30 Nisan 2013 Salı

sarı

dolmuşun dolmasını bekliyoruz.  fakat en sevmediğim, en bi boktan yerdeyim şu an dolmuş jeopolitiğinde. girişteki 2,5 kişilik koltuğun tam ortasında üçüncü kişiyi bekliyoruz bir dolmuş dolusu insan. bir yandan baskül ailesinden bir fert gelmemesi için dua ediyorum. kapı açık, rüzgar sert ama tatlı esiyor. insanlar geçiyor gözümün önünden, yukarıdan aşağıya, soldan sağa. bulmaca gibiler ama çabuk çözülüyorlar. hepsinin ortak özelliği sabah mahmuru ve mutsuz olmaları. yüzlerinde kendimi görüyorum. yandaki müzik markette calan bir portekiz fadosu nedeniyle derin bir hüzne dalmaktan yanıma oturan orta halli bir abi kurtarıyor beni. tamamlanıyoruz ve hareket ediyoruz siya siya. lakin bu sefer de arkadan, çaprazdan dolmuş parasını rica edenler, üstünü verirken teşekküre tenezzül etmeyenler canımı sıkıyor.
adliye diye uzatıyorum kendiminkini. avukat sanıyorlar beni. avukat değilim demek istiyorum. diyemiyorum. en az onlar kadar sevilmeyen başka bir mesleğin mensubuyum halbuki. gurur duymuyorum. ama nefret de etmiyorum. sadece rampa aşağı vitesi boşa atılmış magirus gibiyim bu aralar. oluruna bıraktım gidiyorum hayat yolunda.
istanbul güzel, istanbul güneşli. ama trafiği dert. sol şeritte sıkışıyoruz sağa girmek istiyor şoförümüz 3-4 defa sağ dikiz aynasına bakıyor o yüzden. yanındaki tekli koltukta oturan sarışın kadın bacaklarına baktığını sanıyor şoförün. halbuki bacaklarına bakan benim. farketmiyor.
hemen yanımdaki orta siklet abi deryalara dalmış,  piyangodan çıkacak parayı düşünüyor gibi. çünkü aynı şeyi ben de düşünüyorum. solumdaki üniversiteli genç sevgilisini düşünüyor. ünlü bir ressama poz verir ciddiyette ve hareketsizlikte o da çok belli. bu yaşta başka ne derdi olacak. ekmek elden su gölden! sonra kirli sakal ve bıyıklarıyla meksikalı kötü adamlara benzeyen şoförümüz erol taş gibi pis pis ama bir müstehzi güldü. tam olarak neye güldü anlamadım. düşüncelerimi yakalamış olamaz. bu imkansız. başka bir şey olmalı diyorum fakat fazla da üstelemiyorum zihnimi ve merakımı. işte tam o sırada sol cenahtaki park ve bahçeler müdürlüğünün çalıştığını farkediyorum. sarı çiçekler dikiyorlar. şu hayatta anlamadığım pek çok şey var benim. bunlardan biri de çiçek çeşitleri. bir papatyayı bir de gülü bilirim. gerisi ilkokul terk zihnimde! derken ineceğim durağa geliyoruz.
kaptan, adliyede lütfen!
.

28 Nisan 2013 Pazar

bi kaç cümle yazmak istedi canım bugün*

bazen tek derdi ısınan havalarda apartman bahçesine inip lak lak etmek olan ablaları kıskanıyorum.
yeminle.
az önce yine bir apartmadan apartmana muhabbetine kulak misafiri oldum.

-ayçanım yaz geldi artık
-hı hıı
-bahçeye ne zaman çıkıyoruz
-böyle devam ederse yarın çıkarız bedianım
........

benim derdime bak ablaların derdine bak.
reva mı?
iddaa kuponum yine yattı. dokuz maçın yedisini bilip ikisini bilememek koymuyor da. yarın iş var ya yine. işte o çok kötü koyuyor usta.
havalarda böyle güzel gidince içim kıyılıyor. yarını düşünmekten bugüne odaklanamıyourm şerefsizim. kate-leopold filminde ne diyordu meg ryan abla?
-pazarları işe başlamdan önceki son gün. böylece zehirlenmiş oluyor..

