25 Ocak 2016 Pazartesi

sevgilim okuyucu

içimde bir his var. konuşuyor üstelik. işbu yazı çok uzun olacak diyor. hani bir türlü bitmeyen kış geceleri gibi. yahut uzayıp giden tren yolları gibi. 
hem uzun, hemi hızlı.
o yüzden  okumaya niyet edenler, oruç yiyenler, katiller, uşaklar, tramvayın arkasına asılanlar, vapurun kenarında sigarasız çay içenler, martılara simit atanlar, n'olacak oğlum bu memleketin hali diyenler kemerlerini bağlasın.
ve siz genç bayan. 
siz de bayım. evet evet siz, ssk doktoru gibi uzaktan neler olup bittiğini anlamaya çalışan orta yaşlı beyfendi sizden bahsediyorum. 
ve suzan hanım. 
ve tabi ki sen sevgili. 
sizin için yazıyorum.
hazır mısınız?
başlıyoruz..
.
07:09-bir istanbul sabahı...
meteorolojiyi doğrulayan kapalı ve hafif yağmurlu, yer yer kar yağışlı bir hava. dakikada bir kalkan metrobüse karşın dakikada onbir insanın dahil olduğu istasyon olağan kalabalıklarından birini yaşıyor. biraz itiş kakıştan sonra metrobüse binebildim. biraz dediğime bakmayın. harbi cenk tecrübesi gerektiren bir çatışma bu. işin doğrusu girmiyordum bu kadar kargaşaya, sadece uzaktan bakıyor, ilk zayiatlar verilip, yaralılar ve ölüler toplandıktan sonra. bir direğin dibine ayakta konuşlanıyordum normalde. dört durak sonra zati iniyordum. ayakta yahut yatarak gitmem çok önemli değildi. ama işte merak etmek hem iyi, hem kötüydü. biraz da şeytan dürttü.
onca insan, her biri bir kapıya denk gelen duruş pozisyonunu nasıl alıyor da oyuncak arsızı çocuklar gibi hatta akınlarda çocuklar gibi şen olan bin atlılar timsali nasıl hücum ediyorlar o birbuçuk metrakarelik boşluğa. şaşırıyor, ilk günden beri acayip merak ve heves ediyordum.
dedim ya biraz merak, biraz şeytan, az biraz da ibnelik olsun diye güneşin doğumuna müteakip ben de dahil oldum o güruha. 
.
acemi çaylak olarak uzman yolcuların her kapı için oluşturduğu komünlerden nispeten daha az olanının arkasına konuşlandım ilkin. (o kadar matematik biliyorum elhamdülillah.) arkada kaldığım için haliyle ilk metrobüsü mecburen pas geçtim. ikincisi için ben ve komünün sonradan ilave olan küçük kalabalığı ikinci metrobüs için yeniden mevzilendik. sanki cesur yürek filmindeydik. bir mızraklarımız eksikti. ve ikinci metrobüsün bize doğru hareketlenen yeşilini görür görmez kırmızı görmüş boğalar gibi bi'huysuzlandık önce. komün hafiften, yayık ayranı gibi bir dalgalandı. yeşil şey önümüzde durup daha kapılar açılmadan çıkan tısss sesini duyar duymaz da daldık cenk meydanına. çoluk-çocuk, genç-yaşlı, öğretmen-öğrenci, işçi-memur, erkek-kadın,zayıf-güçlü, hırsız-polis, uzun-kısa hiç farketmiyordu. dünyada herkesin eşit olduğu tek yer burası, metrobüse biniş anıydı. kimse bana kant'ı, marx'ı anlatmasın.
içindeki kırmızı kadifeden koltuklara kilitlenmiş hedefe varmak için amansız bir mücadelede bir huniden geçmeye çalışan akide şekerleri gibiydik. her birimiz farklı renkte. güçlü ve biraz da arsız olanın bir iki omuz darbesiyle diğerlerini bertaraf edebildiği ve istediği köşeyi seçebildiği manyak bir dünya. fizikli olmama rağmen biraz yontulmuş olduğumdan çok sevdiğim cam kenarını denk getiremedim. ama önemli olan katılmaktı. bu imkanı bize sağladığı için sn. belediye başkanımıza müteşekkirim. cam kenarı bi'dahaki sefere inşallah.
