30 Haziran 2013 Pazar

pi-laj

radyo cekmiyor burada. kalimera diyen yunan radyolari bile. sahilde zarifoglu okuyup ahmet kaya dinliyorum ben de. martin eden ve deep purple ikilisi bazen de.
ama 40pınar pehlivanlari gibi plaj pehlivanlari cok burada. kilolarca yag tuketiyorlar. pek cok konuda oldugu gibi bu isi de hanim katilimcilar abartiyor. igne ucu kadar bosluga tahammulu olmayan fit yahut fit olmaya aday edataspinargiller. malum, erkeklerin yarisinin bu isle alakasi yok. diger yarisinin da yalnizca yuzde beşi gunesten korunmanin hakkini veriyor.
hos gunesten koruyucu uzman gorusleri onemli tabi de bu kadar plan program, el kitabi tadinda hayat, saat ondan once dortten sonra falan bayiyor.
zati sonuc hep ayni. klasik ve orantisiz yorgunluklar. reklamlarin hemagonyasinda bir yil ugruna calistigimiz tatil yine istedigim gibi olmadi.
yine de arada akil ve kalp tutulmalari da yasanmiyor degil hani. imrenme sinirini asip kiskanclik seviyesine varan hatta.
misal bu sabah bir torun ve ninenin mutlulugunu bir sureligine odunc aldim onlardan habersiz. ya da kumsalla denizin kesistigi noktadan yayilan enerjileri esir aldi beni diyelim. onlardan izinsiz resimlerini hafizama kaydettim. kim olsa aynisini yapardi. sizi temin ederim bayim. gorulesi, imrenilesi hatta ders alinasi bir goruntuydu cunku. ben abarttim kiskandim onlari. once emekli sonra dede olmayi istedim. tersi de olabilir tabi. her ne kadar umdugum gibi olmasa da bu tatil aylaklik damarlarimi kabartiyor zira. ha patladi ha patlayacak. o derece.
iste bu teyze belki "geziciydi" belki "tayyipci" yahut alevi ya da sunni dindar veya laik sagci ya da solcu fenerli yahut g.sarayli. sizin yaftaladiginiz etiketlerden hangisine sahipse artik.  benim gordugum ise mutluydu-lar. kemal sunal'in sendikalisi gibi evet. cok mutluydu hem. bu kohne dunyada ikisinden baska kimse yoktu sanki. bir de onlara sahitlik eden ben.
cocuk zaten habersiz nasil " kalles bir dunyada" yasadiginin. nine ise farkinda tum olanlarin ama sifirlamis zihnindeki ve kalbindeki tum olumsuzluklari. sadece torununa dolayisiyle mutluluga odaklanmis. belki de en guzel gunlerini yasamanin keyfini cikariyor. ozgurluk ne diye sorsaniz. ama sormaniza bile gerek yok. ..
bilemiyorum tabi yine de , bunlari yazarken ve o sirada beynime beynime vuran
francoiz breut'un 08 km 83 sarkisindan cok etkilenmis de olabilirim.
bilemiyorum.

26 Haziran 2013 Çarşamba

anGara

diyorum ki sevgili ibrahim; şimdi yetenekli bir saz üstadinin dilinde orta anadolu türküsü olmak vardi.
gerisi ..
uzun hikaye...

