31 Ekim 2020

31 ekim



sırtımda haki renkli tişört, onun üzerinde kolsuz, ince lacivert yelek. elimde oğuz atay’ın günlüğü ve yüzümde bir haftalık sakalla güneşe, balkona çıktım. ondan önce, sabah mahallenin marketine, sonra ilçenin en büyük hipermarketine çıktım. sanki her şey normalmiş gibi. olması gerekenler oluyormuş, sıradan bir gün gibi. o zaman güneş yoktu. ama yağmur da yoktu. alacaklarımı çabucak alıp döndüm eve. arabanın kontağını kapattığımda bir şeyi unuttuğumu fark ettim. eve çıkmadan ercan abiye uğrayıp eksiğimi tamamladım. ercan abi bir yandan para üstümü veriyor bir yandan da kapının üstüne astığı 37 ekran televizyonundan gelecek mucizeyi bekliyordu. ben sormadan özet geçti: “on yedi saat sonra iki kişiyi kurtardılar gece. şimdi de 5 kişilik bir aileye ulaşmaya çalışıyorlar.” dedi gözünü televizyondan sakınmadan. 
“inşallah kurtarırlar abi, hayırlı işler” diyerek çıktım. şimdi balkonda, tam karşımda bitmek üzere olan ve yeni yönetmeliğe göre yapılan inşaata bakıyorum. düşünüyorum. şanslı yahut bahtlı kime denir bahtsız kime? eski yönetmelik ve eski şark kurnazlıklarıyla inşa edilip 70 km ötedeki sarsıntıda yıkılan çürük binalarda “harcanan” hayatların sorumlusu kim? o binaları yapanlar mı yoksa onlara izin verenler mi? yahut bizler miyiz? ama biliyorum, biliyoruz beyhude sorular bunlar. biz nasıl alışıp kanıksadıysak, sebep olanlar da sebep olanlara ses etmeyenler de bunun gayet bilincinde on yıllardır. isimler değişiyor ama zihniyet değişmiyor. çok değil bir kaç güne, en başta iki gündür olay yerinden canlı yayın yapanlar, sonra ben sen o biz siz onlar hepimiz başımızı başka yöne çevireceğiz. ta ki başka bir bina üzerimize yıkılana kadar. sonra işte yine uzmanlar, canlı bağlantılar. yine siyaset, hamaset. ve biz yine unutacağız. gerçekten sıkıcı bir durum. aynı filmin bir kore versiyonunu, bir amerikan veya ingiliz versiyonunu izlemek gibi. olay aynı. yer ve kişiler farklı. ama yüzde yüz türk yapımı!
.
yukarıdaki satırları yazarken güneş bulutların arasına, ben içeri girdim. canım okumak istemedi. televizyona zaten bakamıyorum. bir şeyler yapmalıydım. üç beş kışlık çıkardım, kısa kolluları kaldırdım. emektar bir el radyosu vardı. çok anlamasam da onunla uğraştım biraz. babamın maç dinlediği el radyosunu tamir ettirdiğimiz bir an aklıma geldi. fıs fıs bir şey sıkıyordu recep usta. araştırdım. yağsız kontak spreyi imiş. radyonun kapağını tutan iki vidayı çıkararak kapağı açtım ve evde bulduğum bir spreyi sıkarak açma kapama düğmesindeki cızırtı ile ses kopukluğunu giderdim. şimdi eskisinden iyi durumda. güzel çalışıyor. tam üzerine yorgunluk çayı demlemek için mutfağa girdiğimde güneş yeniden yüzünü gösterdi. çabucak çayı demleyip kitabımı da alıp çıktım balkona. belki şimdi biraz okuyabilirim. hiç bir şey olmamış gibi. her şey normalmiş gibi.
.
jacob gurevitsch - la maison verte