işbuyüzden ortalama türk insanının yaptığını yaptım ben de. geç vakit kalktım öğle üzeri kahvaltı yaptım. balkonda eşofmanlarımla biraz gazete okudum. patateees-soğannn taptazeee diye bağıran sokak esnafını izledim biraz. dar sokakta telaşlı adımlarla yürüyen bir kaç yaşlı insana baktım. sonra ayaklarım açılsın ve biraz daha insan göreyim diye köşedeki süpermarkete gittim. kedilere ekmek verdim. caddede gereksiz yere kornaya basan minibüs şoförüne küfür ettim falan. eve geldim.
ama hofff.
pazardı yine. sanki her gün pazardı. 
film film diye beynimin zarını gagalayan isyan kargalarını bi siktirin amk deyip değişik bir şey yapayım lan bu pazar da deyip tozlanmaya yüz tutmuş bir kaç tabloyu bulup çıkardım kitaplığın üzerinden.
bir çift güvercin, beyaz papatyalar arasına saklanmış kırmızı bir gitar ve lisans diplomamdan mütevellit üç adet tozlu çerçeveyi önce bi güzel sildim. sonra tek tek duvara monte edemedim.
çünkü tabloları unuttuğum gibi. sakar olduğumu da unutmuşum. ikinci çekiç darbesini çivinin başı yerine sağ el baş parmağına denk getirdim. çünkü solağım ben. iyi ki sağlak olmamışım!
bugüne kadar benle dalga geçtiklerine boşuna üzülmüşüm okuldaki salak arkadaşlarımın. o zaman tabi kibir, marjinallik, ben farklıyım, zekiyim, süper kahramanım tiradlarını bilmiyorduk. çocuktuk. önce sola sonra sağa sonra bir kez daha sola bakıp kaldırımdan kaldırımdan okula gidip geliyorduk.
solaklar zeki olurmuş! bir de sakar...

neyse  merak edilecek bir şey yok. biraz morluk biraz karalık ve bir kuple sızı ve buz tedavisi ile yaşıyorum ve yazabiliyorum şu an.
ama işte artık eskisi gibi tat vermiyor bazı şeyler. hatta çoğu şey.
misal son bir yılımın en muhteşem dizisi geym of tronsu bile sürüne sürüne izliyorum. millet heyecanla beşinci bölümü bekliyor. ben üçüncü sezon üçüncü bölümün ikinci partımda kapattım.
yazıyorum.
lakin hala vazgeçmediğim, dinlemeye doyamadığım utanmasam telefonumun cıngıl müziği yapacağım o giriş müziği nasıl güzel bir şey usta. acaba sadece ben mi hastayım bu müziğe?
kimseden duymadım görmedim okumadım daha. tamam asosyal olabilirm biraz ama.
yok böyle bir müzik. ben burdan atlarım usta!


27 Nisan 2013 Cumartesi

jagten


hastası olduğum danimarkanın filmi olmasına rağmen bir ay önce görüp bir kaç 'olumsuz' eleştiri yüzünden vazgeçmiştim hemen oracıkta bu izlenesi filmden.yine de hislerim beni yanıltmıyordu ama bir nevi haz geciktirmesi yapmıştım sanırım.(bkz. abre los ojos)
danimarkalıların javier bardem'i mads mikkelsen kelimenin tam anlamıyla döktürmüş üstünü de fındıklı çikolatayla kaplamış. o derece.
izlenesi dedim ama şekeri, tansiyonu ve dahi kalbi olanlar ya izlemesin ya ilaçlarını yanında bulundursunlar. rahatsız edici sahneler mevcut zira. rahatsız edici derken haneke'nin şu yumurta kıran çocukları kadar başka film hatırlamıyorum beni irite eden. ama yine de bu filmde  lucas'a ve oğluna yapılanlardan sonra ekranın içine girmek istiyor insan kiziroğlu gibi bir hışımla.
 hayır bi de öyle sakin sakin zaptediyor ki film sizi. görüntüler falan. sanat eseri mi sinir harbi mi görsel efekt müzik zevki derken sinirleniyorsunuz yine. rahat durmuyor adamlar birader. insan olsalar az biraz!
film bittiğinde yumrugum hala sıkılıydı. lakin sakin kafa ile düşününce ve dürüst olmak gerekirse. hani şu empati denen şeyi yapınca o bok çuvalı adamlara da hak veriyorsunuz bir yandan!
neticede danimarkalılar yapmış arkadaşım. aşmış adamlar.
irlanda, finlandiya, ispanya derken sırf filmleri yüzünden (başka bi şi içinse demirelin fötr şapkası olayım) denmark hastası oldum. sayısal çıkınca gidilecek ülkeler listeme yazdım. çıkmasa da yazdım.
son tahlilde finali de bi acayip gibi. ama değil aslında.
bir şeyler tahmin ediyorsunuz. düşünüyorsunuz.
ben hala düşünüyorum.