23 Haziran 2013 Pazar

haz i ran

misal otuzbeş derece sıcakta çalışan inşaat işçileri var. görüyorum. ve evinin balkonunda aşk mektupları yazmaya çalışan adamlar. biliyorum. sonra yavaş akan bir trafik var. ve seslerini ekonomik kullanan kanatlılar, yürürken fransızca şarkı dinleyen güzel kadınlar hep otuzbeş derece haziranında. hissediyorum. çünkü manasız düşünceler içinde olan bir adam. ne diyeceğinden, ne giyeceğinden çok ne yazacağını bilmeyen kafası karışık, bir garip boşluğun ortasında  tuhaf bir adam. otuzküsür derece yazın-ın-da her daim .
oysa , ben haziranı böyle nemli bilmezdim sevgili. evet ölmek zorduk ama nemin bu kadar zorlayacağını söyleseler inanmazdım haziranı temmuza bağlayan bu mukaddes günlerde. son tahlilde istanbul'u bilir, gözlerimi bilir ama yılın sondan yedinci ayını bilmezdim böyle. ve bir itiraf; seni de böyle seveceğimi tahmin etmezdim üstelik. ama oluyor işte. mevsimler değişiyor, aşklar değişmiyor. önce bir tutam kalp çarpıntısı, bir kaç km bulutlar üstü yolculuk sonra çok sert bir iniş. şarkılarla, şiirlerle kendini avutabileceğin. hala aşktan ümidim varsa sebebi hazirandır. hala senden ümidim varsa sebebi aşktır. hala oturup boşboğazlık ediyorum farkındayım. fakat 'hala' kelimesindeki a harflerinin şapkalarını unutmuş gibi yapmam hazirana meydan okuma olarak algılanmasın reca ederim. bilakis tüm yaz aşklarımızın çıkış noktasıdır haziran. tüm dertlerimizin paratoneridir. gizli öznedir. sert sessizlerin efendisidir.
haziran ki hala çok sıcak. ama bu kadar nemli olmak zorunda değildi yine de.
kırk derece ateşte diyorum sevgili, yazılmıyor sadece özleniyor...
öyle..
.

18 Haziran 2013 Salı

sıcak

buraları sıcak çok sıcak haziran sıcağı arada esen hafif ruzgar rahatlik veriyor bir nebze kahve sekerli ve turk yine halbuki az sekerli demistim garson beye uyarmam gerekecek bir dahaki sefere tam da su anda  bir dejavu hissi vurdu ki inceden nasil bir sey anlamak guc anlatmasi zor sevincle huzun arasi bir sey haziran diyorum cok sıcak usta.

15 Haziran 2013 Cumartesi

taht mı oyunları

birbirimizi kandırmanın manası yok sevgilim. dürüst olalım, sence de bu zalim dünyada yeterince yalan, kan ve gözyaşı yok mu zaten? demem o ki; sadece ama sadece dürüst olalım, canlarımızı yemeye gerek yok. bütün bu olumsuzluklara don kişot olamayız hem. buna ne senin ne benim ne de cervantes'in gücü yeter. peşinen söyleyeyim pollyanna da olmaz bizden. en iyi ihtimal birer pinokyo oluruz bu sahte dünyada!
bu mutluluk ve dahi kibarlık oyunlarıyla. ortam siyasetçiliğiyle, yaşam taklitçiliğiyle...

gözlerimiz ölü bir balığınkinden daha soğuk ve donukken neyin kandırmacası bu allah aşkına?

pekala içimizden geleni her daim yaşamak mümkün olamayabilir lakin yazabiliriz. miş mış gibi yapabiliriz belki ve beyazla siyah arası yalanlar kuşatabilir dilimizi ama ya kalemimiz? o kirlenmemeli. bu şerefsiz oyuna alet olmamalı. siparişe göre yaşayabilir belki belli bir dönem insanoğlu ama siparişe göre yazmamalı, yazamaz. zira bu oyun bozulur er ya da geç.
bu benim fikrim tabi seni bilemem.
.

