27.03.2010

çimen kokusu

otobanın kenarına gelişi güzel sıralanmış o beyaz papatyalar kar yağmış izlenimi veriyor akşamın alacakaranlığında. aldatıyor insanı da ben artık aldanmıyorum insanlara. giderek çünkü birbirlerine daha çok benziyorlar. bir şeylere binerken inerken, yolda yürürken, durakta beklerken, konuşurken, gülerken ve hatta susarken hep aynılar. ikiyüzlüler, benciller, yalakalar, çıkarcılar, samimi değil hiç biri. masum da.... elbet sizi tenzih ederim saygıdeğer beyefendi ve siz genç hanımefendi. siz o mutlu azınlıktan daha azınlıkta olan bireylersiniz. sizler de olmasanız toplayıp tası tarağı gidelim zati bu diyardan. ama işte böyle havalarda eve de kapanmak istemiyor insan ve fakat dışarıdaki kalabalığa, hengameye, istanbul trafiğine de mahkum olmak istemiyor. nereye tükürsen kıl yumağı. gelirken gördüm çok zor zamanlar geçiriyorlardı o trafikte. yine de bugünlerde en güzel koku henüz biçilmiş çimen kokusu olsa gerek. lakin bu iyi mi oldu kötü mü oldu bilemedim. zira insanoğlu zamanın çok çabuk geçtiğini hayatının köşe taşlarını hatırladığı zaman daha bir kavrıyor ve kahırlanıyor. ve bazen bu zamana ait olmadığını düşünürüm de hangi zamana ait olduğumu çıkaramam. belki de zaman doğru mekan yanlıştır.
kim bilir?

26.03.2010

yol

evkaftaki memuriyetime iki farklı yoldan gidebiliyorum. bu yollardan biri üzerinde kürt bir börekçi var. trende, vapurda, metrobüste ters gidiyorum da şu hayatta ters gidemiyorum sevgili. canım kürt böreği çekince o yoldan biraz geç kaldıysam öteki yoldan gidiyorum. ne şampiyonluğa, ne de küme düşmemeye oynayan orta sıra takımları gibiyim. birinden tramway, ötekinden hoş bir bayan geçiyor sonra.
diyorum ki; yalnız bir çizgi tutturmuşum onun üzerinde gidip geliyorum her gün. klişeleri sevmiyorum. bilim kurgu filmlerinden çıkmış gibi hissediyorum bazı. aslında kötü niyetli biri değil denilen insanların, iyi niyetlerini çeyizlik takımlar gibi saklamamalarını istiyorum. aynı ezberlenmiş hareketleri beyin istemese de bir süre sonra beden gerçekleştiriyor senin yerine. benim sana yazdığım gibi uzun uzun yazılmış bir mail bulurum belki hiç tanımadığım ya da çok iyi tanıdığım birinden diye bakıyorum bir görev bilinciyle her sabah, akşam. her gece ayarlanan telefonun alarmı çalmadan her sabah uyan, giyin, yine her sabah senden iki-üç dakika önce kim olduğunu bilmediğin çok da merak etmediğin senin gibi dakik komşunun indiği asansörü çek, o gelene kadar ayakkabını fırçala, inene kadar üstüne başına çeki düzen ver aynada. öyle belli biri yok beklediğim. önce sola sonra sağa bakıp minübüse koşturuyorum aynı tempoda takımdan ayrı her sabah. kitap veya gazete okumuyorum ama her binişimde telefonumdan maillerimi kontrol ediyorum. metrobüs sırasına giriyorum. üç, bilemedin dördüncüye bin ki oturabilesin çünkü ayakta tıklım tıkış gitmeyi sevmiyorum. kavun kokusu çaprazda dikilen abinin sakızından geliyormuş. oturarak da sevmiyorum. aslında nefret ediyorum metrobüsten. radyo eksenden, kent radyoya geçişleri seviyorum çamlıca yokuşunda. insanlar gözlerini kapatıyor bu rezilliğe. kimi sakız çiğniyor gözleri kapalı, kimi müzik yahut başka şeyler dinliyor. hoş bir fransız şarkısı çalarken nar ağacını çalmaya başlıyor cebimin radyosu. kavun kokusu vardı bu sabah. parfüm, belki de sakızdı. karşımdaki koltuk boşaldı, tepemdeki bayan oturmadı. uyumuyor kimse metrobüste her ne kadar gözler kapalı olsa da. çok güzel elleri yok ama kendi güzeldir belki. bakmayacağım diyorum kendi kendime iddialaşıyorum. çantası çantamı taciz edince az daha bakıyordum. ama bakmadım. sonra da indi zaten. kavun kokusunu severdim aslında ama sabah sabah midemi bulandırdı. hem minibüste maltepe uzattıran bayan niçin öyle baktı ki bana çözemedim. görünüşte rahat bir durum; stres yok, hırs yok amaç yok. lakin heyecan da yok. sıkıcı bir durum aslında. v şeklinde ulaşılabilen iki farklı yolu var iş yerimizin.

