bazı günler - kıyılar mutedil açıklar kaba dalgalı

bazı günler


02 mart

kış güneşi : aralık on yediden beri içimi titreten, beni tepeden tırnağa saran bir şarkı bulamayışım. cami yanındaki güneşli parkta emekli ve oruçlu abilerle ve dahi tembel kedilerle pinekleyişlerim. abilerin telefonlarına mecburen kulak misafiri oluşlarım. "haydi öptümle, hayırlı ramazanları" aynı cümle içinde duyuşlarım. öğle vaktinde halk ekmek sırasındaki teyze ve amcalara sanki kaybedilmiş bir mutluluğun hüznüyle bakmalarım. iki tane piçin dünyayı ateşe vermelerine öfkelenişlerim. delikanlı ispanya dışında koskoca dünyanın bu piçlere ses edemeyişini hazmedemeyişlerim. yurttaki ve cihandaki bu sonsuz kepazeliğe ve kaos düzenine hala katlanamayışlarım. bu çaresizliğe artık cümlelerimin de kifayetsiz kalışı ve yazıdan giderek uzaklaşmalarım. bana her vakit iyi gelen müziğin ve kış güneşinin kollarına kendimi bırakışlarım. nazan öncel’in her ‘gidelim buralardan’ deyişinin ardından içimde kopan fırtınalarım. güneşin minare ardına saklanmasından sonraki üşümelerim. dönüp dönüp spotfydaki beğenilen şarkılarımı dinleyişlerim. yazıp yazıp sildiğim mektuplarım ve keza şiYirlerim. kaf dağını aşan memnuniyetsizliklerim. kendi kendimi terk edişlerim. şarkıları ve güneşi bu kadar severken cümlelerin elimi tutmasına izin vermeyişlerim. hala ve ısrarla çizgilere basmadan yürüme alışkanlıklarım.  

9 mart

makinist : ben en son vagonda otururken treni kadıköy’e getiren lacivert takım elbiseli, sakallı makinist hemen solumdaki kabinden sanki sihirbazın kılıçla kestiği kutudan sağ salim dışarı fırlayan adam misali bana sıra dışı gelen bir hareketle ama onda yılların verdiği alışkanlık hatta belki bezginlikle çıktı. o, peronda ağır adımlarla yürürken kapılar aniden kapanıp tren hareket etti. belli ki trenin öteki başucundaki makinist hazır kıta bekliyordu. neden bilmem ardıma dönüp bu yorgun adama son kez bakma isteği ağır bastı. sanki tanıdık birine bakıyormuş gibi. bir yerden gözüm ısırıyormuş gibi. hayır tanımıyordum. yine de yorgun ama temiz, iyiliksever yüzü hiç yabancı gelmedi bana.


11 mart

baklavacı ragıp efendi: twitter şeysinde kitap, film hatta çilingir önerisi isteyeni gördüm de "iyi bir baklavacı" sorana ilk kez denk geldim sevgili ibrahim.. belki bu alemde normaldir böyle şeyler memleketin yüzde sekseninin yoksulluk yüzde ellisinin açlık sınırının altında olduğu, çocukların okula aç gittiği yalnız ve güzel yurdumda pastırmanın hasının, etin iyisinin nerede olacağını sormak falan vaka-i adiyendir. bilemiyorum ibrahim. bilemiyorum. mavi tikli, muhafazakar kimlikli bir gazeteci sorduğunu görmek daha da şaşırttı. çelik’in veresiye defterlerini kapattığını afişe etmesi bu kadar şaşırtmadı mesela. kesin sorun bende. son kullanma tarihim geçmiş olabilir ibrahim.

..

13 mart

romantik serserim: bir başka "gazeteci ağbimiz"; metrolarda diyor ve marmaray’da bütün vagonları baştan aşağı şiire boğalım. hoş olmaz mı diyor? istanbul’da yaşamasa, ortamı, şartları bilmiyor diyeceğim. ama gel gör ki; safi romantiklik. ha diyeceksin ki; ne zararı var peki? yok tabi.. ama. her ön kabulün  bir aması var. bazı sabahlar, o metrolara hem de mesai ve okul başlangıcından sonra misal 09:00 da ve sekizli trene güç bela binen, ardında kalanlara üzülen biri olarak "abicim ne anlatıyon sen dedim?" yalan yok şimdi. biraz kasap koyun derdi. biraz balık bilmezse Halik bilir meselesi. okuduğunu anlamayan, metroda duracağı yeri, yolda yürüyeceği tarafı bilmeyen, kafasını yürürken de dururken de elindeki telefondan kaldırmayan canım halkıma şiir çok gelir hem. çok fazla.


16 mart

alçak topuk yüksek ses: metro istanbul yeni uygulama başlatmış m4 hattında. eskiden gelen trenin, vagon sayısı ve geliş dakikası yazıyordu. şimdi yazmıyor. bahtımıza ne ve ne zaman gelirse. işte ben de kapılmış giderken bahtımın seline. soldan soldan tak tak tak yüksek topuklu bir ablanın ayak seslerini duydum. içgüdüsel olarak sesin kaynağını merak ettim. ama dönmedim. nasılsa geçecekti önümden. ve geçti de. ama ne göreyim ben en az 8-10 cm sivri topuk beklerken bildiğin 3 cm yumurta topuk çıktı. ablamın boy bir altmışlarda, saçlar boyalı ve sarıya çalıyor. burun ve omuzlar dik, siyah eteğin üzerinde pelerini andıran vişne çürüğü şalı savura savura özgüvenin kitabını yeniden yazıyordu adeta. bu özgüveni yakınlarda bir trump’a kafa tutan pedro sanchez’de, bir de bu ablada gördüm. taka taka tak bütün nazarları üzerine çekerek peronun ortasına doğru gitti ablam. sonra tren geldi. zor zahmet bindim. trene binme telaşında unuttum her şeyi. kendimi. neyse şansım varmış. o kalabalıkta hemen oturdum. başımı eğdim. gözlerimi kapadım. hülyalara dalmış gidiyordum. sonra, trenin durduğu anlardan birinde perondan yankılanan o sesle dünyaya döndüm.
tak tak tak tak tak tak.
bizim yumurta topuk abla bu kez kozyatağı’nı inlete inlete yürüyordu.
oydu. bildim ve gülümsedim.



17 mart

klasik müzik dinleyen tavuklar : bugün bir plaza girişinde ilginç bir reklam. fotoğrafını çekmekle, ezberlemek arasında arafta kaldım. danışmandaki görevliye, ziyaretine gittiğim firmadaki arkadaşın adını söylerken masanın üzerindeki reklamda aynı anda okuduğum yazı beni benden aldı.

klasik müzikle büyüyen tavukların yumurtaları seni bekliyor.


18 mart

küçük şeyler : sahurun sessizliğinde kafayı yastığa koyduğunda dank ediyor bazı şeyler. zira dünyanın ve hayatın büyüklüğünde çoğu zaman çok küçük meselelere kafaya takıyoruz. onlarla hemhal olup hayatı ve büyük meseleleri ıskalıyoruz. ama sonra bunun bir savunma mekanizması olduğunu düşünüyorum. hem düşünsenize bu küçük meseller olmasaydı yurtta ve cihanda yaşanan büyük haksızlıklara nasıl dayanırdı insanoğlu? yanlış olabilir belki ama ben böyle düşünüyorum sevgili ibrahim.. evet böyle.

.

soha - mil pasos