10 Mayıs 2016 Salı

bulantı

sartre'nin bulantı'sını yeniden okumaya başladım. en başından.
peki neden? 
bir yandan okuyor, bir yandan bunun sebebini düşünüyordum. tıpkı arka planda çalışan bilgisayar programı gibi. hatta daha fazla kafam karışmasın diye kulağımda asılı duran müziği çantamın üzerine indirdim. onbeşinci sayfanın ortasında okumayı bıraktım. bir şey anlamıyordum. anladığım; bir saatlik yolculukta sırf vakit geçsin diye okumaya çabaladığımdı. bunu farkedince bıraktım okumayı. aynı anda başka şeyi farkettim. hayatta da aynı şeyi yapıyordum aslında. vakit dolduruyordum. bir saatlik otobüs yolculuğunda vakit geçsin diye okumaktan tek ve en önemli farkı 'yolculuk zamanını' bilmiyordum. yoksa konsept aynıydı. gitmemiz gereken bir yolumuz ve tamamlamamız gereken bir vaktimiz vardı.
hayır felsefe yapacak değilim. felsefe bilmem ben. lise müfredatında yoktu. açıkçası merak da etmedim. hem varmak istediğim bir yer, bir nokta da yok şu aşamada. dedim ya; maksat  vakit geçsin. ben de işte yıllardır en iyi vakti 'yazarak' geçiriyordum. 
leyla ile mecnun'un senaristi burak aksak tivitırına 'amaç baca temizliği' gibi bir şey yazmıştı geçmiş gün.
benimki de o hesap işte. içimdeki fazlalıkları kusuyorum buraya. 
ama ve bu arada gerçekten midem bulandı şimdi. galiba teker üstüne oturmuştum. rahmetli babam uzun yolculuklarda çok dikkat ederdi koltuk konumlarına. asla teker üstü ve kapı ağzı olmazdı bizim koltuklar. benim yine midem bulanırdı. hatırlıyorum. üç beş yıl o küçük, beyaz haplardan kullandım. bulantıya iyi geldiği söylenirdi. ve galiba küçük torbalarda satılan beyaz nane şekerlerinden de tüketmiştim. hep bulantıma iyi gelsin diye. lakin emin değilim. sonuçta çocuktum. her şeyi aklımda tutamazdım.
.
büyüdük. okuduk. adam falan olduk. -sanırım- öz hakiki bulantıyı tattık. lakin bu ruhsal bulantının ne ilacını, ne de şekerini bulabildik. kim bilir ve belki de aslında hiç birine ihtiyaç yoktur. ama işte yol çok engebeli ve çok uzun doktor.