırf iki dakika daha fazla göreyim diye seni. ama işte gelmedim yanına. sen de bir kez olsun bakmadın bu yana.

.
ezginin günlüğü - bir eflatun ölüm
.

12 Mart 2015 Perşembe

güneş vuran balkonların şerefine

dört tel saçım daha döküldü. bu aralar hayatımda yaşanan en büyük değişiklik. bunun dışında yeni pek bir şey yok. ev kedisi münzeviliğime devam ediyorum. haklı sebeplerim var. biliyorsun. bilmediğin, seni nasıl sevdiğim.

oysa sadece demden mütevellit koyu bir çay gibi yalnızlığımız. bazen çok sevdiğimiz ama bazen de dilimiz gibi yüreğimizi burkan. şair haklıydı. yalnızlık paylaşılmazdı. ama bu kadar da kutsanmamalıydı.

 tuhaf bir adamsın demişti  jayne ikibinonbir aralığında. anlamamıştım o zaman.
sanırım ne demek istediğini şimdi daha iyi anlıyorum.
normal insanlar geçmişte yaşadıklarıyla ilgili ayrılık acısı çekerler. bense nedenini bilmediğim bir şekilde yapamadıklarımızın çetelesini tutuyorum. güneş vuran bir balkonda kahvaltı yapamadık. en çok ona üzülüyorum.
.
bu hikayeden çıkarılacak ders; noir dêsir sevenler, ne güzel insanlar.
.
noir dêsir - le vent nous portera

iki film birden

 üçü çeyrek geçiyordu. soğuktu. ceviz belki de kayından olma kahverengi bir sephanın önündeki iki sedire tünemiştik. tarkan abi her zamanki efkarıyla ve de mühim bir iş yapıyor edasıyla kaçak sigarasını içiyordu. ben o'nun konuşmasını bekliyordum. lakin sessizlik tahmin ettiğimden uzun sürdü. sessizliği önümdeki çayı abartılı bir şekilde karıştırarak ilk ben bozdum. istiyordum ki bir şeyler söylesin. küfretsin bağırsın çağırsın hatta tekmelesin beni. hiç birini yapmadı. insanın sinirlerini bozan bir sakinlik zırhı giymiş gibiydi. neden sonra sigarasından derin bir nefes aldı, yarısı bitmemiş sigarasını bir sineği ezercesine ama daha çok bana mesaj verir gibi gereğinden fazla bastırdı metal kül tablasına. nihayet boğazını temizledi. ve yine o insanın sabrını zorlayan sakinlikte ağır ağır anlatmaya başladı.
-bak evlat dedi......
 ...
bilinenin aksine insanoğlunun hayatı gözlerinin önünden bir film şeridi gibi sadece ölümcül anlarda geçmez. ki asıl tehlikeli olan da budur. çünkü ölümcül olanda direkten dönmüşsündür ve adeta her şeye yeniden başlayacağın sıfır kilometre bir hayat hediye edilmiştir sana.  dönmemişsen zaten bilet yanmıştır ve dert edecek bir meselen de yoktur. oysa ki bahsettiğim sıradan "film gösterimlerde"  değişen bir şey yoktur. hayatın yine aynı hayattır. sadece lise birinci sınıfı ikinci kez okuyan tembel ve beceriksiz bir öğrenci misali üstünden bir kez daha geçersin sefil hayatının. acıların tazelenir. duyguların harmanlanır. az sayıdaki neşeli anlara gitmeye ne yüreğin ne de gücün vardır. çünkü artık hayattaki keşkelerin birlik olup senden alacaklarını  mafiaya havale etmişlerdir. her gece yatmadan önce her bir keşken için ayrı bir işkenceye maruz kalırsın. o yüzden ölümcül olmayan film şeridi gösterimlerinden uzak durmalıyız.
..
belki de hakikat zarifoğlu'nun dediği gibidir; bize ağır gelen kendimizizdir.
.
kim bilir?
ben bilmiyorum.
.
yine mi çiçek



11 Mart 2015 Çarşamba

sakızgülü



"bazı sokaklar yalnız yürünmez, illaki biriyle paylaşmak gerekir o sokağı" der bir yazısında emrah serbes.

bir gün diyorum ki sevgilim
beraber yürüyelim sakızgülü'nü
bir gün 
ama mutlaka.
.
ezginin günlüğü - düşler sokağı

