30 Mayıs 2013 Perşembe

comandante

"bana babanı anlatsana" dedi. durup dururken, hem hic sebep yokken. onun olabilirdi belki ama benim anlatmak icin ne sebebim ne de niyetim vardi. ona tek kelime söylemedim babam hakkinda. derin bir nefes aldım , üzüldüğümü anlayip üzulmesin diye lafı çabucak degistirdim. ve gecenin karanlığından yararlanarak hüznün ara sokaklarında kaybettirdim izimi.
ya da ben öyle sanıyordum.
ne zaman benim dışımda birisi babamla ilgili bir şey söylese boğazıma kocaman bir yumru saplanır, dudaklarımı ısırır, gözlerimi olabildiğince uzaklara atarım.
ama o ısrarcıydı.
ben de öyle. bir gün anlatırım dedim sadece. gökyüzündeki en parlak yıldızı bulmaya çalışırken.
oysa salt babamla ilgili değil hayatımla ilgili anlatacağım o kadar çok şey oluyorki bazen, değil bir üç roman birden çıkar yazmaya kalksam. ama işte bazen de bir mısra bile çıkmaz bu boktan sıradanlıktan deyip kendime sövüyorum mesela.

o gece yine eskihisar ya da topçulardaydık. feribot bekliyorduk. başaksehirden 24 derece ile başladığımız yolculukta sıcaklık marmaranın güneyine indikçe otuza çıkmıştı. mayisti ama çok sıcaktı. ve ben yine seni düşünüyordum. başka şeyler de düşünüyordum şimdi yalan yok. çünkü birbirimizi kandirmanin manasi da yok sevgilim.
bir dünya kafa nasıl oluyorsa öyle karışıktı beynimin içi. sanki sovyetler birliği'nin dağılmadan az önceki hali gibiydim. yine de ve o karışıklıkta bile bırakmıyordum elini. nasıl sıkı tutmuşsam artık. çünkü kalıcı bir dövme gibi işlemiştim seni gönlüme. bir de gözlerini gözlerime. nereye baksam sen. neye baksam sen. her yerde sen.
yolculugun sonuna dogru keşke ben yazabilseydim dediğim bir yılmaz erdoğan şiiri geçti aklımın orta yerinden. yalnızca ben, yalnızca sana yazabilseydim keşke bu şiiri.
lakin söylemiştim ben şiir yazamam sevgilim. şarkı da söyleyemem. oysa ben sadece...
oysa ben..
..içli bir şarkıyı dinler gibi sevmiştim seni.
.
....

kufurbaz

şimdi boktan bir şirketin, boktan bir odasında, bok gibi bir floresan ışığında
rakamlarla dans ediyorum usta. ve gün ışığı bana çok uzak. sen de seksengündedevrialem, ben diyeyim denizler altında yirmibinfersah.  o derece uzak.
üstelik hava da kapalı. ve yağmurlu. ama şimdi havaya uygun bir parça çıktı müzik çalarımda.
besame mucho diyor kadife sesli bir sanatçı. hey gidi sezen cumhur.

dedim ya camlar, günışığı fersah fersah  uzakta.
ve ben orta yuvarlağın ortasındayım sanki. iki yanim dar koridorlardan mutevellit ve durmadan insanlar gelip geçiyor cunku. bazı ben onlara bakıyorum arkalarından, bazı ve çoğu zaman da onlar bana bakıyor.
içerideki maymunum bir nevi!
hayır sirk maymunu olmak sorun değil. en azından ona fındık,
fıstık, muz falan atıyorlar ve bir amacı var onun. burada ise trene bakar gibi bakmaktan başka bir
şey yaptıkları yok. çay bile vermiyorlar amk..  heyhat self servisi icat edeni seveyim!
üstelik havası gibi buz gibi soğuk insanlar. kızları da kazulet gibi,  hiç güzel değil hem.
oysa günde on bardak çay içmeden  uyuyamam ben.
hem aslında mesele maymun olmak olmak değil. hayatın adaleti hiç değil.
 mesele keser ve sap meselesi usta.
 bu keserin sapıyken de başıyken de döndüğünde ders alıyor musun almıyor musun anafikrimiz bu.
yoksa daha önce demiştim hayat aslında çok adil.
cunku ve hep kıçımız sıkıştıkça sarıldığımız o şartlar denen vahim şeyi oluşturan bizlerden başkası da değiliz biliyorsun değil mi?
heh şöyle dürüst ol canımı ye!