11 Haziran 2013 Salı

film gibi

şaka gibiydi. ve hatta film gibiydi. evet evet. olanları anlatacak en güzel iki kelime ; film gibi. bir sinan çetinimiz eksikti o derece. istanbulda geçen ama yapımcıları türk olmayan fransız-italyan karışımı bir film gibi. fonda bir tek oh istanbul şarkısı eksikti nanu'nun.
milattan sonra tam ikibin küsür yıl devirmiş yaşlı, yorgun ve nemli bir istanbul akşamı. nem oranı çıldırtacak ve sıcaklar değil de nem çok kötü hafız klişesini saniyede bir  tekrarlatacak seviyede üstelik. ve işte bir dolmuş dolusu insan gidiyoruz güneşe karşı. arada figüran misali inenler ve binenler. başroller değişmiyor ama. cezayir aksanlı ve tipli bir şoför abi esas oğlan. siyah gür sakalları olmasa sesinden kenan ışık diyeceğim ama. ama işte yok kesin cezayir asıllı. başında takkesi ve yüzünde sakalı. kesin!
dolmuştaki herkesle bir şekilde muhabbet halinde. hakeza dolmuştakilerde birbirileriyle. ki özellikle ön sıradakiler. muhabbetin bağını çatmışlar. sanki birbirlerini yıllardır tanıyormuş gibi. ama ben biliyorum şoförün ardında devamlı kikirdeyen ana-kız haricinde kimse tanımıyor birbirini. kamera şakası desen değil. ama film bu kesin!
" gavur" filmlerinde olur ya hani birbirini tanımayan bir minibüs dolusu insan uzun yola giderken başlarından çeşitli olaylar geçip de sonunda mutlu sonu bulurlar. sanki öyleyiz.
lakin işte bizim ne yolumuz uzun ne de öyle egzantrik bir konumuz var. tek orjinalitemiz her yolcuya laf yetiştiren şoförümüz.
şoförün hemen ardında empati dergisi satan fakat bir türlü empatik olamayan kıvırcık bir kadın. kadının hemen bitişiğinde yolculuk boyunca şoförün her lafına kişneyen ana-kız konuşlanmış durumda. şoförün arkadaşı olması kuvvetle muhtemel manken eskisi tadında bir abi de şoförün hemen yan koltuğunda empatik kadının bir türlü anlatamadığı , bizi aydınlatamadığı fikirleri desteklemeye çalışıyor. yeni bir aşk mı doğuyor acep? bilemiyorum..
bense bir türlü gelmeyen para üstümün derdindeyim. aynı zamanda arka dörtlünün sağdan ikincisiyim.
-niye almadın diyor cezayirli.
-vermeden almak allaha mahsus kaptan. vermezsen nasıl alabilirim para üstünü.
-benzetmeni pek sevmedim ama yine de uzatalım elden ele... var mı başka parasını üstünü alamayan parasını veremeyen ya şimdi istesin ya da sonsuza dek sussun diyor.
susuyoruz..
ama ben izliyorum bir yandan.
hemen sağımda cep telefonu kulağına yapışmış halde yirmibeşlerinde bir esmer. daha önce adını duymadıklarımda dahil olmak üzere en az yirmi çeşit tatlıyı bir çırpıda sayan, oradan feysbuk alemine dalan nefes almadan konuşan bir hatun kişi. ben müsait bir yerde indiğimde hala konuşuyordu. berke ile dilara niye ayrılmış onu çözmeye çalışıyordu. hemen solumda otuzluk delikanlı dolmuş ahalisini kah sesli kah sessiz ama pek müstehzi gülüşleri ile izliyordu.
-komedi filmi gibi dedi sanki bir ara bana. ya da ben oyle anladim ve;
-türk asıllı fransız komedisi tamlaması çıktı ağzımdan. mühtehzi güldü yine. sol cam kenarındaki hanım abla kulağındaki müzikle bu dünyadan çoktan gitmişti. ümidi kestiğim an da o da gülümsedi. benim lafıma mı yoksa kıvırcığın bir türlü kıvıramadığı empatinin anlamına mı bilemedim. hemen ardından yine hayaller aleminde kayboldu gitti zati.
ön tarafta cezayirli şoför felsefe üstüne felsefe yaparken yeni bir tane daha yapmasına engel olup
kaptan müsait bir yerde demiş bulundum..
.

10 Haziran 2013 Pazartesi

balkon

lùzumlu lùzumsuz bir çok eşyanin firlatilip atildigi arka balkon gibiyim bugünlerde. maharetli bir elin gelip beni çekip çevirmesini bekliyorum sanki.

9 Haziran 2013 Pazar

çizgi

pazar günleri hayatın çizgilerini yeniden çiziyormuş gibi hissediyorum bazen.
sevdiğim filmleri yeniden izliyor, kitapları tekrar ve tekrar okuyorum.
aslında
hep aynı şeyleri görmeme ve okumama rağmen her defasında daha önce
farketmediğim yeni şeyileri de farkediyorum.
 keşke diyorum böyle zamanlarda, keşke hayat da filmlerdeki ve kitaplardaki kadar kolay ve yalın olsa bazen. esnek olsa bir de onlar gibi.
ya da ve mesela geriye sarma imkanımız olsaydı bir film şeridi gibi hayatı da böylece daha önce altını çizdiğimiz yerleri daha dikkatli geçip keşke demek zorunda kalmasaydık keşke!
..

misal

insanın çocukluğunda sevdiği şeyleri hâlâ duyumsayabilmesi güzel şey tabi. fırından henüz alınmış sıcacık ekmeğin kulağından büküp   'elalem ne der'  tedirginliğinde de olsa  sokak ortasında yemesi mesela.
hâlâ çok güzel..

pazar

uyku. hiç vazgeçmediğim.

