21 Mart 2021

bazı şeyler : 84-87



84- gül pansiyon:  
aslında sezen’i de candan’ı da gökseli de çok seviyorum. lakin, nazan öncel’in sesinde başka bir şey var beni etkileyen. ne olduğunu daha bulamadım. o ‘serseri’, kendine başına buyruk, özgürüm ben adamım, canım ne isterse yaparım ve yapıyorum hal ve tavırları yok mu yorumlarında. galiba onu çok seviyorum. bu sabah yine yağmur varken istanbul’da, canım hiç dışarı çıkmak istemezken, aylardır bitiremediğim (doğrusu bitirmek istemediğim) elif key kitabını okurken, kahve içip çikolata kemirirken, arkada kendi kendine çalan radyoda birden o çıktı. sonra işte kıyıda köşede bekleyen, taslakta müebbete yatmış yazılarımı döktüm ortaya. ve sonra muhtelif günlerde tuza bastığım, işbu karışık yazılar çıktı ortaya.

85- öyle değil mi samet?:
bir süredir pencereden dışarıya bakıyorum. iş yapmıyorum. doğrusu aydınlatma direğine tünemiş serçeleri izliyordum. sonra bir kumru geldi, serçeleri kovaladı. hükümranlığını ilan etti simsiyah elektrik direğinin zirvesinde. fakat cesur olan bir iki serçe tamamen terk etmedi direği. biraz daha uzağında konumlandılar kral kumrunun. şaşılacak bir durum mu? değil. gerçek hayatta da böyle değil midir? büyük balık küçük balığı yer. güçlüler zayıfları ezer. büyük dertler, küçük dertleri öteler, hatta unutturur. şimdi artık iyiden iyiye beni basan, geren bu son derece kurumsal bir o kadar plaza katlı ofisin pencere kenarında dikilmiş öylece duruyorum. geçen gün instagramda melisa kesmez şuna benzer bir şey demişti. “böyle bir mart baharında istifa ettim kurumsal hayattan. hayatımın en iyi kararı. geçinmek zor ama en azından bu tuhaf yapılarda geçirmiyorum ömrümü.
ben dahil (içimden) herkes iyi ki dedi yorumlarken. bir kişi muhalefet etti. saygı duyduk. ama ben en çok sayın kesmez’e saygı duydum. çünkü ve zira; ben dahil (bu kez dışımdan bağırarak) bir çoğumuzun kölesi olduğu, olmak zorunda kaldığı, köşelere sıkıştığı plaza hayatına karşı zafer kazandığı için, en azından o kurtarmış kendini diye garip sevinç duyduğu -yalan yok- belki biraz kıskanarak demek ki olabiliyormuş diyerek takdir ettiğim bir durumdu. şimdi işte; bu serçe manzaralı plaza katından aslında, dünyadaki bunca yılımın, orta yaşımın köşesinden ileriye değil de geriye doğru bakıyorum. bugüne kadar ne yaşadım, yaptıklarımı niye yaptım? mecbur muydum? düz gitmek varken girmiş olduğum yola neden saptım? ve şimdi radyomda amy winehouse, ı’m no good derken başka bir şeyi kastetse de ben niye iyi olmadığımı düşünüyorum? iyi olma özelliğimi çok önce nasıl kaybettim? o vakit hükümsüzdü. şimdi yine öyle. hem hükümsüz. hem manasız. hem faydasız. bütün bu sız-ı-lanmalar da asıl-sız aslında. pencerenin kenarından, kumrunun köşk yaptığı direkte asılmış olan kendime bakıp kendimi yargılıyorum. çuvaldızları değil en delici, en zehirli mızrakları fırlatıyorum direkte asılı adama. doğru değil belki ama bunu yapmazsam eğer kaç gündür göğsümün üstünde oturan öküz ya da fil her nasıl yaratıksa artık oradan gitmeyecek. o yüzden bileyleyip bileyleyip fırlatıyorum mızrakları göğsümün en orta yerine. sonuç, öküz ölmedi! ortaklık devam ediyor..
.
86- bu gelen bahar mı? 
eskiden olsa böyle koşa koşa eve gelmezdim. tam boy güneş alan herhangi bir kafenin tüm sokak ve caddeleri gören en jeopolitik masasına çöreklenirdim. daha çayımı söylemeden etrafta olan biteni hikaye ederdim. başrol olmaya aday uzun saçlı, mavi gözlü garsonu incelerken uzak köşedeki başka bir müşterinin aniden hikayenin esas kişisi olmasına şaşırırdım. ama garsonu da es geçmezdim. hele ki standartların üstünde kibar ve becerikliyse en iyi yardımcı karakter olarak onu yazardım şüphesiz. yine müşterilerinin gözünün içine bakıp miyavlamalarıyla duygu