misal daha bir kaç sene öncesinde buna benzer; turnikeli, çok katlı plazaların içinde
"içerdeki maymunlara" bakan bendim. şimdi içerdeki maymunum!
döndü işte bir şeyler. heyhat!
bu arada filtre koymuş ibneler. internete giremiyorum. kısaca; otur mal gibi çalış diyorlar..
ama bilmiyorlar ki... beyaz bir word sayfası, deva her derde.. hatta kağıt kalem
olmadı sadece bir kalem bile yeter.... yazacak yer nasılsa bulunur.
köleysek de bir yere kadar birader. ama en güzeli vördped! onu bilir onu söylerim.
hem çoktan yazdım bile işi gücü siktiredip.
ve şimdi.
ben rakamlara, rakamlar bana bakıyor..

hadi interneti kestiniz bari çayınız güzel olsaydı ibneler..
kahveniz zaten yok.
uykum geldi amk.
.
.

26 Mayıs 2013 Pazar

zarifoglu

doğru, hayat ne kitaplardaki gibidir ne de filmlerdeki gibidir evet.

 belki de böyle olduğu için iki filmin arasındaki sıkışmış kalmış gibi hissediyorum bazen.
 bir yanım mutluluk filminin profesörü gibi ne var ne yok ardına bakmadan bırak git diyor diğer yanım ise masumiyet'in bekir'ine kulak verip "kaderin bu, eğ başını usul usul yürü şimdi" diyor.

ama işte bazen de kitaplardakine fena halde uyuyor hayat.
dikkat ettin mi hiç. en karamsar, en gri yazıları neden hep pazarları yazdığımı?
yazar haklıymış meğer!
 pazar günleri hayatın intikam günleri. neşeli başlasın ve öyle devam etsin diye çabaladıkça insanı koyu bir yalnızlığa, anlaşılmaz bir kedere iten günlerdir çünkü pazarları

peki ben ne yaptım?
zarifoğlu'nu yeniden okudum.
o'nunla birlikte yürüdüm çocukluğumun dar , şekilsiz kaldırımlarında. simitçiye beraber günaydın dedik, beraber el ettik taksime giden dolmuşa. sehir hatlari vapurunun kenarinda tuzlu suyun kokusunu cigerlerimize doldurup birlikte hüzünlenip, birlikte kederlendik.
çünkü ve dediği gibi ; bize ağır gelen kendimizdir.  yolda, okulda, işte, başkaları ile birlikte taşıdığımız kendimiz.
yalnız-kendimiz...
.

nothing

sucuyu çağırdım gelmedi henüz. kırkbeş dakika oldu tam tamına. evde kimse yok, gezmeye çıktı ahali. ben hastayım diye çıkmadım. iyi de oldu bir bakıma. sanırım ihtiyacım vardı böyle bir sessizliğe, kendimle kalmaya. şimdi bir yandan gelmeyen sucuyu merak ediyor öte yandan "bizim büyük çaresizliğimiz"i izliyorum yeniden. belki sonra yarım kalmış kitaplardan birine devam ederim. ya da hayaller kurarım, olmayacak dualara amin derim. bilmiyorum.