8 Mart 2015 Pazar

içiMdekiler

1- hüzün makamı :
oysa bu kadar hüzne bulaşmayı ben istemedim. nasıl anlatsam? hani olur ya! -eminim sana da olmuştur.- iki ben'i vardır ya içinde insanın. bir iyi bir kötü. neşeli ya da hüzünlü öteki. benim de işte biri ağustos böceği kıvamında yaz kış saz çalıp oynayan ötekisi atom karınca misali yemeyip içmeyip olanı biteni ve hatta olacağı düşünen, durduk yere efkarlanan ve endişelenen iki ben var içimde. ama ve lakin ne zaman yazmaya otursam bu ikincisi çıkıyor karşıma hüzünlerden hüzün seçiyor, sarıyor sarmalıyor tüm hücrelerimi efkara boyuyor. demem o ki;  yüreğimin çalar saatinde hüzün; daha uzun ve daha çok yol kateden bir yelkovan, neşeli anlarım ise; daha kısa ve daha az yorulanı akrep gibi.

8-ben en çok:
babamı sevdim. hem ne çok! lakin bir kez olsun seni seviyorum demedim o'na dünya sözüyle. denmezdi bizde. ayıp değildi de hani  ne bileyim? yetişme tarzı. şartlar denen o vahim şey! o da bana demedi. ama beni çok sevdiğimi biliyordum her zaman. ikimizde biliyorduk birbirimizi sevdiğimizi. daha altı yaşında bile değilken elimden tutup beni beşiktaşlı yaparken de, biraderle giriştiğimiz her kavgada sen büyüksün manasında bana kaşlarını çattığında da ve misal ismi lazım olmayan bir hastanenin götü boklu görevlisine benim için yalvardığında da , o'nu dinlemeyip her seferinde burnumun üstüme çakıldığımda bir kez olsun ben sana demedim mi demediğinde de biliyordum beni ne çok sevdiğini. ben zaten seviyordum koşulsuz ve şartsız. kahramanımdı çünkü o benim. ben hayatta en çok babamı sevdim. onu da on sene önce kaybettim.

12-sensizlik bu başka bir şey değil:
büyük şehrin sessiz ve sakin olanını severim ben sevgilim. bilirsin vardır öyle şehirler. misal kadıköy. pazar günleri bilhassa sekizle oniki arası böyledir hep. tam istediğim gibi. öyle ki, sigara içmeyi özletecek ve yeniden içmeyi isteyecek kadar. kış güneşi ve soğuk. ve bahariye. bir çakmak darbesi ile kare ası tamamlamayı çok istedim. ama sonra verdiğim sözler geldi aklıma. yakmadım. içime, içime attım. oysa markete diye çıkmıştım evden. soğuğu ve güneşi bir arada görünce kadıköy'e indim. sessiz, kimsesiz, soğuk ama güneşli sokaklar. kitapçılar ve plakçılar. hani filmlerde olur ya!
nedim gürsel'in öğleden sonra aşk'ını arıyordum. seni buldum yıllar sonra! sabahtı. onbiri beş geçiyordu. oysa dün gibiydi her şey. alkım'daydık. aynı kitaba uzanmıştık. sol yanımdaydın. saçlarını mı boyattın? gözlerinin rengi de değişmiş. lens mi onlar? parfümün ama aynı. adı dilimin ucunda ama aklıma gelmiyor. oysa daha çok dans etmek geliyor içimden. ama hayır bu gözler senin değil. "pardon" diyen dudaklar hiç değil. "asıl ben özür dilerim hanımefendi bir arkadaşa benz.." mahçup ve hızlı adımlarla dışarı çıktım alelacele. köşesini döndüğüm ilk sokakta sensizliği içime atıp bir sigara yaktım.

