cennetin rengi - kıyılar mutedil açıklar kaba dalgalı

cennetin rengi




annemin 51 ekran televizyonunda polis radyosunu açtım. joy fm sinyal vermiyor çünkü. feridun düzağaç (söz ver) dinliyorum. niye bilmem, sanki bu hava için en ideal şarkı buymuş gibi davranıyorum. bu havaları sevdiğim için olabilir. kapalı ve soğuk, birazdan yağacakmış gibi duran havanın tadını çıkarıyorum. kâhir ekseriyetin aksine soğuk, yağmurlu ve kapalı havaları seviyorum çünkü. yaptığım işlerden daha çok keyif alıyorum bu iklimde. zira; sıcak havalarda denize giremiyorsam yahut püfür püfür esen bir yerde değilsem yaz mevsimi safi eziyet oluyor bana. kış öyle mi ama? değil. barınma derdin yoksa -ki 10 ay sonra benim olabilir mesela- biraz çayın, kalemin kağıdın ve müziğin varsa dünya bana güzel. bana cennet. azıcık ayaklarım üşüyor ama olsun. birazdan annem komşuya gidecek o vakit kombinin ayarını az daha açarım! zaten çayım da demlenmek üzere. mevcut dertlerimi, gelecek kaygılarımı çayın buğusuyla sokağa saldım mı tamamdır. değmeyin o vakit keyfime, benim gamlı gönlüme. 
.
ve o keyfin üstüne şimdi de bendeniz çıktı radyoda. bu kadar olur! söylemiştim; sezen, nazan ve sıla bir yana bendeniz bir yana. bu kadının sesini diyorum; nasıl anlatsam, bendeki etkisini hangi teşbihlere sığdırsam bilemiyorum. sesinin buğusunda beni örseleyen, kalbimi hırpalayan bir şey var yıllardır. benim bile bilmediğim derinlere iniyor, dokuz şiddetinde sallayıp bırakıyor adeta. öyle bir etki. öyle bir his.
annemin polis radyosunda diyorum; şarkılar değişiyor. şarkıcılar ve programlar, sunucular değişiyor. hayat devam ediyor. radyoyu bırakıp spotify’da bendeniz dinlemeye başlıyorum. ve sanki bu buğulu seste kışın rengini arıyor gibiyim. yine kâhir ekseriyetin aksine beyaz değil, çay kırmızısıdır diyorum kış mevsimin rengi. sonra ben seviyorum diye yaptığı bir kâse pudingi yiyorum annemin. üşüyen parmaklarımı sıcak çay bardağında gezdiriyorum. ben deniz’i on üçüncü tekrarda bırakıyorum. yeniden radyoya geçerken amerikalı batıl inancı aklıma geliyor. inanmadığım halde iş olsun diye iki tekrar daha yapıyorum. sonra polis radyosunu açıyorum. ayaklarım şimdi daha iyi ama ellerim hala soğuk. bir çay daha dolduruyorum. o sırada bir mısra geçiyor aklımdan. şair olsaydım diyorum buradan gürül gürül bir şiir çıkarırdım kendime. ne var ki şair değilim. ama üzülmüyorum çok. zira elimdekilerle yetinmeyi çok küçük yaşlarda öğrendim. ve sonra büyüdükçe film repliklerinde üzerinden geçtim bu yetimin!. hem “bu hayattan bizim payımıza düşen buydu. ne yapalım? hiçbir şey boşuna değil*” çünkü bu hayattan bize düşenden ne fazlasını ne de eksiğini alırdık. adaletsiz dedikleri dünyanın kendince kusursuz bir adaleti var kanımca. buna inandım. ellerimi bir kez daha sıcak bardakta gezdirdim. korkup yapamadıklarım ve çekinip de söyleyemediklerim için allah’a sığındım. polis radyosunu kapatıp spotify’da ne kadar bendeniz şarkısı varsa dinlemeye başladım.
.
* sonbahar (2008)
.