.
uzatmayalım. kıçımı ve çantamı sağlama alıp kulaklıklarımı özenle taktıktan sonra havadan mı sudan mı bilmem son günlerde eksene alternatif tuttuğum radyo kanalını açıyor ve joy'u dinliyorum gözlerim kapalı. uyumuyorum ama. iyi oluyor. hem böylece gereksiz nazarlardan ve sonra suçlu suçlu kaçırmalardan muaf tutuyorum gözlerimi.
tam olarak kaçıncı olduğunu hatırlamıyorum ama fransızca olmasından işkillenip son tahlilde italyanca olduğuna karar verdiğim ne slow ne de hareketli ama iki kategoriye de girebilecek güzellikte bir şarkı ile oturduğum koltuktan yukarıya doğru yükseliyorum. ama yok böyle güzel bir şarkı. beni benden alıyor. bir sinema filminin içine giriveriyorum hemen oracıkta. öyle gerçekçi, öyle sinemasal bir müzik. uyumadığımdan eminim. uyanık da değilim ama. londra olmalı burası. kırkbeş derecelik açıyla üzerine gelen misket büyüklüğündeki yağmur tanelerine inat gümüş renkli bir tren hızla akıyor yeşillikler ve bazen tek tük evlerin görüldüğü yerleşim birimlerinin arasında. yönetmenimiz bir ara kompartımanın içine zoom yapıyor. koca kompartımanda kirli sakallı, siyah bereli genç bir adam. şu kocaman kulaklıklardan var kulağında. kucağında da fawler'in olasılıksız kitabı. ama okumuyor dışarıya bakıyor sadece. yağmur damlalarının camla yaptığı düeti mi yoksa dışardaki manzarayı mı izlediği belli değil. ama müziğin etkisi ile uzaklarda olduğu izlenimi uyandırıyor daha çok. hareketsiz, öylece manzarayı izliyor. yahut kim bilir hangi hülyalarda? kompartıman görevlisinin "bir isteğiniz var mı" sorusuna da bu yüzden kayıtsız kalıyor belki. bilemiyorum. fonda müzik hep aynı. hiç değişmiyor. trenin hızı ve yağmurun şiddeti de öyle. tünellerden, köprülerden geçen tren varamıyor bir türlü gideceği yere. genç adam da ilk sahnedeki istifini hiç bozmuyor. bir ya da bir buçuk saat böyle devam eder mi bir film. film işte, ediyor. derken bir tünele giren tren çıkamıyor öteki uçtan. bir tek sarı ile turuncu karışımı alev topu çıkabiliyor dışarı. film de böyle bitiyor. 
genç adama n'oldu, trende makinist ve kompartıman görevlisinden başka yolcular var mıydı? bunların hepsi bir sır olarak kalıyor ve film boyu çalan italyanca şarkı yerini charles anzavour'un söylediği fransızca bir şarkıya bırakıyor....
.
08:35-hâlâ sabah istanbul'da ve yağmurla karışık kar var...