 ***
bildiğim ; bir çılgınlık yapacakmışım gibi hissediyorum bazı zamanlar.
hoşuma gidiyor, seviyorum bu hissiyatı.
ve düşünüyorum da aslında kavga ettiğimiz kendimiziz. hayatla kavga ettiğimizi sanıyoruz. oysa yok öyle bir şey.
hem bu pazar da yine ve yeni bir şey yok.
aynı. yine sıkıcı. hep sıkıcı

daha az sıkıcı olması için radyo eksen dinliyorum bazen. eskiden bulmaca çözerdim. şimdilerde sabahattin ali'nin üç aydır bitiremediğim kitabını okuyorum. her elime alışımda sadece üç beş sayfa okuyabiliyorum. sanırım bu yüzden bitmiyor. bitsin de istemiyorum galiba.
öyle çok şey var ki içimde oysa. ama sonra değişik filmler izliyorum. hoşuma giden filmlerin altını çiziyorum! bazen de dışarı çıkıyorum. fazla duramıyor içeri giriyorum. çünkü ve zira sıcak, kalabalık ve haziran kapıda sonra. yarın yine pazartesi düşüncesi bir de.
şu çılgınlık diyorum yakında olacak gibi hem. sabretmek gerek. biraz cesaret, biraz karbonat.
olacak gibi. ama can sıkıntısı çok fena.
üstelik pazar günleri. ve sabahattin ali yine bitmedi....

***
dün işten kaytardım ya hani. hayattan kaytarmanın da bir yolu yordamı olsa be usta!
ağrısız, sızısız sancısız düşüncesiz nötr bir vaziyette.
çok mu şey istiyorum.
tamam eyvallah erkekler ağlamaz ağlamamalı da hele yazarak hiç ağlamamalı!
böyle gördük çünkü atalarımızdan. dik durmalı güçlü ve metin olmalı.
çünkü ağlarsa bir anası bir de yüreği ağlar.

sırf bu yüzden  bu şarkıları yasaklamalı usta. hatta ve kanımca hiç bir şey dinlememeli insan. kendini bile. sadece masum bir sedir ağacının altında gölgede dinlenmeli mesela.
fakat öyle çok istiyorum ki.
bahar gelmiş memleketime gitmeyi..

***
 ama ve hani imkanın olacak gidip bozcaada'ya yerleşeceksin.
sonrası gelir zaten... öyle yanına üç şey falan almana da gerek yok. artık her şey her yerde var.
ama sen....

 diyorum ki; imkanın olacak yazı yazacaksın bir de.
bir kere o tadı aldı mı gelir gerisi hem.
evet, kendini tekrar etmeyi hoş görmüyorlar belki ama en azından unutmuyorsun bazı şeyleri. bir nevi istikar yakalıyorsun. hem belki kırk kere bozcaada dersem evren bi kıyak geçer bana! yoksa çok istiyorum bildiğin gibi değil.
bak hala sezen'in o şarkısını dinliyorum hem. üç gün oldu başka melodi değmedi kulağıma. en az de ve da bağlaçlarını ayrı yazmayı sevdiğim kadar sevdim üstelik.
şarkıya, aşka teslim olduğun gibi bir teslimiyet gerekiyor mu bazen? kalan sağlar bizim hesabı ve sonra.
ya sonra?

.

25 Mayıs 2013 Cumartesi

3,14

bilmedigim bir sarkiyi bilmedigim bir dilde okuyor radyodaki kadin. duygulaniyorum, sanki dunden hazirmisim gibi. çok duygulanıyorum. hani dokunsalar ağlayacak halil sezai gibiyim!
acaba diyorum, acaba sözlerini bilseydim yine boyle hislenir miydim?
cevabım yok. pek çok şeye olmadığı gibi.
bu yüzden belki ve şimdi saçma sapan hareketler yapiyorum altımetrekarelik fildişi boyalı odamda.
ve akıllı telefonuma akılsız başımın hizasında, tam göğsümün ortasında sağ elimin baş ve orta parmaklarıyla takla attırıp laap diyen çıkan sese seviniyorum bir çocuk gibi. ya da öyle olduğunu sanıyorum. çünkü bir yandan da boş boş beyaz plastik boyalı tavanın rutubetten lekelenen yerlerini inceliyorum. tıpkı ruhumu saran karamsar düşünceler gibi. ne tesadüf!