sömürüsü yapan bir iki sarman kedi mutlaka olurdu hikayede. keza huysuz, kendini beğenmiş müşterilerin yanında mutlak bir istanbul beyefendisi yahut hanımefendisi sesi duyulurdu. civardaki korna sesleri hikayeye arka fon olurdu. bazen de kafedeki çatal bıçak, çay karıştırma sesleri. ama benimki olmazdı. ben şekersiz içiyorum çünkü. ve tüm bunlar pandemi dünyasından önceydi hep. az önce hastaneden çıktım. biraz ilaç, biraz nasihat ve bir kaç egzersiz verdi doktorum. sağ olsun devlet doktoruna nazaran oldukça ilgiliydi. hele ki iki sene önce geldiğim aynı hastanenin doktoru, oturduğu yerden kalkmadan, yüzündeki somurtkan ifadesini çıkarmadan bana kolumu kaldırıp indirmemi, ağrı olup olmadığını sormuş iki ağrı kesiciyle yollamıştı. o da doktordu bu da doktor. öyle ki beni bir dakika beklettiği için özür bile dilemiş, rüyada mıyım diye kendimi çimdiklemek zorunda kalmıştım. neyse, bu güzel doktor ve güzel havanın etkisiyle çıkmaz yirmi dakika yürüdüm. belki dedim eski günlerdeki gibi sakin ve güneşli bir mekan bulurum. bulamadım. mekanlarda aşırı normalleşen ve yakınlaşan insanlardan gözüm korktu. koşar adım eve geldim. doktorum verdiği ilaçlar içip egzersizleri yaptıktan sonra çay demledim. nicedir çıkmadığım balkonumu bir güzel yıkadım. çayımı aldım. kollarımı dirseğime kadar sıvadım. güneşe emanet ettim kendimi.
.
87-sevgili ibrahim : 
senden iyi olmasın eski, çok eski bir arkadaşım, “nasılsın?” dediğimde “nasıl olalım bir derdi başka bir dertle kapatıyoruz.” demişti uzun yıllar önce. o bu sözünü ve kendini unuttuğumu sanıyor muhtemelen. hatta ve belki de beni unuttu ama ben o sözü de onu da unutmadım. şimdi işte; birlik ve beraberlikten daha çok yağmura, kara ihtiyaç duyduğumuz günlerden geçiyoruz. kim diyor? ben demiyorum. ajanslarn ve onların mütemmimcüzü anlı şanlı, kontenjan profesörlerinin yalancısyım. pandemiyi unuttuk, kuraklığa ve yağmursuzluğa çözüm arar gibi yapıyoruz. yani; derdi başka bir dertle unutuyoruz. çünkü hafıza-ı beşer nisyan ile...  ve çünkü unutmak; insanoğlunun en güçlü savunma silahıdır. öyle olmasa şu üç günlük dünyada ölümü unutup bunca caniliği, kötülüğü yapabilir miydi, küçük meselelerden kalpler kırabilir miydi insan?
misal dün yine televizyonda rast geldiğim profesörlerden biri, bu hastalık bize bazı değerlerimizi hatırlattı, onların kıymetini daha iyi anladık babında tirat atıyordu. haklı olabilir. olmayabilir de. zira armut dibine düşermiş. ben de dibime düşenlere bakıyorum. yani kendime. çünkü; her ‘koyun’ gibi ben de bencilim. kendi bacağımı çekiştiriyorum. ama sadece bu yıl değil. doğduğum günden beri. pazar gününü icat edenlere sövüp sayıyorum. olan bitene bakıyorum. haftalardır, işe gidiyorum. eve dönüyorum. inanmayacaksın ama bazen sırasını şaşırıyorum. önce işe mi gidiyorduk yoksa eve mi dönüyorduk. ilk ne zaman başladı ve kim başlattı? sahi arkadaşlarla buluşup iki lafın belini kırıp hesabı sen mi yoksa ben mi ödeyeceğim kavgası yapardık. dertleri başka bir dertle kapatmaz boşları kenara ittiğimiz kafenin masasına yatırıp ameliyat ederdik. derdin metastaz durumuna göre ya kurtarır ya da orada öldürürdük. ama asla sürüncemede bırakmazdık. uzun lafın kısası sevgili ibrahim; hafız’ı özlüyorum. fiko’yu özlüyorum. ıssız’ı,alçı'yı ve müşavir’ide. ha yediğimiz ekmek kadar olmasa da teknoloji nimeti var. dün misal orta anadolu’nun balta girmemiş ormanlarından aradı fiko. aklımı çelmeye çalışıyor. bilmiyor ki ben dünden teşneyim sakinliğe, insansızlığa ve doğaya. ama halletmem gerekenler var. zorunluluklarım ve dahi kendimi inandırdığım sorumluluklarım var. ama galiba henüz cesaretim yok. o yüzden zaman diyorum. sadece birazcık zaman. sanki elimde yarına dair senet varmış gibi. var-mış gibi...
.