21.03.2010

gündökümü

bazen hiç inmek istemiyorum bindiğim toplu taşıma aracından. tembellik yahut yorgunluk değil sebep. hani sebebini tam olarak ben de bilmiyorum ama kendilerini muhtelif yerlere zincirleyen grinpisciler gibi çakılmak oturduğum koltuğa ve içinde bulunduğum aracın da hiç durmadan dağ bayır, dere tepe, gündüz gece gitmesini istiyorum sadece.

oysa geçen akşam iş dönüşü düşündüm bunu. boş yere sızlanıp duruyoruz, seçenekler gayet açık aslında. fifti fifti! ya gidersin içinden geleni yaparsın her şeye rağmen ya da buna yüreğinin yetmediğini kabullenip gitmezsin. arafta durup boş yere rüzgar almanın alemi yok bayım!

her tarafından klişe ve basitlik akan kurgu romanları okuyamıyorum artık. hoş eskiden de okuyamazdım ama şimdiki kadar batmazdı. belki çevirenin belki yazanın suçu ama benim değil. hayal değil gerçeklik arıyorum belki hem.

05-12-2009 da yazmıştı sevgili dostum okumuş ve mutlu olmuştum daha o vakit. şimdi gönderdiği kitabın arasında yeniden farkettim. bir kez daha okudum. gülümsedim. kışın ortasında açan güneş gibi mutlu etti bu el yazması beni. diyor ki bir cümlesinde; YAZ! inan bana bizim gibilerin başka çaresi yok aklını yitirmemek için.... enteresan tam da bugünlerde bu yitme meselesini düşünürken tekrar okumak....
yazmalıyım evet.
ve demiştim ki bir seferinde içinden istanbul geçen şarkılar biriktiriyorum. birazdan farid farjad'ın istanbul eserini ona yollayacağım. biliyorum ki çok sevinecek.
.
farid farjad - istanbul

14.03.2010

nasıl bilirdiniz?

pul kolleksiyonu titizliğinde biriktiriyorum kitaplarını, hikayelerini ve dahi öykülerindeki karakterleri ayfer tunç'un. candan erçetin albümlerini aynı şekilde. ve içinden istanbul geçen şarkıları hakeza öyle. evet söylemiştim bunu. ama bay c.ye olan sempatimin hayranlık safhasını geçeli çok olduğunu değil. zaten varlığından habersiz yıllardır tüm aşamalarını kat edip yüksek lisansını yapıyormuşum aylak adamlığın. bir arkadaşım söyledi bunu. hoş bazen zemberek kuşu'na da benzetiyor beni. hani hoşuma gitmiyor da değil bu durum. zaten bu huzursuzluk ve uyumsuzlukla bir tek ruha ait olmam imkansızdı. kürk mantolu raif bey'i de, suzan defterli ekmel beyi yahut fahimbey'i de sevip kendime yakın hissetmem hep bu yüzden. los lunes al sol dersen o ayrı hikaye ve tutku öyküsü. insanlı ve insansız banklara olan sevgim de binyetmişbir malazgirtten binaltıyüzdoksandokuz karlofça'ya olan istem dışı tarih hastalığım da ve hatta beleştepe'den siyah-beyaz çubuklu formaları gören yüreğin pat pat atması hepsi ama hepsi bu öykünün gedikli kalemleri olarak zapta geçsin isterim hakim bey. sevgili arkadaşım, ayfer tunç'u görünce seni andım bu sabah deyince bir daha çek ettim kendimi. sanırım böyle bir şeydi insan olmak.