başka şeyler de düşünüyorum. misal bu öğle sonrası çarşıya inip bir kaç kitap alayım diyorum. ne zamandır aklımda olan. belki de sabah sakinliğinde giderim iyi hissedersem. çünkü hafif sakatlığımı bahane ederek işten kaytardım bugün. götüm ağrıyo ben gelemeyeceğim dedim suzan hanıma sabahın yedibuçuğunda. en başından uyuz olmuştum zaten bu işe. cumartesi iş mi olur lan. bi de akşama kadar oturuyoruz. haliyle götü ağrır insanın. aslında başka yerim ağrıyor da en edeplisi bu.  neyse kitap almak istiyorum. çünkü ne zamandır yazmıyorum. bu yüzden okumaya devam etmem lazım. ters işliyor ben de hep bir şeyler çünkü. yazmadığım zaman  okuyabiliyor okumadığım zaman yazabiliyorum ancak.
karışık ve ters bir durum  farkındayım.
ama hayatın kendisi net değil ki. yavşağın teki afedersin. kendisi olmadığı bir şeyi istiyor bizden. grisi yok ibnenin. kesin cevaplar, eylemler, sözler, duygular istiyor bizden.
çünkü ortasını ne kendi kaldırabiliyor ne de ruh.
ortası da olmuyor zaten.
aynı anda çay ve kahve içemezsin diyor. ya çay ya kahve içeceksin.
ya iyi olacaksın ya da kötü diyor. hiç iki iyinin bir araya yahut iki kötünün bir araya geldiği olmadı hayat-ımda.
bir iyi bir kötü hep. seç seçebilirsen.  hep bir arada-lık bir araf-talık halleri.
düşünüyorum o vakit.
belki de yeterince mücadele etmiyorum. ya da cesur değilim. ya da şartlar denen o vahim şey. hep bir bahane hep bir umut. ama elde var koca bir sıfır.
çok dağıldım. burdan nasıl toparlarım bilmiyorum. ama çok da önemli değil.
çünkü eskiden dönüp okurdum yazdıklarımı şimdilerde yani uzun bir süredir dönüp okumuyorum.
tek kullanımlık jilet gibi. kes ve at!
mottomuz şimdi ve çünkü hep ileri daima ileri. neydi; bundan sonraki kalan hayatımın ilk günü bugün.. nasıl da yalan....
insan geçmişiyle insandır. yoksa geçmişi, zaten insan değildir.
..

24 Mayıs 2013 Cuma

trip

otobüs soforuyle şurdan gecer mi,  burdan gider mi diye adeta pazarlik yapan yurdum insanlari var benim guzel memleketimde. elbet o kadar gorgusuz , despot degiliz az buçuk anlayis sahibiyiz
lakin bir iki uc yetmez dort bes alti olur eyvallah der geceriz. ama kirkdokuz duragin otuzsekizinde bu pazarlik olunca insanin cani sıkılıyor. bi siktir git cay koy hanimabla beyamca bakisi atiyorum o yüzden bu pazarlıkçılara. yalan yok simdi.
cunku soforun hemen arkasindayim. camide abdesti kacacak imamin yedekleyicisi gibi yahut kalp krizi geciren pilotun yerini alacak holivud kahramani olmak arasinda gel-gitler yasiyorum bu pozisyonda. bir yandan cok usuyorum. klima cok sogutuyor cunku ve kaptana şu klimayı biraz kıs ya da kapat diyemiyorum erkeklige bok surdurmemek adina. zaten canım sıkkın. sevgilisinden ayrılmış göksel gibiyim. hincimi selalecayirindan gecer mi sofeer beg diyen kadindan cikariyorum ben de... geçmez amk geçmez işte...