26 Nisan 2013 Cuma

tu scis quoniam falsum

herkes beni cok okuyor saniyor. hayir dostlarim bilakis az okuyorum. sandiginizdan da az, cok az. bu kadar iyi hatirlayip da buralara serpistirmis oldugum üç-dört kitap isminin aklimda kalmasi bu az'liktan olmali. cunku cok dinleyip cok cok izledigim şarki ve filmleri animsayamiyor olmam da bu nedenledir belki.
ah iste sevgili dostlarim aralarindaki korelasyonu bilemiyorum. çünkü ben hic matematik bilmiyorum. zira turkcem kit benim. tum ilk orta ve son matematikci örtmenlerim anlatirken bön bön baktim suratlarina. tabi biraz da tugceye baktim.
pekala daha cok tugceye baktim.  o da kaan'a. kaan ezgi'ye , ezgi mehmet'e, mehmet meltem'e, meltem murat'a, murat nurten'e bakti yillar boyu. ama ve boylelikle hic kimse ortak bolenlerin en buyugunde bulusamadi. haliyle kucugunde de kesisemedik. cok bilinmeyenli denklemin en kucuk parcaciklari olduk lakin artema baslikli iki muslugun bir havuzu ahmetin babasinin hangi yasgununde dolduracagini ogrenemedik bir turlu. Ve fakat latinceye ozel ilgi, alakam ve hasbihalim vardi. zira tugce papanin ikinci nesil torunuydu. cunku amor est vitae essentia.
anlamini bilmedigim cok hos cumleler kuruyordu sinirlenince tugce. ve sinirlenince cok guzel oluyordu. keske diyorum latince olsaydi tüm dersler her sey daha guzel olabilir , ozon tabakasinin deligine bile care bulabilirdik. oysa simdi kendi kicimiza kifayetsiziz.
son tahlilde dostlarım temel misali beni coktan tanidilar. siz kacin.
kaçın siz.
.

Ve

sonra da diyorduk ki; tum iyi niyetine, isbu ciceklerle, kelebeklerle bizi karsilamasina ve dahi aylak ayartan gunesine ragmen sevmiyoruz.
biz bahari sevmiyoruz cunku
icimizdeki tutsakligi gosteriyor.
sevemiyoruz 
çünkü bir kobi'nin pencere kenarindaki buyuk caresizligimizi yuzumuze vuruyor
 kiskaniyoruz göcmen kuslari.

25 Nisan 2013 Perşembe

diyorum ki sevgilim


deniz kenarına gidip garsona biri açık  iki çay söyleyelim
ve ateş isteyelim sonra karakaplı memur çantamizda yillanmis cigaramizi tùttürmek için
her nefeste martılara esasli bir selam çakmayı unutmadan
 kız kulesine kur yapan şehir hatlari vapuruna hınzır bir gulumse yollayalım sonra
..
....

