16 Temmuz 2012 Pazartesi

kafamda deli sorular

 milletçek martılara simit atma sevdamız bu hız ve yaratıcılkta devam ederse bir kaç yıla kalmaz bu aktivitemiz atasporu ilan edilebilir. tarifeli ve tarifesiz şehir hatları, bilimum ido ve arabalı vapur seferleri hatta galata köprüsünden martılara simit atanı gördüm de kayıktan atanı ilk kez bugün gördüm hafız. yalınız endişe ediyorum bu gelişmelerden. bi gün bunlar toplaşıp daha fazla simit daha fazla ekmek iş,aş özgürlük deyip bizim süt mısırla çikolata arası gidip gelen ten tenlerimize saldırırsa ve hatta gemiyi alabora ederlerse şaşırmam hafız. sonra dediydi dersin. yetkilileri buradan göreve çağırıyorum!

-yetkili demişken. adadan bostancıya dönüşte dragos-bostancı arasını gördüm. valla önce gözlerim sonra içim sızladı.benim gibi estetikten, sanattan bihaber bir adam bile bu beton bloklaşma karşısında hayıflanıyorsa iş çok ciddi demektir. yamulmuyorsam gülsuyu civarı. eskiden gecekondu doluydu. sağ tarafı hala öyle sol tarafına uzun uzun bloklar kondurmuşlar. itiraf edeyim gecekondulu hali daha güzeldi. vay anam vay. salt onlar değil her yerde tek tük böyle atın bir tarafına konan kelebek gibi heyula heyula binalar, gökdelenler.çelik kafesler  biliyorum hepsi bizim için! ne iyi insanlar var şu melmekette. ama seni düşünen kimse yok canım istanbul! lakin ve elbet bu betonlaşmayla yaz da acayip olur kış da. ha gayret üç beş ormanlık alan kalmış köküne kibrit suyu dökülecek. gerçi onlara da yandan yandan girmişler. sonra noldu bu mevsimlere,iklim değişti mi? değişmez iklim sana. ne akdeniz ne marmara olur. bom bok olur böyle....

-- şu beton bloklara fena takılmışken bir şey oldu uzaktan uzaktan. aşağıda, sahilde ağaçların arasında mavi-gri yeni nesil tren öyle zarif ilerliyordu ki. beton meton uçtu aklımdan. dalgaları martıları her şeyi bi kenara bıraktım bu demir at'ı izlemeye koyuldum. anlık mutluluk olur, gülümserim.

- 2009 mayısında başladım tomris uyar'ın gündökümünü okumaya. o günden bugüne üzerine bir çok kitap bitti. ama o bitmedi. evet, kitap bir türlü bitmedi. çünkü kitabı sevdim. o kadar sevdim ki, bir çırpıda okuyup bitmesin istedim. hatta kıskandım. benimle birlikte yaşasın istedim. her gün bir iki günce okuyayım istedim.ya da başka bir kitap okurken tadımlık alır gibi üç dört farklı gün ve hikaye okunsun arada. ne bileyim sanki böyle okunmalı gibi geldi bana. ha tabi böyle de okunsa bu kadar sarkmamalıydı. kabulümdür. tembelliğimin aslan payını hem sezar'a hem bana verelim. yine de güzel şeyler olmuyor değil kendimce. misal şayet 2009 da bitirmiş olsaydım kitabı. bugünkü okuduklarım arasında gördüğüm yazar roald dahl'i sıradan bir isimmiş gibi okuyup gececektim. oysa 2012 başı gibi sevgili dr. sayesinde ve son perde isimli ilginç kitabı ile tanıştığım dahl ismini görünce gülümsedim. bazı hikayeleri ve sonra sevgili dr.geldi hatırıma. keza bugün yani 16 temmuzda, 16 temmuz güncesini okuma hoşluğu gibi. sonuçta bu yaz bitecek. sözüm söz.

- hani tırsıyorum falan ama şu martılar çok asil hayvanlar lan. öyle geminin güvertesinde bi süzülüyorlar ki sorma. kıskanıyorum da galiba. ama nedense öyle görünce onları sebepsiz bir hüzün kaplar içimi.
 sonra bir martı süzülür / mithadbey yine üzülür...

-tırsmak demişken akşam eve dönüş yolunda. önümde sağ yanımda tedirgin bir kadın, sol yanımda sarman bir kedi. aynı anda komut almış gibi çaprazlamasına kedi sağa,  kediyle paralel kadın da sola hareketlendi. ama kedi ibnetor tam geçmedi sağa, ortada durdu geri mi dönsem bakışıyla. kadın tedirgin kediyi gözlüyor. geri gelirse karşı kaldırıma geçecek. bekliyor, hazır kıta. ben bu ilginç düelloyu takip ediyorum geriden geriden. fakat kedi uzatmıyor oyunu benim kaldırıma geliyor. kadın hala tedirgin hala kediyi gözlüyor bir yandan seri adımlar atıyor. ne var bunda bu kadar tırsacak diye içimden de esmer kadına ayar veriyordum ki. kedi benim kaldırımı koklamaya, tuhaf sesler çıkarmaya başlamasın mı. üstelik kadın da gözden kayboldu. ben kaldım bu canavar kedi ile başbaşa. mecbur kaldırım değiştirdim...

-sonra otuzbeşadım yukarıda okulun bahçesinde top oynayan onbeşlik bir ergen "kale benden sorulur" dedi arkadaşlarına. bunu nasıl anlatırım bilemem ama mutlaka olmuştur birilerine de. yaşanmıştır yani. anlatabilen olmuş mudur bilemem. hiç alakasız bir soru. ve bir çocuk. bir okul bahçesinin yan kaldırımı. toplam üç bilemedin beş saniyelik bir vakıa. ama o sırada kafamda yukarıdaki hissenin kahramanları kediyle-kadının kurgusu, biraz rüzgar ve bunaltıcı bir nem varken durduk yerde bu çocuğun kale benden sorulur sorusu, hayatımın sorusu oldu. kafamda bir şey oldu. bir film şeridi değil de tek kare bir resim ışıldadı. ama flu. yalnız oluşturduğu soru net ve anlık. 15 ten 40 a fahim. n'pıyorsun? dünyadaki amacın. nerden gelip nereye gidiyorsun.şu andaki boşluğun. aymaz ve aylaklığın. kimseyi ve dahası hayatı siklemezliğinin bu edalı işvelerinin bu aptal cesaretinin menşei nedir evladım türünden bir kaç bin paundluk soru ve düşünce sarhoşluğu. çok saçma gibi biliyorum. ilim ne der, keza cern'deki sviçreliler, sonra psikoloji, sosyoloji ve jeoloji anabilim dalları ne tepkime verir bilemiyorum. kafamda deli bir hikaye, kulağım top oynayan çocuklarda. ama ya ruhum? ruhum muydu benle konuşan?
.
funda arar - hafıza
.