18 Mayıs 2013 Cumartesi

revolution

saat, 19: 57 kaptan motoru isitiyor
bizi bakırkoye goturecek otobus üç dakika sonra marmara denizine salinacak
avustralyanin genc sesini dinliyorum radyoda. tanımıyorum, spiker öyle diyor.
şarkıyla birlikte düşünceler de akmaya başlıyor zihnimde.
yoruluyorum!
bosluk bir sure. sanki pause tuşuma basılıyor. nasıl iyi geliyor.
ama her guzel sey gibi bu da fazla sürmüyor.
sonra iste gunluk telas yine. alinacaklar, verilecekler, yapilacaklar
hiz kesmeden hayata devam etmek lazım çünkü.
ama nasil bir hayat ¿
ozlemlerimizle, hayallerimizle birlikte dibe dogru giden
impasıbıl evet...
james blunt söyluyor çünkü şimdi.
yüzümün aydinlik olduguna aldanma güzelim icim galiba biraz karanlik hatta çok karanlık
ya da farkli
bence revolution dizisine bir bak istersen
ben de başta burun kivirmistim ama fena degil gibi
lost gibi biraz, flaşbekli falan
seversin diye dusundum
öyle işte...

gidelim

..her seyi birakip gitmek istiyorum. her sey cok fazla gercek. gidip bir verandada uyumak istiyorum. uzerime yapraklar duserken. sicak, aksamustu sevistikten sonra....

iceriye bakan kim. -sayfa 79 -

17 Mayıs 2013 Cuma

harman dalı

halin yanindan gecerken taze sebze kokusu geldi burnuma. cok hos. iyi ki acmisim dedim cami. karsilikli acik iki camdan cereyan yapiyor ve icerdeki hos parfum kokularini disariya, disardaki taze sebze kokusunu iceriye ta icime, ruhuma tasiyor. ruzgari bu yuzden cok seviyorum. degisik duygulanmalara sebebiyet veriyor her seferinde.
simdi bir plaza servisindeyiz. ama aslinda orhan kemal'in mevsimlik iscilerinden bir farkimiz yok.
sabah hep ayni saatte gidip aksam hep ayni saatte donuyoruz. sanki "bereketli topraklar uzerinde"nin modern versiyonunu canlandiriyoruz. cunku her sey ayni herkes ayni... ezenler ezilenler, yalakalar "anarsistler", zevku sefadakiler ve hayata tutunmaya calisanlar, hayalleri ruyalarina karisanlar. maya ayni maya toprak ve insan da.

12 Mayıs 2013 Pazar

şarkılar

içinden istanbul geçen şarkıları biriktirirdim bir zamanlar. şimdi ise içimi delip geçen şarkıları topluyorum bir bir yüreğimde. hüznüme ve bedenime bir tek onlar iyi geliyor çünkü.
artık yoruldum  be usta. çok yoruldum.
bahardandır diyor arkadaşlarım. lakin öyle olmadığını bir ben biliyorum. yalnız, sebebini bilmiyorum. o kadar yorgunum ki mesela biz uysal koyun doly gibi şeridimizden ağır ağır ilerlerken emniyet şeridini kullanıp yanımızdan vızır vızır geçen şerrefsizlere küfür edecek takâti dahi bulamıyorum. keza önümde ve arkamda seyreden güzel arabaların hoş kadınları bile ilgimi çekmiyor artık.
dedim ya  bir tek şarkılar var. bir de her sabah yüzüme yüzüme vuran güneş şu an hayatımda.
bahardan olmadığını son kertede anlayan ve beni yakınen tanıyan kimi arkadaşlarım; dostum sen serdar ortaç sendromu olmuşsun hayat seni fena yormuş diyor. kimileri de ; tatilin gelmiş müdür, tatile git onbeş güne bişeyciin kalmaz diyor.
ama işte yorgunum usta.
dün sabah mesela saatin alarmını altı kez iptal ettim ama demirel gibi inatçı çıktı köftehor. yedinci kez çalmasa mesai saati bitimine kadar uyurdum şerefsizim. öyle takâtsizim.
hani tabiri caizse yükselme devrini yaşamadan çöküş dönemine girmiş imparatorluk gibiyim.
yine ve ama tüm bu çökkünlüğe rağmen içimde tarif edilmez bir umut var hâlâ.
öyle ki; şampiyonluk maçına çıkmadan evvel gol atacağını hisseden futbolcu gibiyim bir yandan.
sadece; bi lodos lazım bana şimdi, bir kürek, bir kayık....
.
 

