3 Ocak 2013 Perşembe

yazmasaydım delirmezdim

internetten baktım fildişiymiş duvarın rengi.
 o vakit karar verdim işte yeniden yazmaya. .bu iç cephe boyasıyla boyanmış duvarımız tam da pencere doğramasının sağ alt köşesinden çatlamış iki kola ayrılmış ve adeta bir kızıldeniz şemali ortaya çıkarmış. o kadar. çünkü ve doğrusu kafamın içinde ahmet kaya çalarken sabahın yedisinde başka da bir şey çağrıştırmadı bu görüntü.
niye bilmem böyle başlamak istedim ikinci yazı dönemime. bir kaç yıl önce otuzbeşimden sonra yazmaya başladım ben. çok şey öğrendim yazarken. çok insan tanıdım. tıpkı kelimeler gibiydiler. kimi doğru kimi yanlış kimi güzel kimi çirkin kimi alımlı kimi itici kimi seyyar kimi sabit. çok şey kazandım. çok şey kaybettim. çok hüzünendim de çok sevinemedim. delirecek kadar olmadım ama çok özledim sanırım yazmayı. bakalım eski havamızı bulabilecek miyiz.  malum başlamak zordur. ama  yeter ki başlayalım sonu nasılsa geliyor düşünce atlasında.
misal bu sabah, çoğu pazar  sabahı yaptığım gibi çarşıya indim alışverişe diye. alışveriş bahaneydi elbet. bi kaç bişey aldım yine de. ek olarak fırından iki de taze, mis kokulu ekmek. biri kepekli. on dakikalık yolda ne kitap okumak istedi canım ne de müzik dinlemek. şubat güneşinde temaşalanan insanları izledim körüklü otobüsün camından. bu arada ekmeklerin kulaklarından kopararak hatırı sayılır kısmını yemişim. duraktaki fırından bir ekmek daha almak zorunda kaldım. aklımın ipleri uzuyor bazen böyle. ne yaptığımı, bulunduğum yere ne vakit ve nasıl geldiğimi unutuyorum. hatta son zamanlarda kısa zamanlı hafıza kayıpları, unutkanlıklar yaşıyorum. öyle ki gerçek hayatta unuttuğum yetmiyormuş gibi rüyamda bile hatırlamıyorum kırk yıllık dostlarımın isimlerini. hafta içi kel ve cimri patronumuz iki gün önce çıkardığım ciroyu sorduğunda bakıp hemen söyleyim dedim. aklında yok mu akıldan tahmini bişey söyle dedi. hatırlamıyorum. dedim şakaya vurarak ve ekledim; artık yaşlı bir adamım ben dedim. inanmadı fiziki ve coğrafi konumuma aldanarak. ısrar ettim, eskiden dedim beşyüze yakın telefon numarasını ezbere bilirdim. siktir lan der gibi baktı suratıma. buna da inanmadı ama gerçekti. asıl inanılmaz olan bu aymazlığımda hâlâ altmışyedi ilimizin (zonguldak'tan ve tansu çiller'den sonra ezberlemeyi bıraktım) plaka numaralarını ve osmanlının savaşlarının tarihini bilebiliyor olmam. tamam neyse dedi , odasına gitti. peşini bırakmadım. dosyadan öğrendiğim ciroyu telefonda söyledim. teşekkür bile etmedi pinti herif. üzerinde fazla durmadım. eskiden olsa ne ciroyu söyler, ne şakaya vurardım. ne hali varsa görsündü. gençtik tabi o zaman. sorumluluk, vicdan, gelenek, görenek, iç ve dış dengeler, kafa karışıklıkları yoktu. hiç unutmam vapur turnikeleri gibi girişinin olduğu, çok katlı plaza insanıydım ben de bir zamanlar. bir genel müdürümüz vardı bir de grup müdürü. kılın önde gidenleri, yalanmayı seven ruhlarındaki kibrin yüzlerinde tavan yaptığı iğrenç mahluklardı işte. sonradan anlıyorsun bu tiplerin derdini.  ya tam eğileceksin ya dimdik duracaksın bunların karşısında. ikincisini tercih ettim hep hayatta. hoş bi baltaya sap olamamamızın nedenidir bu baston yutmuş duruş şekli. pişman mıyım peki? hayır değilim.  yirmibir kişilik ortamda iki üç arkadaşım vardı hepsi bu. asosyal biriydim zaten. ama çok yakışıklıydım. bütün kızlar olmasa da bir kaç tanesi bana hastaydı biliyorum.bunu bilmek bile garip bir mutluluk vesilesiydi. biri bi sabah arkadam koşarak günaydın dedi dünyanın en güzel gülümsemesiyle. ben evli o nişanlı olmasaydık aşık olabilirdim. çünkü toplumun kuralları vardı. sonra cennet ve cehennem adem ve havva. yazarak ne kadar cesur! oluyor insan. oysa hayat böyle mi? hep söylerim ne filmlerdekine ne kitaplardakine benziyor. hiç affetmiyor. korkaklığım ve acziyetim bundandır belki de.
neyse, sonra öteki, saç traşımı beğendi. saçların böyle çok güzel olmuş dedi. hakkaten güzel kesmişti ilk kez traş olduğum sarışın oğlan. lakin ikinci gidişimdeki laubaliliğine kızıp bir daha gitmemiştim o berbere. şimdi on sene sonra hala o berberi arıyorum ama yok tabi. biri gözlerimi sevdi, öteki ne tuhaf adamsın sen ya dedi. biri hiç yoktan bilgisayarıma virüs bulaştırdı. bu şekilde tam yedibuçuk yıl çalıştım ki yirmi senelik iş hayatımın en güzel değil ama en uzun zamanını bu plazada geçirdim. asiydim. burada, yazdıklarımdaki gibi sıradan değildim. kim olursa olsun karşımda hakkımı sonuna kadar arardım. yedi senede terfi ettirmediler beni ama kovmadılar da. çünkü yalakalığı beceremeyen iki-üç arkadaşımızı kovdular. ben yine de katılım zorunlu yemeklerine de partilerine de katılmazdım. ya da canım istediğimde katılırdım. ama pikniklerini çok severdim. asosyalliğim rafa kalkardı piknik zamanlarında. kızlarla istop, yakan top oynardık, erkeklerle tavla, minyatür kale. yalnız şirketin ekabir kısmı bizden ayrı içer dağıtır, sapıtırdı bi ona bozulurdum. çift kale maçlarda topu bi kaç defa bunların rakı masasına attım sırf bu yüzden. çocuklar biraz dikkatli olun gibisinden lakırdı ile geçiştirmeseler içlerinden birine kafayı atmam an meselesiydi. yine de severdim işte bu piknikleri. ne yazık ki gittiğim son piknik babamın öldüğü gündü. mustafa denizlili fenerin şampiyon olduğu gün. nasıl unuturum. unutmadım işte.
o günden sonra ne bir pikniğe gittim. ne de fenerin maçını izledim. mustafa denizli'yi görmeye tahammülüm yok! biliyorum kızdığım kendimdi aslında. onlarsa kızgınlığımı yansıttığım figüranlardı sadece.

bir pazar sabahı niye anlattım ki şimdi bunları. dün bir film izledim. gerçek hayattan alınma. öyle olmasaydı izlemezdim zaten. ya da geçen hafta çoğu filme yaptığım gibi yarıda bırakırdım.
aşk seansları  filmin ismi. sevmek, fedakarlık, aşık olmak diyoruz ya. hikaye hepsi. siz bir de bu filmi izleyin.
.