3 Temmuz 2014 Perşembe

yarın sabah öp beni

dimağımda bir kayahan şarkısıyla uyanıyorum. yandı mı bu postaneler, yıkıldı mı yoksa. açık olan pencereden içeriye kuş sesleri doluyor. en çok serçeler şakıdığına göre saat altı olmalı. kuşlar yanıltmıyor beni. son iki gün oldugu gibi yine altıda uyanıyorum bu sabah. uyku ortalamam günde beş saate düştü. çok önemli değil. gereksiz bir matematiksel veri çünkü. pencereye silüeti yansıyan betondan ve en alçağı altı katlı binalardan kurulu bu şehirden hala niye gidemedim ki? eksik olan ne? orhan kemal'in mevsimlik işçileri gibi her sabah ve akşam bu gitmeler niye? oysa ve zannımca bir kere gitmeli insan hayatında. sonra işte bir daha hiç dönmemeli. 


biliyorum bunu söylemek için çok geç kaldım. ama söylemeden de duramıyorum işte.çünkü bir şeyler yapmalıyım. en azından kendime itiraf etmeliyim. 

hiç mantıklı gelmiyor leyla, hiç?
nasıl bir irade, neden tüm bu kabulleniş ve kadercilikler?
bilmem kaç yılını tuvalette ve bir o kadarı yiyip içerek ve uyuyarak geçirdiğimiz hayatımızın en büyük oranını misal ve belki de dörtte üçünü bazen cam, bazen beton ve bazen çelik duvarlar arasında sekiz altı mesailerinde heba etmek niye? 
ve hem niçin?
bu oligarşik zihniyeti sadece para ve dolayısı ile giyinme, barınma, karın doyurma ilkellikleriyle açıklamak ne derece doğrudur?
o hal ve şartta allah bu lidyaları bildiği gibi yapmıştır inşallah.

ama ve işte sevgili leyla; her şeye rağmen yine de güzel şeyler yazabilmeyi, en güzel bağlaçları senin için kullanmayı ne kadar çok isterdim. ki bunu hep istedim biliyorsun. lakin her geçen temmuz ve ağustos, her yaklaşan eylülde yaşlandığını daha bir anlıyor insan. anlayınca da hüznüne daha bir hüzün katıyor, kayahan'a bağlıyor. ve melankoli. hep melankoli. üstelik henüz temmuzun başı. peki ya düşen bu sarı yapraklar da neyin nesi? 

peki ya sen peki ya ben?