14 Mart 2021

gelsene balkonda oturalım, yeni yıkadım*



herkes herkesle küsmüş gibi. misal ben önce kendimle sonra en sevdiklerimle konuşmuyormuşum gibi. öyle bir sessizlik. öyle bir yok’luk. sonra başı ve sonu belli olmayan bir kervanın içinde sürüklenir gibi herkes. halbuki pazar bugün. anlatmak istediğim bir şey de yok oysa. ama işte bütün çabalar, tüm bu kovalamacalar, karalamalar, devrik cümleler neden? belki aylak bir kedi gibi altına kurulduğum pazar güneşinden. belki seni çok sevdiğimden ama kendimi hiç sevmediğimden. yahut okudukça kafamı bulandıran ömer edip cansever şiirlerinden? şimdi geldi deyip ertesi gün kışa çalan bahardan mı yoksa? nedir, bu ikircikli haller amirim? 
.
bir kez daha aldanıp güneşe bahar geldi deyip balkonu yıkadım. çayı demledim. rejisör koltuğumu arka balkondan çıkardım. peşinden rüzgar çıktı. güneşin alnında ağrıyan koluma koyduğum buz torbasından medet umdum bir süre. bu tezatlıktan doğacak mana ve önem olduğuna inandırdım kendimi. bekledim adele gibi. ama hiç bir şey olmadı..
.
sonra bir adam gördüm karanfil sokağın başında. ellilerinde. en çok elli beşinde. sanki babamın öldüğü yaşta. düz gri zemin üzerine lacivert yahut siyah kalın çizgilerin olduğu ekose bir ceket sırtında. yürüyor uygun adım. ne çok hızlı, ne çok yavaş. olduğu gibi. olması gerektiği gibi. hayat yolunu adımlar gibi. ceketin altında laci bir pantolon. ayağında siyah  kundura, yürüyor telaşsız. saçlarının yarısı yok. olan yarısı da bembeyaz. sol elinde tespih, sağ eli cebinde kaderine gidiyor gibi. iki buçuk dakikada geçti sokağı bir uçtan diğerine. sanki bir hayatı tamamlar gibi. benim onu izlediğimden habersiz, hayatımın bir köşesinden geçip gittiğini bilmeksizin yürüdü karanfil sokağını. güneşli bir pazar günü. saat üç gibi ben babamı çok özledim doktor. hem ne çok.
.
* elif key - bize iki çay söyle
.

13 Mart 2021

black beach (2020)


siz bakmayın imdb'de 5,5 aldığına bu melez filmin! çoğu filmin olduğu gibi bu filmin de bir derdi var. ama eksik anlatmış ama fazla. artık anlayana sivrisinek saz.. gerçi filmimiz yeni bir şey de anlatmıyor. hep anlatılanı kendi kadrajından, biraz ispanyolca, biraz macera, biraz aksiyon, biraz dram katarak ortaya karışık sunuyor. artık kocaman dijital bir köy haline gelen dünyamızda bilinen bir repliği tekrarlıyor. para ve güç kimdeyse düdüğü her zaman o çalar. istediğine çaldırır istediğine çaldırmaz. bazılarına çaldırdığını sandırır ama arka planda düdüğü öttüren yine kendisidir. sıcak konutlarında soğuk şaraplarıyla dünyayı hamur gibi yoğurup yeni düzen getirenler, özgürlük ve demokrasi getirdiğini iddia eden beyaz adamlar, bunlara inanan beyaz ve siyah insanlar, idealistler, maceraperestler, paranın-gücün-mevki makamın esiri olanlar, dünyayı düzeltirken birazcık da benim cebim dolsuncular, hep banacılar, bananeciler, ellere de var da bize yok mucular, demokrasi adına işlenen cinayetler, katliamlar, soykırımlar, üç maymunu oynamalar, bireysel çıkarını toplum çıkarının üzerinde tutmalar vs.