25-never on sunday:
bir çılgınlık yapacakmışım gibi hissediyorum bazı zamanlar. hoşuma gidiyor, seviyorum bu hissiyatı.  ve düşünüyorum da aslında kavga ettiğimiz kendimiziz. hayatla kavga ettiğimizi sanıyoruz. oysa yok öyle bir şey.
hem bu pazar da yine ve yeni bir şey yok. aynı. yine sıkıcı. daha az sıkıcı olması için radyo eksen dinliyorum mesela. eskiden bulmaca çözerdim. şimdilerde tomris uyar'ın üç senedir bitiremediğim gündökümü'nü okuyorum. her elime alışımda sadece bir günü okuyorum. sanırım bu yüzden bitmiyor. bitsin de istemiyorum galiba. öyle çok şey var ki içimde oysa. ama sonra değişik filmler izliyorum. hoşuma giden filmlerin altını çiziyorum! bazen de dışarı çıkıyorum. fazla duramıyor içeri giriyorum. çünkü ve zira soğuk, kalabalık ve mart sonra. yarın yine pazartesi düşüncesi bir de. şu çılgınlık diyorum yakında olacak gibi hem. sabretmek gerek. biraz cesaret, biraz karbonat. olacak gibi. ama can sıkıntısı çok fena. üstelik pazar günleri. ve gündökümü yine bitmedi
.
shape of my heart

6 Mart 2015 Cuma

bana bir dizi önerenin 40 sezon...

* lodos-güneş-karayel -sis-güneş- pus- tomurcuklar-yağmur-kırlangıçlar-poyraz-hissedilir derecede azalan ve artan sıcaklıklar arasında kış bitti ohh artık bahar geldi yok lan daha gitmemiş ama dur dur bu sefer kesin bahar derken sanki nisan ayında yaz hortlayacakmış gibi geliyor doktor ama hayırlısı bakalım?

* kış demişken beş ay boyunca kış çayı yaptım. çok çok iyi geldi. hâlâ da yapıyorum.
zerdaçal, zencefil, karanfil, kuşburnu, tarçın, ada çayı, ıhlamur, hibiskus.
bana sorarsan şahane karışım.seni bilemem elbet.


*öldükten sonra değeri bilinen sanatçılar timsali bazı yazılarımı aylar sonra facebook yahut twitter aktarmalı gelen ziyaretçiler sayesinde çok seviyorum. alıcı gözüyle bakıp harbi güzel yazmışım lan diyor, keyifleniyorum durduk yere. bana bu duyguyu yaşatan sevgili okuyucularım (yazıyı link veren ve linkle gelen) her ikinizi de sevgiyle selamlıyor, dostça sarılıyorum. allah ne muradınız varsa versin. amin.  işte o yazı.

* bir de kafama takılan bir konu var epeydir. arabex sevmeyenler gibi ısrarla ve inatla orhan pamuk sevmezük diyenler var yurdumun muhtelif yörelerinde. saygı duyarım elbet en ibrahim tatlıses lisanımla. lakin yeni hayat ve benim adım kırmızı'yı çok sevmiş biri olarak "kafamda bir tuhaflık var" ı çok fena merak ediyorum doktor. çok!

* ikibinonki yazında yine böyle aylaktım ve işten çok dizi önerilerine açıktım. yalan yok şimdi elimde dizi kalmadı filmler de bazen çok uzun geliyor. o yüzden dizi borsasını yeniden açmaya karar verdim.
şimdi nasıl dizi istiyorum biliyor musunuz dostlar, sevgili kartacalılar; şöyle adamın dibi, kadının feriştahı gibi şaka lan şaka! hani diyorum ki; lost gibi olsun ama prison break gibi de olsun. sonra biraz game of thrones gibi biraz dexter gibi de olabilir. efendime söyleyim breaking bad gibi ya da the walking dead gibi olsun. yahut iskandinav diyarından forbrydelsen veya borgen ya da bron-broen gibi olursa da hiç fena olmaz hani. fargo'da fena değildi bak. ve the following. 24 falan. anladınız siz onu!

satırlarıma burada son verirken muhtelif versiyonlardaki firefox, explorer, chrome browserlarınızda seviyorum hepinizi..

haydi vaya con dios adios amigos.

