hastaneye gitmeliyim. ama önce metroya binmeliyim. sıcaktan da uzak durmalıyım. ayrıca metin olmalıyım. sonra iyi şeyler düşünmeliyim. öte yandan yapılacak işleri önem sırasına göre bir hizaya koymalıyım. çünkü ve zira; tamamen beynimin emrindeyim. bilinçli yahut bilinçdışı o söylüyor ben yapıyorum. ama uzun metro yolunda içgüdüsel olarak hep gölgeli yerlerden yürüyorum. metroda iki durak sonra ineceğim için kapı ağzında dikiliyorum. tren kalabalık değil. kafamda karışık şarkılar dönerken bir, iki, üç sanırım dört kapı ileride bir kadın. benim gibi kapı ağzında dikiliyor. galiba onun yolculuğu da kısa sürecek. acaba onunda mı hastası var yoksa acelesi mi var? belli değil. belli olan ne? sarıya çalan düz, kumral saçları omzunu yaklaşık dört parmak geçmiş. kusursuz, sanki bir ressam eliyle çizilmiş bir yüzü var. yüzü dediysem sadece yarısı. kendimi kapıya sıfırladığım için yüzünün sağ yanını görüyorum sadece. ama bu abartısız, duru, temiz yüzünü tanımlamama engel değil. hem o, üzgün değil. sevinçli de değil. gözünde ya da saçında güneş gözlüğü yok. galiba müzik de dinlemiyor. düşünceli. ama umutsuz değil. çünkü üzerinde sade, bembeyaz bir tişörtü var. ve yarısı görünen yüzünde bir mağrurluk var. bir de işte sarıya çalan düz kumral saçları. kusursuz yüzünün yarısı, sade güzelliği ünlü bir ressamın tablosuna yakışacak netlikte. lakin ressam olsam bu duru ve asil güzelliği çizmez, kendime saklardım!