11 Mayıs 2013 Cumartesi

yazlık

az önce yazlık elbiseleri çıkardım. bir kısım kışlık ve baharda giydiklerimin hepsini tek tek katlayarak kaldırdım. onlarla birlikte yaşadıklarımı da katlayıp kaldırdım bir kenara. ve adeta yeni yaşanacaklara yer açtım zihnimde. oysa ki çoğu şey gibi farkında olmadan yaptığımız , her sene tekrar ettiğimiz bu ritiüel , her mevsim dönüşündeki bu saçma telaşımız aslında ne kadar basit ve kısır bir döngüde yaşadığımızı göstermiyor mu?
basit yaşayalım diye bunun için diyorlarmış meğer. ilkbahar yaz sonbahar kış çünkü. gece ve gündüz vardır. tıpkı yaşam ve ölüm gibi. kaybedecek neyimiz olurdu ki canımızdan başka.
lakin  işte cennet vatanımızın övgüsü olarak kullanıldı hep milli müfredetamızda bu dört mevsim. oysa doğduğumdan beri kaç mevsim geçirdim, hiç  hesaplamadım. çünkü kışlarımız genelde ılık ve yağışlı yazlarımız sıcak ve kurak geçerdi. üç tarafımız denizle çevriliydi ama dört denizimiz vardı. ilkokul beşe kadar çözememiştim bunu. bir de ruslara anlam veremiştim sıcak denizlere inmek istedikleri için o sıralar. meğer hepsini büyüyünce anlıyormuş insan.

bu zarif ve güneşli cumartesi öğleden sonrasında yapacak o kadar işim varken naftalin kokulu elbiselerin arasına niye daldım ki? sanırım düşüncelerimi yavaşlatmak hatta durdurmak için. ama sizi temin ederim bayım hiç işe yaramıyor. bilakis daha da hızlandırıyor.
herkes , en yakınımdan en uzağıma beni tanıdığını, çözdüğünü sanıyor. hatta siz genç bayan burada okuduğumuz üç beş yazımdan sonra bir yargıya vardınız yeterince analiz ettiğinizi düşündüğünüz satır aralarım sayesinde. lakin işte siz ve onlar yanlış biliyorsunuz. anlamıyorsunuz. nerden bileceksiniz. bazen ben bile anlamıyorken kendimi.

oysa her haftabaşından cuma akşamüstüne kadar bir sürü sözler veriyorum özlediğim arkadaşlarıma. "olm bu cumartesi kesin buluşuyoruz bak yamuk yapmak yok haa."
fakat cumartesi yarım sabah çalışınca ve haliyle gün piç olunca saat onbirde vazgeçiyorum bir hafta hayalini kurduğum buluşma istediğimden. çünkü hem her yer kalabalık hem her yer,  her şey,  herkes uzak bana. bir de üşeniyorum. sadece kusmak istiyorum. onda bile rahat ve yalnız bırakmıyorlar. kimi camı açar mısın diyor kimi telefonuyla kulak zarımı iğfal ediyor. çoluk cocuktan bahsetmiyorum bile. ve burnumun dibinde yumruğun kadar sakızı çiğneyen, kokarca gibi kokan kadın ve adamlardan. çünkü gitgide minekırıkkanatla perihanmağden arası bir şey oluyorum. insanları sevmiyorum. hor görüyorum. oysa kibir en büyük günahtır. bunu da en iyi ben biliyorum.
lakin geçen yaz biterken aldığım pantolonların bu yaz başlangıcında kıçıma olmaması ..
işte her şeyi mahveden bu!
her türlü ortamda aşağıladığım koca götlü ve göbekli yurdum insanları gibi olmaya ramak kalmışken aynanın karşısında tuhaf hareketler yaparken buldum kendimi. kendi sesime katlanabilsem şarkı bile söylerdim.  neyse ki....