hava kapalı. yağmur devam ediyor. en sevdiğim istanbul sabahını bir simitçi kahvesinde karşılıyorum. sanırım ferdi ağbiye nazire yapıyorum biraz da. doğal olarak bir simit ve bir çay var menümde. metrobüste tutturamadığım cam kenarı şansım bu sefer yaver gidiyor. dominant bir şarışınla, esmer, çıtı pıtı arkadaşı ben kendime yer ararken hem televizyonu hem de iş merkezinin girişini , hem de otoyolu kesen jeopolitik önemi çok büyük bir masadan ayrılıyorlar. boğazlardan sıcak denizlere inme hevesindeki ruslarınkine muadil haset bakışlar eşliğinde konuşlanıyorum yeni yerime. yukarıdaki televizyonda ntv açık. ama en tatlı sabah uykusu yarıda kesilenler olarak tüm algılar kapalı. zaten mevzu hep aynı. kılıçdaroğlu ne dedi. erdoğan ne cevap verdi. ortadoğudaki yangın sönecek mi, obama kalıbının adamı olacak mı, yasama, yürütme, yargı hani bunun ilk sahibi? vesair vesair sorular hep aynı. sorunlar da... televizyon ilgi alanımdan çabuk çıkıyor.
uzaktan e-5 görünüyor. gri ve sarı renkler hakim yola. arada mavi halk otobüsleri çeşni oluyorlar. tıpkı hayat gibi trafik de çok hızlı akıyor. insanlar kümeler halinde işe geliyorlar hâlâ. mevcudunu bilmiyorum ama çok büyük bir iş merkezi burası. hani kaybolmamak içten değil. o derece büyük. 
işi olan da sıkıntılı. olmayan da. gülmüyor yüzler. cafede gazetenin iş ilanlarını okuyan delikanlı belli ki istediği bir şey bulamadı ve hışımla kapattı gazeteyi. belki de cebindeki son parayı garsona uzatıp ağır ve yorgun adımlarla çıktı. karşımdaki orta yaşlı abi de pek düşünceli ısırıyor poğaçasını. çayından bir fırt bile almamış. onu bu kadar endişelendiren nedir acaba? ya şu tıknaz garso. her gün aynı tepsileri toplayıp aynı masaları silmekten bezmedi mi acaba? surat ifadesine bakılırsa kafa olarak çoktan bırakmış, sadece bedeni çalışıyor. hayalinde ne var ki acep? 
sorular, sorular cevapsız sorular..
en iyisi hesabı ödeyip gitmeli. belki öğlen yine gelirim...
.
12:35-güz gülleri gibiyiz...
öğle yemeğini dışarda yedim. ama çay için sabahki cafeye geldim. hem çayımı yudumlarken belki bir şeyler yazarım dedim. çay sırası beklerken elimi cebime attım. ama o da ne?  cüzdanını evde unutan insan halimle kalakaldım. not defterim ve kalemim çantamda kalmıştı.
self-servis cafenin kasiyer kızına "bi'çay, bi'kalem, bi'kağıt" ne kadar" dedim.
"2 TL efendim" dedi gülerek...
"başka kalemin yok ama. benim işim uzun. sıkıntı olmasın sonra"
"sorun değil efendim" dedi ve yine güldü.
angajman kuralları çerçevesinde misliyle karşılık verdim gülümsemesine. hemen akabinde manzaralı bir yer aradım. lakin nafile..
sabahki şansım yoktu. tüm cam kenarları tutulmuş. mecburen ortalardan ayırdık yerimizi. çay fena değildi. ama çok sıcaktı. olsundu, sıcak çay severdim ben. televizyonda bu sefer dream tv açıktı. ve teoman söylüyordu. ama hangi şarkısıydı çıkaramadım şimdi. çok da umrumda değildi. çünkü tadını aldıkça çay daha da güzelleşiyordu. bu her şeye değerdi.
bir yandan yazıyor bir yandan etrafa bakınıyordum belli belirsiz. televizyonda teoman gitmiş tanımadığım bir sarışın tuhaf bir şarkı söylüyordu.  ama fena değildi şarkısı. şarkının ismini merak ediyordum. fakat klip sonunu bekleyecek kadar sabrım ve dikkatim yoktu. zira o anda cam kenarında oturan sabahki dominant sarışınla göz göze gelip aynı anda suçlu suçlu çevirdik bakışlarımızı. yine aynı zaman dilinde yan masadaki laurel- hardy'e çok benzeyen iki kafadar gürültülü biçimde kalktılar. masaları televizyona daha yakındı ama cam kenarı değildi. kaldım o yüzden yerimde. ama bir yandan da tüm kenarları kesiyorum. sabah buğulu camın üzerindeki balık motifinden izlediğim plaza girişini ve otobanı merak ediyordum öğlen saati nasıl olur diye. lakin cam kenarlarında yaprak kımıldamıyordu. oturanları adeta japonla yapıştırmışlardı oraya. çok üstelemedim. yazmaya devam etim. hem ne diyordu bir çin atasözü; masada kaybeden aşk da kazanırmış!