10.03.2010

uzanıp kanlıca'nın orta yerinde bir taşa

denize kıyısı olan, kışları sert ve yağışlı geçen bir istanbul ilçesinde çalışıyorum şimdi sevgili.
sorma, ne haldayım. sorma, sonra ben anlatırım.
işe başladığım ilk gün çok üşüdüm. çok da çalıştım öte yandan. ikinci gün hazırlıklıydım çok üşümedim. ama yine çok çalıştım. bana mısın demedim üçüncü gün bu yüzden. şimdi öğle arası bir çay içimi boşluğunda ismini vermek istemediğim bir reklam şirketinin eşantiyon blok notuna karalıyorum. hayır! sadece çay içtim. bazen kahve içiyorum ama sigara içmiyorum. bilirsin nefret ederim kokusundan.
öyle işte. yeni işyerimde böyle geçiyor günler şimdilik. yeni olmama rağmen rutine bağladım tüm işleri ve kendimi. çalışıyorum, yine çalışıyorum, akşama kadar çalışıyorum. işe gidiyorum, eve dönüyorum. aybaşına, para alana kadar devam edecek bu böyle. sonra yine çalışacağım. tekrar çalışacağım. ama ve sanırım en zoru, en hüzünlüsü işe gidip eve dönmeler. hafız zamanla alışırsın diyor ama resmen trenden indim metrobüse bindim. evet. ilk göz ağrım treni özlüyorum galiba. sabah akşam ters yöne gitmenin verdiği avantajla oluşan sakinliği ve dinginliği mi dersin, yoksa adalar ve havarisinin nev-i şahsına münhasır güzelliği mi? yahut adalarla güzellik yarışına giren her istasyonun sabah güzellerini mi? saymakla bitmez fakat en çok da kışları koltuğun yanıbaşından yüzüne yüzen vuran kaloriferin sıcaklığı ile kapı açıldığında yine yüzüne vuran o serinliği özlüyorum. deliler gibi hem de. hafız geçecek diyor. inanmak istiyorum.
bu arada içinden istanbul geçen şarkılar biriktiyorum kendime. lakin bir süre sonra unutuyorum hepsini. yabancı dilim iyi değil hatta kötü bile değil çünkü. bu joy fm'in bana kastı mı var bilmem. daha birini bulamamışken başka bir fransızca şarkıyı dinletti ve sevdirdi bana dün metrobüs sırasında. üstelik bunun da içinden istanbul geçiyordu. yahut istanbul'un içinden bu şarkı geçiyordu. bilemiyorum. ama çok güzeldi.

7.03.2010

sevgili günlük

dışarısı soğuk. annemin evi daha soğuk. ellerim hepsinden soğuk. buz gibi. kombinin ayarını açtırdım ve bir kedi gibi peteğin dibine kuruldum. yetmedi bir de battaniye çektim üzerime. bu keyfi güzel bir film tamamlardı ama laptopu getirmemiştim. güzel bir hafta sonu filmine rastlamak için bir umut televizyonu kurcalamaya başladım ben de. kör istedi bir göz allah verdi iki göz. yirmi dört'ün tematik filmlerinden birinin tekrarını yakaladım. ama benim aklım hafta içi tv8 deki sırf adından dolayı dikkatimi çeken sevgili günlüğüm'de kalmıştı. aslında filmleri yarısından izlemeyi sevmediğim gibi adlarına da pek dikkat etmezdim. lakin zamanım olmadığı için kalanını izleyemediğim bu filmin muhteşem görüntüleri, harika müzikleri vardı. sanırım bir italyan filmiydi. ama seslendirmesi iğrençti. en kötü seslendirme dalında oscar alacak kadar hem de. o filmin orjinalini bulmak istiyorum şimdi.

filmler gibi şarkıların da sözlerine takılmadım uzun süredir. anlamsız tekrarlar ve nakaratlar gibi gördüm hep. bugün hep sezen'den dinlediğim ve sevdiğim masum değiliz'i başka birinden duydum. masum değiliz diye bağırıp duruyordu abla! gerçi haklıydı, masum değildik. ama her şeyden önce kendimize karşı.

asla çevreci biri olmadım. lakin şehrin uzak, yakın her köşesinde yükselen betondan kuleleri görünce ruhum sıkılıyor içim daralıyor.
masum değiliz evet.

6.03.2010

birdenbire

uzun zaman sonra trenle, oraya gittim. hayatımın iki buçuk yılını verdiğim o yere, o yollara, o insanlara o trenle gittim! haliyle bir sürü anı doluştu kafama. ama başta belki bilinçsizce belki güdüsel olarak güzel olanları geldi hatırıma. karar verdim. bundan sonra güzel anılarımı hatırlamaya ve konuşmaya. arkadaşlarıma bahsettim bundan. hak verdiler. ve bugün ilk kez her defasında konuştukça canımızı acıtan o talihsiz olaydan bahsetmedik.
sonra bir şey de daha karar kıldım. fırsat buldukça kısa ya da uzun olmasına bakmadan günümün hikayesini yazmaya. hem belki o zaman gerçekten hakkını vermiş olurum devrik cümle günlüğümün.
ve hepsi birden bire oldu.
evet.