hesap

öte tarafta yakasina yapisip hesap soracagim iki insan var. biri parayi bulan lidyali yavşak oteki reklami icat eden.
yasiniz sairin yari yol yasina gelmisse buyuk sehirden ve buyuk egolardan ve buyuk gotlerden velhasil anlamsiz ne kadar buyukluk, cokluk ve bokluktan usandiysaniz huzurun, sakinligin ve sessizligin degil kendisine bas harflerine bile asik olursunuz.
iste o aksamlarin birinde bilmem ne konaklarinda , bilmem ne vadisinde kus seslerinde huzura uzan diyor etkileyici bir dış ses. sonra agaclar, sular ve kuslar. orman ne guzel ne guzel havalari.
ister istemez gonul aldaniyor bir on saniye kadar. ama sonra zihin giriyor devreye adanadan baslayip malatya uzerinden konyaya kadar saydiriyor amk. cunku istemese bile bu üçkağıdı kavrayınca birden servet dusmani kesilebiliyor insan. oyle bir yer icin ya omrunu ipotek edip ikiyuzkirkdort ay taksitli kredi alacaksin ya gotu vereceksin ya da hortumlayacaksin. hadi bir sekil parayi buldun diyelim. o sessiz, sakin denilen yerde ki elliikiblokluk ve her biri altmisalti kat olan ve her katta dort daireden ve o
dairelerdeki dört fertlik ortalama cekirdek aileden rakımı ve nüfusu varin siz hesaplayın .sözüm ona ve güya istanbuldan kaçmak için tertip edilen bu kucuk istanbullarda , kapalicarsidan hallice ortamlarda yeni ve huzurlu bir hayat ha?
hepinizin.....
 

10 Mayıs 2013 Cuma

yazı

geçmiş gün şimdi unuttum tam yerini ama sanırım cebeci istasyonu'nu  geçer geçmez yıkık bir duvara kalın kırmızı puntolarla yazılmıştı. alem göt olmuş diye.
o yazıyı okumadan zaten biliyorduk bunu. öğreneli çok olmuştu lakin gün geçtikçe sayıların bu denli artacağını hiç düşünmemiştim. ama her alanda böyle. şimdi mesela çok sevilesi ve belki ilk defa duyduğum şarkı ismini dijital ekranına yazmayan radyo nedeniyle bu yazı geldi gözümün önüne. gırtlağım o kadar iyi olmamasına rağmen iyi bir kulak ve yarım yamalak ingilizcemle buldum şarkıyı neyse ki.
hah şarkıyı yazacağımı düşünmedin herhalde buraya?
satır başında ne dedik müdür; alem göt olmuş.
evet...

olur-ya

mustafa sandal dinliyorum mecbur. pesinden pinar gurme sucuk reklami. cunku tercih ettigim radyonun tercihleri bunlar.  empeüç secenegim var ama. useniyorum. sabah dinlemistim hem.camdan bos bos bakmak. kurbanlik koyun gibi bakiyoruz evet hep beraber. ha yepyeni nesil ve cevre dostu yesil otobusun camindan ha son model bir beemvenin camindan. caresiz bakislari nerde olsa tanirim. hayat karsisinda uc sifir geriden baslayanlari diyorum. bak iste dunya devi barca'yi bile parcalamak , dortlemek artik hic zor degil. ama hayat denen bu cok disli canavar oyle mi? her gun ise gidip eve donmek. hep mecburiyetten. ama ömür bu kadar cabuk biterken bu yol niye bitmez ki?
hep can sıkıntısından...

5 Mayıs 2013 Pazar

arjantin

"herkesin bir arjantin hayali vardır.
arjantin, arjantindir işte.
nereye gidersek gidelim kendimizi ve yaralarımızıda beraberimizde götürürüz. acaba yuvamız ona kaçtığımız yer midir , ondan kaçtığımız yer midir
. yoksa her şartta kabul gördüğümüz, sığındımız yerler midir?"*