20 Nisan 2013 Cumartesi

kaybolmayan şarkı istiyorum

bir anne islak bir mendille oglunun kapkara saclarina sekil verirken birden penalti atacak futbolcunun iki eli arasindaki topu opmesi gibi optu kocaman kara kafayi. bir ambulans sabahi yirtarcasina bagirarak ve koşarak hayat kurtarmaya gitti iki adim onumuzden. onumdeki top sakalli, siyah gozluklu adam sanki son nefesiymis gibi derin cekti sigarasinin dumanini icine sonra ayni kadercilikte ve yavasca cikardi ayni dumani cigerlerinden. Kosedeki bufeden kisa boylu tiknaz bir apartman gorevlisi yurudu bana dogru. sag kolunun altinda bir tomar haftasonu gazetesi, agzinda yumruk gibi bir sakiz sinirli sinirli cigneyerek gozden kayboldu. Karsi seritte doksandokuz model, bordo renkli toyota corollanin asabi surucusu kendi seridine tecavuz tesebbusunde bulunan ozel halk otobusunu hasin ve sert bir kornayla uyardi. ve ben daha az usuyeyim diye montumun fermuarini bogazima kadar cektim. Elimde olsa sacima kadar cekerdim. Hatta elimde olsa bu sehirden giderdim. Hepimizin yuzunde cunku cumartesi calisiyor olmaktan cok bu kargaşada yasamaya calismanin verdigi bir mutsuzluk izi vardi. Yasamayi gectim, izlemek ve duymak bile yoruyor artik beni. O yuzden basimi az önce kaçındığım soğuk cama yaslayip hemen gozlerimi kapatiyorum. Muzigi aciyorum. Sevdigim bir sarki cikinca daha cok aciyorum. Hatta kayit etmek icin not aliyorum defterime, elime, kırkaltı gündür çantamda taşıyıp bitiremediğim kitabima, o gun tanistigim bankacinin kartvizitine, potansiyel tüm yazı alanlarına. Ama iste eskiden bu kadar daginik ve umursamaz degildim. Sonradan oldum. Not aldigim sarkilarin hepsini kaydedemeden kaybettim. yilmadim yeni sarkilar not ettim. onlari da kaybettim. simdi kaybetmeyecegim bir sarki ariyorum...

18 Nisan 2013 Perşembe

güneşli pazartesiler

tepemde parıldayan şu harika şeyin hatirina bugunun adi günesli bir gün olsun. hem her gunumuz boyle olsun. leyla da olsun. ne guzel olur. ama işte işte olmam, para kazanmam lazım. hem sonra hoparlörüme pil, gastritime ilaç almam gerek. ah dostlarim bilseniz ne zor şartlar altinda iştigal etmekteyim.

17 Nisan 2013 Çarşamba

huzursuzluğumun pessoa'sı

bir fikir geldi aklıma. aslında fikir değil de düşünce diyelim. pek çok düşünce de olduğu gibi suyla temaşa halindeyken dank etti bu proje kafama. bu çoğunluğun çoğunu daha dakikasını doldurmadan unuturdum hep. ama bunu unutmak istemedim bilinçli olarak. unutmadım çünkü. sudan çıkana kadar sayıkladım kendi kendime.
ikinci el pessoa huzursuzluk,
 ikinci el pessoa huzursuzluk
 ikinci el pessoa huzursuzluk
 ikinci el pessoa huzursuzluk
 ikinci el pessoa huzursuzluk
 ikinci el pessoa huzursuzluk
suyla ilişkimi keser kesmez koştum yazmaya başladım.
evet olayımız pessoa. fernando pessoa idi.
huzursuzluğun kitabıydı.
bana önerileli iki ya da üç sene oldu okumadım hala. nezih bir kitapçıyla nezih olmayan başka bir kitapçı da şöyle iki kez elime alıp tarttım ama. okumadım. şimdi değil dedi çimden bir şeyler. şimdi değil. nasıl olduysa kulak verdim. almadım.okumadım.  ama işte çok sıkıntılı bu güneşli öğle sonrası içimde hiç birşey olmuyorken, yaşamla ölüm arasında bir türlü bağlantı kuramazken, insanlar bölükler halinde üzerime üzerime gelirken. anla işte. altıbuçuk gün bu anı beklerken. bugün böyle mi olmalıydı deyip güneşe küfrederken!
santigratı yüze vuran sıcak suyun altında pessoa okumak istiyorum dedim. götüboklu arşimede özenmişcesine. alakası yokişte. sıcak suyun altında herkes bir arşimettir bence. uzatmayalım.
okumak istiyordum artık. ama tek bir şartım vardı. bir sahaftan alınacaktı huzursuzluğun kitabı. yani en az bir ya da bir kaç huzursuzun elinden geçmiş olmalıydı.
belki ve şanslıysam altı çizili kelimeler bulabilirdim içinde. bayılırım çünkü sevdiğim cümlelerin altını çizmeyi. tabi ki çizilenleri okumayı. daha da şanslıysam belki o huzursuzların karaladığı bir kaç cümle de okurdum. ha bu içimdeki boşluğu yok etmezdi belki ama bir süreliğine hayatın yokuşundan aşapı yuvarlayabilirdi beni.
ummadığım biçimde keyifli bile olabilirdi.
evet böyle bir fikirle yeniden doğdum suyun içinden.
unutma dedim son bir kez kendime.
 ikinci el pessoa huzursuzluğun kitabı.
.