8 Haziran 2013 Cumartesi

cumartesi

vapura binmek sakinlestiriyor beni.
ya da denizde olmak diyelim. bu herkes icin mi boyledir bilmiyorum ama yillardir kirintisini bulamadigim huzuru elde edemesem de uzaktan gorebiliyor , bir parca olsun hissedebiliyorum boyle zamanlarda. nedenini ve nasilini daha cok desmiyorum. bu yetiyor cunku bana.
sanirim belirsizlikleri seviyorum. cunku su an karadan metrelerce uzaktayiz ve karaya cikacagimizin bir garantisi yok. ruzgarin veya herhangi bir doga olayinin seni ve gemini uzak denizlere, bilinmez limanlara atmayacaginin da bir garantisi yok.

bi keresinde -ki ikibindokuzun haziran sonu temmuz basi olsa gerek- ulke olarak olmasa bile sirket ve bireysel olarak zor zamanlar gecirdigimiz vakitler, kuzey egenin mechul bir sahilinde sunu soyledigimi hatirliyorum..
"...insanoğlunun yahut benim en huzurla ölebileceğim yer masmavi bir denizin ortası olmalı. evet.
yaşamla ölüm o kadar içiçeki bu mavi dünyada. yaşarken ölmek, ölmek üzereyken yaşamak istiyor insan! ölseniz de gam yemezsiniz kalsanız da. o derece.
.."

lakin şu vakitler nasil bir yola girdigimi bilmiyorum. bilhassa pazartesi istifamdan sonra. aslında biliyorum;  sansimi fazla zorluyorum şu hayat yolunda. ama ve yine de cok fazla dusunmek istemiyorum uzerine. sadece akisina biraktim. ve gidiyorum.
bu arada hic yapmadigim seyleri yapmaya basladigimin farkina variyorum. misal hic turk kahvesi aliskanligim yokken haziran sicaginda ve her oglen tam yuzyirmiuc adim atip o cafeye gidiyor ve hep ayni garsona aynı az sekerli kahveyi ismarliyorum.  sonra onemli biriymiscesine akilli telefonumdan maillerime bakip ciddi gorusmeler yapiyorum . ne kadar ciddi ve vakur gorundugumu garsonlarin bana olan ihtimamindan anliyorum.
nihayetinde ve bir kitapta okudugum gibi geldigim yolu degil farkli bir yolu deniyorum can sıkıcı işime donerken. vardığımda toplanti odasinda telefonla konusma bahanesine bir on dakika sekerleme yapiyorum. donuste finans ve muhasebedeki cocuklarla biraz besiktasi biraz memleketi kurtariyoruz. ben yerli, onlar cnbc-e dizisi sevmedikleri icin dizi geyigi ceviremiyoruz. buyuk eksiklik.
son gunlerimi boyle geciriyorum son isyerimde.
uzun lafın kısası ben hala denizin ortasinda, besiktas vapurundayim.
bir umut işte...
.

7 Haziran 2013 Cuma

mutlanmak

bu sabah...
 farkli, hic olmadigim biri olarak basladim gune. sanirim ozumdeki iyi insan bir sureligine derin uykudan uyandi.
soforle durak pazarligi yapan ve soforun nerdeyse kolundan tutup asagi atmak uzere oldugu kadinin yardimina tipki filmlerdeki gibi yetistim!
-kaptan soyledigi duraktan geciyor senin araban dedim sesimi kadir inanir'inkine benzeterek.
-haa. tamam o zaman dedi kaptan sadri alisik mahcubiyetinde...
cunku okulda derslerini iyi dinleyen bir ogrenciydim ve bu aliskanligin avantajiyla guzergahtaki butun bir sonraki duraklari biliyordum.
ama aksilik bu ya ablanin akbili yetersiz bakiye diye isyan etti bu seferde. madem bir iyilik yaptik devami da gelmeliydi. hic hazetmedigim bir seyi daha yaptim ve fazla akbilimi kullandirdim. sofor haric herkes mutluydu. sanirim ben de...