son çalan şarkı : don't cry for louie

5 Mart 2015 Perşembe

herkes denizci fırtınalı okyanusta*

model'i en son bu kadar uzun süreli ve bol tekrarlı dinlediğimde yorucu bir aşk girdabından çıkmıştım. şimdi ne aşkım ne de ona dair acılarım var ama sabahtan beri model dinliyorum.
bir zamanlar hayat amacımı, yol'umu kitaplara bağlamıştım. olmadı. şiddetli bir geçimsizlik oldu aramızda. sonra üniversitenin son yıllarında filmler karıştı kanıma. tamam dedim bu sefer olacak. kesindi. iki artı ikinin dört ettiği kadar hem. lakin hayat hep bir adım öndeydi. ne kitaplardaki ne de filmlerdeki gibi değildi.
zaman zaman teğet geçen kitap ve filmler olsa da hep bir yerinden ıskalıyordum hayatı...
şimdi son umut şarkılar kaldı elimde...
canım şarkılar..
 ...
bu aralar çok soruyorum kendime? özellikle gönüllü işsiz olduğum altmışbeş günün son otuzbeş sabahında hep soruyorum..
bu kadar yükü sırtlamak niye? bir yıl, dört hafta , beş gün sonra önemi kalmayacaklar için bu kadar dert,tasa,sıkıntı,düşünce,hırs niye? hem kim ve ne için?
öleceğiz lan! öleceğiz işte....
bugün,yarın, haftaya,seneye olmadı ikibinyirmiüçte daha olmadı ikibinyetmişbeşte. daha daha olmadı. yok artık ölsün artık!
...
son zamanlarda "gitmek" temalı kitap,film ve müzikleri derdest eder oldum hayatımın en orta yerine. hani belki gitme cesareti aşılarlar diye. zira tek başıma yapamayacağım aşikar.
misal birlik beraberliğe ve paraya en çok ihtiyacım olduğu şu günlerde , alınmış ama okunmamışlar kitaplığımdan taşmış durumdayken dayanamadım üç adet daha kitap aldım yaklaşık bir saat önce. evet içinde bir adet gitmek fiilini düstur eden de var.çünkü gitmek ruhumda var. bir gün başaracağımı umuyorum.
ne diyordu bay hawking; "nefes aldığın sürece umut vardır."
..
 ve değişmeye çalışıyorum bir süredir. hiç kolay değil. farkındayım.  lakin üç büyüklerin karşısında "puan veya puanlar almak için elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışacağız" diyerek çıkan ümitsiz anadolu topçusundan daha ümitvarım. söyleyeyim.
kadıköy benim için mesela hiç görmediğim okyanus, hiç bilmediğim ispanyolca gibi.  ama ben ne yapıyorum? yıllardır sanki başka hiç bir mekan hiç bir sokak yokmuş gibi. çayımı piraye'de içiyor karnımı hep aynı hızlı yemekçi'de doyuruyorum. artık bu aylaklık ne kadar sürer bilmem ama her gün farklı bir mekan ve sokağını belleyeceğim. hem kim bilir belki üstadın (bay c.) yapamadığını yapar. sokak  isimlerinin analizini yapar, haklarında kısa hikayeler yazarım . ama zaman. birazcık zaman...
...
öte yandan küçük tesadüflere şaşırmıyorum artık. bilakis mutlu oluyorum. yine de kolay olmuyor alışkanlıklardan kopmak.
kitap aldım demiştim. dışarıdaki tezgaha mevsim meyveleri gibi dizilmiş kitapları seçerken nefis bir kokuyla irkildim. solumdan aşağı kırmızı montlu sarı saçlı bir yetmiş boylarında bir kadın inerken sağ yanımdan yukarı siyah saç ve deri montlu lacivert ayakkabılı otuzlarında bir adam yol aldı. bir soluma bir sağıma bakıyor. kokunun kaynağının kim olduğunu anlamaya çalışıyordum. adam hızlı yürüyordu.acelesi vardı. bir de kahverengi kanvas pantolonu. kadın daha sakindi. mavi kotu ve narin adımları vardı. yüzünü görmedim ama dikkatli adımlarında hatırı sayılır bir yaşanmışlık vardı. adam hızlı yürüdü. kadın aksine yavaş ve hep bir sonraki adımını düşünür, oynak taşlara basmak istemez gibi. sonra adam köşeden ışık hızıyla kayboldu. tıpkı kokunun kaynağını ararken hafızamdan uçması gibi. o zaman işte kafama dank etti. hayatta da işte böyle özden ayrılıp detaylara takıldığım için güzelliği yaşamak yerine sağından, solundan çekiştirerek bir anlamda o anı yaşanmaz hale getiriyordum.
oysa montaigne ne güzel demiş; "bizi mutlu eden sahip olmak değil, tadına varmaktır."
..

