20 Ekim 2013 Pazar

itiraf

pekala itiraf ediyorum bayım!
marquez'in yüz yıllık yalnızlığı ile 'herkesin canı' oğuz atay'ın tutunamayanlar'ını  hem de okumadan ikinci ele satan bendim.
şimdi oturmuş burada bir yandan iğde yiyor öte yandan bu hikayenin nereye varacağını hesap etmeye çalışıyorum.
çünkü ben kendim iyi bir muhasebeciyim ama kötü bir matematikçiyim. hakeza edebiyatım da hiç bir zaman iyi olmadı. ama tarih sözlülerinin aranılan adamıydım. 1364 sırpsındığı'ndan 1699 karlofça'ya hep benden sorulurdu..coğrafyam da fena değildi hani. çünkü ve zaten dağlar denize hep paralel ve dikti. lakin en kötüsü hayat bilgimdi. o da zaten buralarda yediğim haltlardan çok rahat anlaşılıyor olsa gerek sevgili bayım.

ah itiraf evet.
aptalca olduğunu düşündüğüm halde bazı şeyleri yapmaya devam ediyorum. ama biliyorum ki ne mutluluk filminin ne de night train to lisbon'un profesörü olabileceğim! ve yıllar sonra okudum nabokov'u. beğenmedim. belki yanlış kitaptı. belki yanlış olan bendim. çünkü dört tel saçım daha döküldü bugün. ve bu sıralar hayatımda yaşanan en büyük değişiklik bu bayım..

 itiraf ediyorum..
 geçmişte boyumu aşan afili cümleleri kuran ve bir süre sonra onları yerle bir eden de bendim.
tdk'ya başkaldırıp büyük harflerin yanısıra büyük ve küçük ünlü uyumunu katleden de bendim hakeza. şimdi oturmuş edebiyat polisinin gelmesini bekliyorum elimde galata kulesi ayracımla birlikte.
..




19 Ekim 2013 Cumartesi

belki de

tuhaf,uzun,alakasız rüyalar.
ve bu rüyalarda bu rüyamı yazmalıyım se-sa şart kipleri. hep benden habersiz.
çünkü kendimde değilim. rüyadayım.
çünkü  kabuslarım artıyor, keyfim azalıyor pazartesi iş günü yaklaştıkça. öyle ki bugün hep pazar diye dolaştım çarşıda. sevdiği iş, sevdiği işi yapmalı diyor uzmanlar ve insanlar.
oysa en sevdiğim meşgale aylaklık benim. peki bu nasıl olacak dr?
nefeslenmek için oturduğum "fesfud" dükkanının garsonu kapıya yaslanmış kim bilir neler düşünüyordu. elbet onun da canı vardı. üstelik sevmediğim işin sevdiğim uzun bir tatili vardı. ya o'nun?
ama işte biz "seçmediklerimizi değiştiremeyenler" dünyadaki mutsuzluk anaforunun baş sorumlusuyuz belkide.

belki de baton kekin yanındaki sade kahve kadar basit olmalıydı hayat-ımız.
dinlediğimiz müzik kadar naif.
izlediğimiz film kadar gerçek!
okuduğumuz kitap kadar altı çizilesi...
ama olmadı işte dr.
olmadı.
hiç bir şey yapmadan yorulduk.
sevmeden aşık olduk
içmeden sarhoş olduk
bilmeden ahkam kestik
okumadan yazdık
yürümeden koştuk
hep telaşlıydık
yetişecek hep bir yerlerimiz oldu kendimizden başka
yazık oldu
belki de
belki bir gün...