6 Haziran 2013 Perşembe

seviyorum derken


 bi'ara üç beş saniyeliğine de olsa dünkü odunpazarı geldi gözümün önüne
bilirsin normalde kalabalığı hiç sevmem
ama odunpazarında olmayı her hal ve şartta seviyorum
ve artık daha çok seviyorum
sen ordasın diye

obama

neden obama dediklerini bilmiyorum o'na. merak edip sormadım da. fakat tensel yahut fiziksel hiç bir benzerliğinin olmadığını söyleyebilirim rahatlıkla. mutlaka bir hikayesi vardır elbet. belki arkadaşlığımız ilerlerse kendisi anlatırdı zamanla.
"çayı güzel olur çeto'nun" dedi aniden. hep bu kahveye gelirlermiş. bundan başka üç kahve daha varmış köyde ama çeto'nun çayı hepsinden iyiymiş. "pekala burda kaldığım vakitler çeto'nun çayından içerim ben de, diğerlerine gitmem" dedim. gülümsedi.  obama'ya  tek benzeyen yanı bu zoraki gülümsemesiydi.

kiralık dairenin sahibini bekliyorduk köy kahvesinde. çeto boşları almak üzere hareketlenmeden evvel beni o'na emanet etmişti.  "obama, bu arkadaş istanbul'dan laz muhsinin evini kiralayacak" diyerek.
klasik aslen nerelisin, ne iş yapıyorsun, evli misin bekar mısın, ne olacak memleketin hali suallerine yüz üzerinden yetmişlik cevap vermiş olmalıyım ki daha fazla üstelemedi. ya da beni daha fazla sıkmak istemedi. konuşkan biri sayılmazdı. toplam dört sual iki kelamı yarım saat içinde etti ve az öncekinden daha tatlı bir gülümsemeyle başını öne eğerek sessizliğe büründü. o an farkettim ki candan erçetin şarkılarının hüznü vardı bu yorgun yüzde. garip bir de huzur. çok az yüzde rastladığım bir dinginlik. yorgun ve yaşanmışlık dolu bir yüz en nihayetinde. arada bir başını kaldırıp denizin sonsuzluğunda kaybolup anlaşılmaz bir şeyler mırıldanıyordu. oobaamaaaobaaamaaabaaabaama......

"sessizliğiyle konuşuyor daha çok. bu sessizlik benim de işime geldiğinden tereddütsüz eşlik ediyorum o'na. sıfır nem, sıfır rakımda rüzgârın da verdiği avantajla yeşillikler içinde çok çabuk hülyalara dalıyorum. iyot kokusu, ismini bilmediğim bitkilerin kokusuyla tarifi imkansız bir ferahlık veriyor hem ruhuma hem bünyeme. fakat fazla uzun sürmüyor bu saadet.
-delikanlı bi çay versene şeklindeki emirle istek kipinin akraba olduğu bir tonda kurulan basbariton bir cümle tüm hayalleri örtbas etmeye yetiyor. laz muhsindi gelen.

-nasıl buldun evlat evi beğendin mi? ya köyümüzü?
...

ilgili ve sıcak insanlar. abartısız, son derece de doğallar. hayalimdeki gibiler tıpkı. kahvecisi, bakkalı, lokantacısı. sanki hepsi sait faik hikayelerinden özellikle alınıp bu köye konulmuşlar gibi.
ama işte hep hayalimdeki gitmek istediğim 'yabancı memleket' burası değil-di. dolunayın fener görevi yaptığı gece karanlığında üstelik daha ilk gecede aklıma tutunan düşüncenin bu olması. canımı sıktı.  burası olamazdı. daha fenası, içimde kaynayan huzursuzluğu yenecek böyle bir yer-yüzü yoktu. anlamıştım. ay şahidimdi.
...