ünlü ve eski ingiliz futbolcu gary lineker aforizma halini almış meşhur cümlesinde şöyle der; "futbol 22 kişiyle oynanır, sonunda almanlar kazanır." biz de o vakit lineker hesabıyla dünyada yedi milyar insan yaşar ama yedi şirket yönetilirler diyebilir miyiz?  belki. kim bilir. fakat, ama ve lakin. dünya da maalesef para ve gücü elinde bulunduran azınlık, büyük çoğunluğa hükmediyor. getirmeyi vaad ettikleri havuç pardon demokrasi, özgürlük, eşitlik, adalet falan hep kendileri için. mevzuu o kadar uzun ve derin ki zaten siz biliyorsunuz. ben kime ne anlatıyorum. ama diyorum; şu başroldeki carlos (raul arevola) sizce de sean penn'e benzemiyor mu? 

ha bi'de filmin sonlarında; " çakma sean abimizle" anası konuşurken ben rahmetli anneannem gibi filme nasıl kaptırdıysam kendimi "ulan o mendebura ben olsam torununu göstermem, sen kendini kaça sattın carlos efendi, hede hödö diye ileri geri saydırırken, bir yandan da eskiden iyiler gerçek hayatta kaybederken filmler de kazanıyorlardı. şimdi filmlerde bile kazanamıyorlar muhteşem tespitimi yaptım. yönetmen ve senarist abi de bana nanik yaptı. sean abimizi akladı. ama ben hala kazandığından emin değilim... bir de işte ben bu satırları yazarken arka fonda sezen aksu'nun masum değiliz hiç birimiz demesi nasıl bir ironidir ya da tam yerine rast gelinip konulan manzaradır bilemedim şimdi sevgili ibrahim. oysa niyetimiz kimseyi kırmak değildi.. sürç-i lisan ettiysek...

.

sezen aksu - masum değiliz

8 Mart 2021

los lunes


öğleden sonraki ilk çayımı getirdi. sakince masaya bıraktı. tam çıkarken, biraz sonra ikinci çayı da getirirsin dedim. tamam dedi. on beş dakika geçti, getirmedi. aramadım. üşendim. şu kelimeleri bir araya getirirken bile acayip yoruluyorum. bir isteksizlik. bir huzursuzluk hali kaç zamandır. içimin baharı açmadı daha. oysa dışarısı. orta ve yakın dünya öyle mi? başımı sola çevirdim. bir direğin tepesinde iki martı şakalaşıyor. gökyüzü masmavi. güneşli bir pazartesi daha dedim içimden. sanki bir umut vardı. zaten ‘jose ve santa’nın ruhu’ da rahat durmadı. dürttüler aniden. ben gitmekle kalmak arasında bocalarken ikinci çayım geldi. teşekkür ettim. afiyet olsun dedi. başımı yine pencereden dışarıya çevirdim. şakacı kuşlar gitmişti. ama mavilik olanca güzelliğiyle orada duruyordu. jose ve santa’nın dışarıya, güneşli pazartesiye çağıran zihnimdeki yüz ifadeleri de öyle. 
bir an için gözlerimi kapadım. açtığımda açık bir denizdeydim. bir geminin güvertesinde. şehir hatları vapuru mu o? yok hayır, arabalı vapur. en üstteyim. yüzüm güneşe dönük. hafif bir rüzgar okşuyor şimdi yanağımı. hava sıcak değil. ama soğuk da değil. bahar sonu. yaz başı gibi. yalnız değilim. kendimle beraberim. on yıl önceki halim ve ben. çok değişmemişiz. içimiz aynı. yine huzursuz. yine düşünceli. ruh uzaklara bakıyor, yakındakileri düşünürken zihin. ve yine.. neyse... eskiye nazaran saçlar biraz daha dökülmüş. dökülmeyen şakak kısımları beyazlamış. biraz da kilo almışım sanki. öyle diyor on yıl önceki halim. ben cesaret edemedim. sen edebilecek misin bakalım diye de ekliyor. cevap da yüz de vermiyorum eski bene. yüzümü çünkü güneşe ödünç verdim. hem bu ne laubalilik daha ilk dakikadan. oysa ikimizde biliyoruz. aynı eşikteyiz. on yıl önce. on yıl sonra. her on yılda bir aynı eşikte saatlerce, günlerce, aylarca kalmadık mı? şimdi yeni bir on yıl. ben yine durmuş öylece bekliyorum. peki ama neyi? 
bilmiyorum..
.