18 Ekim 2013 Cuma

fırtına

kırlangıç fırtınasıymış. öyle yazıyor saatli maarif. bir fırtına olduğu kesin. zira dışarıda ağaçlar son yapraklarını döküyorlar ve karşı apartmanın bahçesinde bir adam ve bir kadın üşüyorlar.
kadın daha çok üşüyor çünkü kollarını gögsünde birleştirmiş ve beş saniyede bir ayaklarının ucunda yaylanıyor. adam daha az üşüyor çünkü ve belli ki asker. dimdik ve işaretsiz duruyor. fakat onun da içi üşüyor. belki kadına aşık, açılamıyor belki kadın adama. bilinmez. zira  erkekle kadının olduğu her yerde mutlak bir denklem mevcut en çok bilinmeyenlisinden. lakin konumuz bu değil.

dün bir film izledim. sonra bir şarkı buldum nefis. belki siz çok uzun zaman önce izlediniz o filmi bayım ve siz genç bayan şarkıyı yıllar önce keşfettiniz. ama olsundu atalarımıza göre. bilmemek değil keşfetmemek ayıptı.

yıl olmuş 2003 adamlar confidence diye bir film çevirmişler. bir nevi ocean's serisi ama ocean's dan önce çekilmiş. lakin ve kanımca bu türün en iyisi nine queens-2000. ne de olsa arjantinli....

ve o ingiliz grup...joyfm sayesinde müptelası olduğum. akşama kadar dinlerim artık.
the imagined- space girl




17 Ekim 2013 Perşembe

yağmur

keşke iş -yerine şimdi evde olsaydık denecek güzellikte yağıyor yağmur.-sabahtan beri-
evdeyiz.
fakat mutsusuz dr.
ama -hala- niye?

14 Ekim 2013 Pazartesi

%33

telefonumun şarjı yüzde otuzüçlük bir zaman diliminin kaldığını söylüyor. dolayısı ile zamanı iyi kullanmalıyım.
altmışyedi gün sonra baba evindeyim. ve babamın öldüğü odada. son günlerinde devamlı baktığı ve boyasının rengiyle ilgili itirazlarda bulunduğu duvara bakıyorum şimdi ben de. aklımdan onlarca düşünce geçiyor. lakin lanet olası saatin sesi düşüncelerimin bir araya toplanmasına izin vermiyor. bir canlıymışcasına hatta kıskanç bir fani misali odadaki diğer eşyaları hiçe sayarak tüm dikkati üzerine çekmeye çalışır gibi. tik-tak tik-tak tik-tak
ve sonunda bunu başarıyor.
hiç halim olmamasına rağmen karışık düşüncelerimden sıyrılıp yattığım yerden şöyle bir doğruldum. yattığım kanepe buna itiraz edecek gibi olduysa da yumuşak ve basit bir el hareketiyle  buna mani oldum. ağır adımlarla saat hazretlerine yanaştım. masmavi çerçeve içindeki siyah roma rakamlarının her birine dikkatlice baktım. diğer saatlerden farklı değil gibiydi başta. tik-tak tik-tak. farkı zamanı diğerlerinden yüksek sesle kaydetmesiydi. ve sanki bir şeyler anlatmak istiyordu bana. sinirli gibiydi aynı zamanda. geçmişimle mi yoksa geleceğimle mi ilgiliydi anlattıkları? merak ediyordum ama anlamıyordum. yaptığım yanlışlar mıydı yoksa yapmadığım doğrular mıydı yüzüme haykırdığı? belli ki çok dolmuştu lakin ben onu anlamıyordum. anlamak istemiyordum. anlamak işime gelmiyordu. 
annemin şaşkın bakışları altında bir çırpıda paramparça edip çöpe attım. pişman mıyım? belki. yine olsa yapmazdım! zira sesi hala kulaklarımda. tik tak tik tak tik tak tik tak tik tak 