.
18:30-istifa bir erdemdir...
fırtına öncesi sessizliğe mahal vermeden bodoslamadan girdim lafa. 
"erdem bey bildiğiniz üzere bir takım vaatleriniz üzerine dört gün önce kuruma dahil oldum. ama ve maalesef görüyorum ki; söylenenlerle gerçekler epey bir farklı şirketinizde. dolayısı ile benim yapacak çok fazla bir şeyim yok. istifa ediyorum. kararım katîdir. lütfen ısrar etmeyiniz"
bu nemrutluğuma aldırış etmeden, gider ayak siyasilerden de uzun bir nutuk çekti ex patronum. 
" ama mithad beyciğim daha karpuz kesecektik"  özetindeki vaadlerine kanmadım tabi bu sefer. 
"ulan kış günü keseceğin karpuz ya kelektir ya hormonlu bre mendebur" dedim vurdum kapıyı çıktım. üstümden büyük bir yük kalkmış gibiydi. lakin başka bir ağırlık çökmüştü üzerime.
her akşam keklik gibi, koşar adım gittiğim durağa bu akşam yaslı ve ağır adımlarla gittim. ama her şey o kadar da kötü değildi. zira hayatımda ilk defa, ara durakta bomboş bir metrobüse denk geldim. metrobüs o kadar boştu ki sabah bir götlük yer için götlük eden bizler değildik sanki. hani eski istanbul beyefendi ve hanımefendilerini kıskandırmaktan öte, öldüm de başka bir dünyaya mı nakledildim acaba diyecek kadar saygılıydı tüm yolcular birbirine.  bu kadirşinas yolcularla aynı metrobüste gitmek ayrıcalıktı. lakin fazla tevazu beni bozardı. boş bulduğum ilk koltuğa çöreklendim hemen. telefonun radyosunu açtım. canım sert bir şeyler dinlemek istiyordu. joy fm'den radyo eksen'e aldım kanalı. akşamın en sert parçaları benim için çalıyordu sanki. "iyi ki oradasın lan radyo eksen, bir kaç gün ihmal ettim seni ama biliyorsun ki ilk göz ağrım sensin" dedim içimden. yeterince içimden demediğimi yanımdaki kadın şaşkın şaşkın suratıma baktığında anladım. telefonun kulaklığını ağzıma götürerek cep telefonu ile konuşuyor ayağına yattım bu sefer. 
"tamam birader 19:00 da nazım hikmette görüşürüz o zaman" dedim de yanımdaki kadın kitabını okumaya devam etti. 
ama şimdi regina spektor ve şarkısı hero beni mecazi anlamda bitiren hamleye imza attılar. hiç bitmesin istedim şarkı ve yolculuk. 
mutluyduk böyle. 
ama işte bir iyi bir kötü gidiyordu her şey. ying yang misali. köprü her zamankinden daha açıktı. istemediğim halde çabuk bitti yolculuk. sonra 19:00 da nazım hikmet'te olmam gerek diye yalancı bir hisse kapıldım kendi yalanına inanan çoban gibi. dışarıdaki serin hava beni kendime getirdi. eve gitmeliydim. hava soğuktu. çantam ve sırtımdaki yükler ağırdı. bir buçuk duraklık mesafede minibüse binmek yerine yürümek istedim.
belki sezen'i almayan lodos bu sefer beni alıp götürürdü uzak bir yerlere ...
.
sezen aksu - ah istanbul
.