*dexter

4 Mayıs 2013 Cumartesi

ama

gecmis tecrubelerime de tutunarak hesap ettim. yolculuk en az bir saat surecekti ve otobus metrekaresindeki insan yogunlugu her gecen durakta misliyle artacakti. sabahattin ali'yi okuyamayip basimi cama dayadigimda dusundum bunlari. dusunceler dusunceleri kovaladi. uyuyamayacak, huzur da bulamayacaktim. gelecege dair umidim zaten yoktu. hic olmazsa dedim; "belki kelimeler yardimci olur. bazen işte anlatamaz da yazar insan. hani sansim da yaver giderse bir iki afili cumle de kaymakli kadayifi olurdu bu sisle baslayip gunesle devam eden cumartesi öğleden sonrasında."
dedim
ve
biri postacinin kapiyi vurdugu gibi sol omuz basima vurdu uc dort defa. bos bulunmustum. noluyo lan der gibi panikle donmeye calistim soluma ama boynum gecen hafta sofor hastaligina tutuldugundan tam istedigim gibi donemedim. ama postaci imdadima yetisti. muhtemel sol işaret parmağıyla işaretlediği aynı omuz başıma kara gozluk ve saclariyla beraber eğilerek cami acaarmisiniz dedi. acardim tabi niye acmayim. hem ve her ne kadar tanidigimiz kadinlara siddette bir numara olsak da tanimadigimiz kadinlarin ricalarini emir telakki edip ortacag kolesi tadinda isteklerini hemen yerine getiririz biz erkek egemen toplum olarak. ben de oyle yaptim. hatta işi sağlama aldım. başka biri veya birileri daha  omzuma vurmasin diye cami sonuna kadar actim.
işte tum bunlari yazip kafami kaldirdigimda doktorlar caddesindeydik. tahmin ettigim gibi hatta tahminimden fazla yogunduk otobüsün içersinde. hani bazılarımız patlamaya hazır bomba gibiydi. gergindik. takriben oturan kırküç ayakta otuzyedi kişiydik. cami actigim iyi olmuştu. buharlasip aramizdan ayrilmak isteyenler olabilirdi.
rüzgar sağyanımdan otobüsün hızına göre kimi zaman sert kimi zaman bir ege meltemi tadında saçımı ve yüzümü okşadıkça düşüncelerimin seyri de değişiyordu.
aslında bir suredir neden sonuc iliskileri hakkında hatta hic bir iliski ve dahi hic bir sey uzerinde dusunmemeye yogunlasmıştım. zira dusundukce boka batabiliyordu insan. bir de benim gibi sakarsanız her hal ve şartta batıyorsunuz da çıkarken işte çıkmak yok lugatımda. çıkamıyorum ben. o ara  farkettim ki yaptigimiz tum davranislarin mantikli aciklamasini aramak beyhude bir arayis ya da caba. delirtir adami. mumkun oldugunca akisina birakmali sanki. ama o da olmuyor gibi.
dusuncelerimle dans ediyorum surekli. pratikte yapamadigim, beceremediğim tum danslari dusuncelerimle yapiyorum. tango, ca ca, tweest (boyle mi yaziliyordu) wals. hayir tabiki de bati hayrani degilim zeybek, harmandali, halay ve nihayetinde hepsuyla birlukta horon.
yazmak istiyorum bunlari. lakin  butun dusunceleri yakalayip yazmak da imkansiz.
bu gerçeği biliyorsun ama yine de yakalamaya yazmaya calisiyorsun. çünki ve kendi adıma şu hayatta becerebildiğim yegane iş, tutunabildiğim, tutkuyla bağlanabildiğim tek muasır eylemim. yaz-a-bilmek.
elbette sevdiğim başka şeylerde var. misal hakiki anlamda bir domates çorbasını bir de beşiktaş'a aşık oldum. evet yine bu hayatta. yazmak. ama yakalayabildiklerini yazma uğraşı. ayrı bir evren. paralel veya seri farketmiyor. hakikaten başka bir dünya. başka bir haz evresi. başka bir lacivert.bir başka gökyüzü.
ama ve tabi dusuncedeki gibi guzel olmuyor  yazdiklarin. tipki yasamin boyunca yedigin tüm kofte-patateslerden hic birinin annenin yaptigi kadar guzel olmamasi gibi.
ama.
ama işte.