13 Ekim 2013 Pazar

sonunda

en sonunda aldım. dün akşam aniden karar verdim ve bu sabah gidip aldım hiç tereddütsüz. daha önceki iki denememde cesaret edememiştim. ama bu kez kararlıydım. çünkü ve siz de benim gibi kitapların ve filmlerin bir okunma-izlenme zamanı olduğunu düşüyorsanız bana hak vereceksiniz bayım.
eyvallah kabul ediyorum; kitaplar hakkında öyle ulu orta ahkam kesecek kadar ne bir bilgim ne de basit ve küçük bir kütüphaneyi dolduracak sayıda okunmuş kitabım yok. evet.
lakin ne kadar isabetli karar verdiğimi, rastgele sayfasından açtığım ilk cümleyi okuduğumda anladım.
"insan hayatı hayal edebildiği kadardır" diyor çünkü pessoa ....
..

düşünmek çok kolay aslında. zor olan yazmak. nedense bu sabah balık pazarında yaşadığım üç-beş dakikalık o git-gelleri anlatmak için acayip bir istek duyuyorum içimde. ama kelimelere dökebilmek o kadar zor ki.
ve bu ikilemde beklemek...

neyse ki zarifoğlu yetişti imdadıma.
" niye yazıyorum acaba bunları. içimiz bir dolap değil ki açıp bakalım. açıp gösterelim. yine de anlatıyoruz ama."

belki yarın işe gitmek zorunda olmayışım bir pazarın ertesinde ve belki her daim bulunmayı çok sevdiğim balık pazarının o kendine has havası, insanlar , doğaçlama telaş ve o koku.... bir kaç saniyeliğine de olsa inanılmaz bir yaşama sevinci doldurdu içime. fakat kısa sürdü bu sevinç. hemen akabinde bir hiç tanımadığım, uzaktan gördüğüm yabancı bir kadının benliğinde ızdıraba dönüştü.
biliyorum delice geliyor. ve bana da pek anlaşılır gelmiyor,  neredeyse aynı dakika içinde hem yaşama hem de yok olma arzusu.
ve daha bunlar hiç olmamış gibi meydanda çarşaf gibi haritayı açmış nerde olduklarını anlamaya çalışan o japon ya da koreli çiftin yerinde olmak için neler vermezdim o an. anlatamam. hiç bilmediğin bir başkentte kaybolmak umarsızca. ya da dün izlediğim night train to lisbon filminin profesörü gibi bir "hayal"in peşinden gidebilmek....

işte bu duygular belki de pessoa'ın huzursuzluğuna beklenenden daha çabuk itti beni.
ilk gördüğüm kitapçıya girdim. danışmada kimse yoktu. zaten mecbur kalmadıkça kitap sormayı sevmiyorum. az buçuk kitap okumuş ve sorduğunuz kitap hakkında bilgisi olan birisiyse danıştığınız, o ukala ya da gerzek bakışlara tahammül edemiyorum.

dünya edebiyatına girdim. dosto'dan tolstoya kafka'dan camus'a herkes gelmişti. ve hatta pavese. ama pessoa yoktu. sormak zorunda kaldım, mecbur.
"biz de pessoa yok" dedi danış-man, sanki yasaklı bir kitaptan bahseder gibi.
sallamadım. bulduklarımla yetinmeyi öğrendim sanırım o kısa sürede.
pessoa ararken nabokov dostumla "göz" göze gelmiştim. sanırım sırasıydı. çünkü pessoa'ya benzer reddedimler yaşamıştım geçmişte. değişen zaman mıydı yoksa ben mi? muallaktı ve bulanık.
fakat nabokov'u alırken camus "düş"tü önüme. uzun sayılabilecek tatilde neden olmasındı.
bu şekilde camus, nabokov ve ben kredi kartına üç taksitle çıktık dışarı. bir an önce pessoa'yı bulmalıydık. neyse ki şehrin en büyük kitapçısında huzursuzluğun kitabı'nı bulmak zor olmadı.
zor olan şimdi hangisinden başlamalı okumaya?