5 Haziran 2013 Çarşamba

fal

sabahları cok cok erken bes gibi mesela ve beynimde dolanıp duran şarkılarla uyanıyorum.
hiç söylemediğim, dilime dolamadığım sarkilar ustelik. ve şu papatya falları dinmek bilmeyen son sabahlarda. rüyalarım karmakarışık ve çok. sabaha karsi gördüğüm rüyanın son karesi ile beynime dolanan şarkının kafiyesini hatırlıyorum bir tek.
rinnaa rinnaaa nay....
ve bu öğle üzeri sonunda kalemimdeki baklayı çıkartıp genel müdüre sundum istifamı. ssk hastanesindeki gibi bir ay sonraya gün verdiler. bir ay sonra çıkabilirmişim işten. ama çıkmayabilirim de. dedim ya kafam karışık. karıştırdılar. her şey karışık. kalbim zaten karışık.
bazen taşıyamıyorum hiç bir yükü. ağır geliyor yaşamak. hem düşününce günler kısa ve hayat yeterince uzun geliyor bazen.
yine de ve ama sanma ki sevgilim; vaziyet hep böyle koyu laci siyaha yakın.
güzel ve umutlu şeyler de var. misal hâlâ her yeni yazıyla birlikte yeni bir header fotosu koymayı seviyorum bloga ve dara düşünce çalakalem yazmayı. hakeza bomboş oto yolda otomatiğe ve müziğe bağlanıp sağı solu izlemeyi çok seviyorum.
sabah uyandığımda kafamdan geçenler tam olarak bunlar değildi aslında.
ama olsun sapını da sayarsam seviyor çıkıyor!
  

3 Haziran 2013 Pazartesi

arjantin'e kar yağar mı?

süleyman'la kavga ettik dün deli'nin kahvesinde. kavga ettik dediysem biraz itiş kakış çokca ağız dalaşı. yedi yıllık arkadaşım süleyman. hem bu ilk takışmamız değil. son da olmayacak belli. yarın barışırız. ve incir çekirdeğini doldurmayan başka bir mevzudan yine kapışırız.fakat mahalleli illallah etti artık bizden. eskiden olsa bizi ayırırlardı şimdi kendilerini ikiye ayırıp bahse tutuşuyorlar üzerimizde. benim ağrıma giden de o ya zaten. yoksa süleyman'ın dudağımı yarması çok mühim değil. hem siz bir de süleyman'ı görün. mesele, bahiste bana üçe sekiz oran vermeleri. ağrıma giden bu. yoksa söylemiştim yarın öpüşür barışırız süleyman'la. yüz yüze bakıyoruz şunun şurasında.

kavga mı?
incir çekirdeğini doldurmayacak bir meseleden çıktı.
terzi metin'le çiçekçi rüstem tavla oynarken ben trt3 de eski dünya kupası maçlarını izliyordum. süleyman'da yanımda bir yandan sıcak çayını höpürdetiyor bir yandan çengel bulmaca çözüyordu. bilemediği olursa da arada bana soruyordu. her şey birden bire oldu. laf nerden dolaştı nasıl meksika 86'da arjantin'in şampiyonluk maçından girip üç harfli bir yağış şeklinden devam edip arjantin'de kar yağarmıya geldi bilmiyorum.

süleyman'ın "ben yirmiüç yıllık gemiciyim görmediğim ülke kalmadı, arjantin amerika'nın bodrum'udur kar yağmaz miralay akıllı ol" diyerek elindeki as-kaynak reklamlı sarı tükenmez kalemi gözüme gözüme sallamasaydı son hatırladığım.
tabi ben altta kalır mıyım?
-"ben de beş dünya kupası ellinin üzerinde film festivali ve yüzlerce sinema filmi gördüm süleyman daha dün izlediğim filmde boines aires varoşlarına kar yağıyordu lapa lapa. arjantin'e kar yağar birader istesen de istemesen de yağar. hem lapa lapa yağar."

süleyman bu, durur mu üsteledi; "en fazla sulu kar yağar ama lapa lapa yağmaz."
yağar, yağmaz. yağar. yağmaz derken sarı tükenmez dudağımın sağ alt kenarını kırmızıya boyadı. ben de süleyman'ın sol gözünün çeperini siyaha boyadım.
bu ufak arbededen sonra süleymanı buzdolabının bitişiğindeki tahta masaya aldı deli ile terzi metin. beni de sobanın yanına aldılar. oysa sadece sinirden titriyordum. üşüyor zannetmişler beni. iri kıyım çocuktur süleyman. kendini iki kolundan tutanları bir silkinmeyle bertaraf edip uzak köşeden "arjantin'e kar yağmaz birader" diye bağırdı yeniden.
sobanın yanında oturmak iyi gelmişti sanki. daha ılıman ve sakindim şimdi. ama inatçılığımdan hiç bir şey kaybetmemiştim. kısa ve öz konuştum gülümseyerek; "yağar."
süleyman bu sefer sadece dişlerini sıktı. hadi ordan der gibi bir el hareketinden sonra deli'ye seslendi; "kahveci bize 52 ver."