son çalan şarkı :  model - buzdan şato

4 Mart 2015 Çarşamba

innocent when you dream

pistten çıkmış yolcu uçağı gibiydim sabah uyandığımda. içimde tahliye edilmeyi bekleyen onlarca düşünce ve sıkıntı. lakin tüm çıkışlar kapalı. kendi çabalarımla kurtulmama imkan, ihtimal yoktu. pencereye koştum. bahar desem bahar değil kış desem kış değil. güneşli ve soğuk. annemden sonra en sevdiğimdi.
kış güneşi.ömrümün yarısı.
anlaşılmıştı. bugün de bahariye olacaktı panzehirimiz.
yine piraye cafe'de, saat tam onbiroonüçte bir kedi , dört yaşlı çınar, ve birisi kadın üç yalnızla verdik bugünkü ilk içtimayı.sonrası allah kerimdi zaten..
..
bazen öyle doluyorum ki uzun, çok uzun mektup yazmak istiyorum. hani sarayburnundan mudanya'ya tüm marmarayı kapsayan. sonra üşeniyorum yazmıyorum.. hayır yazmak değil sorun olan. bir şişeye koyup marmaraya salmak fikri yoruyor daha çok...
...
güneşin hem ısısından hem ışığından sonuna kadar faydalanmaya kararlıyım bugün. parmak uçlarım yine mevsim normallerinde soğuk ve buruşuk çünkü.
açıkhava kahvemizde sayımız giderek artıyor şimdi. çok değişik tiplemeler; öğrenciler, ev hanımları,emekli öğretmenler, işsizler ve tabi ki aylak kediler. hepsi, hepimiz ayrı alemiz. ne düşündüklerini merak ediyorum bir an için. fakat mel gibson'ın filmi aklıma gelince hemen vazgeçiyorum bu düşüncemden. benimkiler beni yok etmeye kararlıyken bir de başka insanların düşünceleri.. evlerden, kafalardan ırak doktor..
...
ama böyle güneşli ve soğuk havalarda. tom waits dinlemek diyorum hem ruha hem kalbe şifa. en azından benim için. seni bilemem tabi?
...

1 Mart 2015 Pazar

baharla karışık kış

eskiden her saat başı gonglayan duvar saatleri vardı. en olmadık zamanlarda susmamacasına gonglayıp deli ederdi beni. tıpkı o saat misali içimdeki zaman makinası, buralarda esen bahar havasına nazire yaparcasına hüzün vaktinin geldiğini vuruyor sabahtan beri. belki havanın esrikliği  belki  'bordrolu kölelik'  günlerinden kalma  'öğrenilmiş pazar buhranı'  ya da ve  belki de yaşar kemal bizi bırakıp gittiği için böyledir. yahut salt ekim insanı olmam sebep buna. bilemiyorum doktor. bilemiyorum.
bildiğim kasvetli bir pazar..
.
ellerim buz gibi yine içeride olduğum halde. halbuki her kış, her şubat, her mart üşürlerdi. parmak uçlarımda roma rakamlarını andıran çizgiler oluşurdu hep. yine öyle. şikayetçi değilim, canım insanlar, çekirdek aileler, kankalar, öğrenci gençler pazar kahvaltısı yapıyorlar. gülüyorlar. eğleniyorlar. mutlu gibiler. bu beni mutlu etmiyor. ama mutsuz da etmiyor. ellerim diyordum. tuhaf bir şekilde seviyorum bu üşüme hallerini. asla sorun etmedim. bilakis yaşadığımı hissederim böyle zamanlarda.
.
ama işte bazen de zor oluyor yaşamak. düzene ayak uydurmak.  oysa eskiden hayatın boşluklarını doldurmada daha mahirdim. başedemedim bugün. bir pazar cafesinde göksel çayıma eşlik ederken çantamda iki aydır hâlâ bitiremediğim tezer özlü kitabı. düşüncelerimde saf anılar, eski aşklar, tamamlanmamış hayaller.
sahi tezer özlü ne güzel kadın?
.
kalanlar kitabında sanki hayatımı özetlemiş ;

"bir şeyin değişeceği fikri beni ürkütüyor, bir şeyin değişmeyeceği de."
 ..
göksel - kurşuni renkler