10 Ekim 2013 Perşembe

naklen

bir saat onbeş dakika belki yirmi hatta yirmibeş dakika sürecek yolculuğun başındayım. alternatifim çok. misal hemen şimdi müziği sona başımı da cama dayayıp uyuyabilirim. ama ben yalnızca şehirlerarası otobüslerde ve gece vakti uyuyabilirim. o yüzden bu seçeneği çabucak eleyip elimi el çantama attım zarifoğlu'nu çıkarıp belki bir kaç sayfa okurum diye. kitap yerine rennie tabletini yoklayınca anımsadım. günlerce çantamda taşıyıp okumadığımdan duyduğum üzüntü nedeniyle değil elbet ağırlık olmasın diye geçen gün evde bırakmıştım zarifoğlunu. peki ne yapacaktım? önce şu müziği bi takalım kulağa sonrası nasılsa gelir.
twitter? belki gecenin ilerleyen saatleri ama şimdi değil. 
feedlyde okunmayı bekleyen onlarca blog yazısı? okurken sıkılıyorum.
o vakit başkalarının sıkılması için bir şeyler yazmak son kararım emin olmasam da!! böyle derken tabi tuncel kurtizi bilemeyen yarışmacıyı esefleyen kenan ışığa gelsin sıradaki film replikamız; vanity is my favorite sin - devils advocate.....

tabi tüm bunları yazarken yolu üçte birledim bu arada. başka türlü aşınmaz çünkü yollar. en azından benim için seni bilemem bayım. sen kuzu yahut ceylan derisi koltuğunda büyüttüğün kıçından oldukça elitist, hatta yerine göre aktivist ve bazen romantik yazılar neşret tabi. bana dokunmadığın sürece bin hatta milyon yıl yaşa. oturduğun yerden hem memleketi hemi dünyayı kurtar yoksulluğa ve yoksunluğa çareler üret. barış ve hayvanhakları hatta kadın hakları gönüllüsü ol. yeter ki dokunma bana. ve lütfen ama lütfen hayatı tanımlamaya kalkışma bana. ben göreceğimi gördüm arkadaşım. şimdi siktirol git aklımdan....

sanırım şimdi yolun yarısındayım. hayır hayır genç bayan ironi, mecaz yahut herhangi başka bir edebiyat hilesi yok. bildiğin yolu yarıladım. 44 duraklı yolculuğumun yirmikinci durağındayım. elbet konu açılmışken cahit sıtkı'ya bir selam çakalım en şiirlisinden. belki bu şiiri olmasaydı anımsamayacaktık. ya da ve belki bambaşka saiklerle anımsayacaktık. bilemiyorum.
bi saniye şoför kavga ediyor......
neyse önemli bişey yok. klasik ergen dalaşması. sanki amınakoduğumuntrafiği çok akıyormuş gibi yol verme cazgırdaması yapıyorlar karşılıklı. bana malzeme çıkıyor ama boş işler. kulak asmıyorum fazla. çünkü ve şu an mesela tek derdim burnumun sol yanında gözümün az aşağısında bir türlü başı çıkmayan ama kendi elma şekeri gibi çıkan sivilce irisi. çok iğrenç görünüyor. insanlar da iğreniyordur muhtemel ama beni kendi iğrenmem alakadar ediyor. iğrenç yani.  en az içinde bulunduğum trafik kadar. ama geçici işte pek çok şey gibi bu skimsonik durumda. dertler dertleri kovalar zira. şimdi mesela bi sıcak tarhana çorbası olaydı iyiydi....
..



5 Ekim 2013 Cumartesi

voyage

yapacak çok şeyim var. ama yazacak hiç bir şeyim yok. isteğim de hani!
hastayım. malum soğuk algınlığı. yattığım yerden ve telefonumdan yazmaya çalışıyorum şimdi. radyo voyage'ı hep televizyondan dinlerdim eskiden. şimdi radyodan arayıp buldum frekansını. bir yandan da cahit zarifoğlu'nu aldım elime. en fazla yarım sayfa okuyup hayallere dalıyorum sonra. belki birazdan çay demlerim.
.