30 Ekim 2020

bu-günlük


metrodayız. sabah dokuz buçuk gibi. yüzü maskeli bütün yolcularla, yoğun trafiğin aksi istikametinde gidiyoruz. çok dolu değil vagon. ama çok boş da değil. sekizli koltuk gruplarının yüzde kırkı dolu. sabah, ani bir kararla anneme gitmeye niyetlendim. şimdi yine ani bir hareketle elimdeki oğuz atay kitabını çantama koyup aklıma üşüşenleri yazmaya karar verdim. bir yandan insanlara bakıyorum. biraz uykulu, çokça düşünceli hepsi. ellerinde birer akıllı telefon, yüzlerinde renk renk maske. yeşil, mavi, beyaz, siyah.  ama sona doğru yaklaştıkça, her durakta renkler ve dolayısıyla insanlar azalıyor. aslında gitmeyecektim anneme. evde yatıp kitap okuyacak, dizi izleyecektim akşama kadar. ama sıkıldım. nefes alma ihtiyacı hissettim. bir de ne vakittir bende duran emanetleri vardı. bahanesi oldu. 

bu arada ben bunları yazarken, bir an için ineceğim durağı kaçırdım sandım. daha önce bu türden duymadığım garip bir korkuya kapıldım. halbuki yetişmem gereken acil bir iş yoktu. kaçırdığım duraktan sonra inip karşı taraftaki trenle pek tabi geri gelebilirdim. ama işte o saniyelik korku diyorum. tuhaf bir histi.

tuhafıma giden başka bir şey de bu salgın, maske vb. olaylarına diğer onlarca madde ve eşyaya yaptığımız gibi tüketilecek bir obje gibi davrandığımızı düşünmem bazen. önünü ardını hiç düşünmeden. sorgulamadan. neden ve niçin böyle oldu, bundan sonraki aşama nasıl olacak demeden. yukarıdan gelen komutları orwell’ın 1984’ündeki gibi dinliyoruz, uyuyoruz çoğunlukla. 

evde kalın! 
tamam. 
ama dışarıda maske takılmayacak! 
peki. 
sonra, maske takmak mecburi!
ona da peki. 
ne veriyorlarsa alıyoruz. lakin ve sanki iphone modeli değişir gibi hastalıklar değişiyor yıllardır. farkında mısınız? sars, mers, çin, kuş ve domuz gribi. gibi gibi. sanki bir bilim kurgu filminin içindeyiz. truman show’un 2020 versiyonu belki de. kim bilir? sosyal medyadan gördüğüm kadarıyla bu işe bir tek haşmet babaoğlu kafa yoruyordu. teoriler, analizler falan. sonra ne yaptı bilmiyorum. ben de zaten ineceğim durağa geldim. durağı kaçırmadan ineyim. sanırım diyeceklerim bugünlük bundan ibaret.
.

zoo wees - control

29 Ekim 2020

bazı şeyler : 72 - 76 (cemal süreya'nın kahvaltısından bile güzel!)

72 -  allah var, yalan yok şimdi. sağlık bakanımızı "ilk 3 ay ben de destekledim!". sonra işte bir şey oldu! vaka-hasta sayısı-pi sayısı-fibonacci dizisi falan derken bende film koptu. zaten yıllardır matematik ve fen bilgisi yetmezliğiyle yaşayan beynim hepten karıştı. oysa her şeyi toplumdan beklememeliydi! önce gerçek ve öz hakiki doğal sayıları açıklamalı sonra da toplumun "lan gerçekten bi'cisim yaklaşıyo galiba" havliyle kabuğuna çekilmesi beklenebilirdi. şahsi görüşüm. hem mart-nisan-mayısta böyle olmadı mı? ama işte önce ‘yeni normal’ sonra o mucizevi denklem girdi aramıza. 

şimdi vaka sayısı semptomsuzsa, hasta sayısı ateşli ve kas ağrılarıyla ağırlıklıysa nasıl oluyor da avrupa'da 5-10 bin vakada 5 ölüm olurken, bugünün 2binli sayılarında her gün yetmiş ölüm oluyor? dahası nisan mayısta vaka (hasta mı demeliydim) sayısı 4-5 binken uzak ya da yakın çevremde hiç covid tanısı konmuş tanıdığım yoktu. şimdi, iki binli rakamlarda neredeyse her gün bir tanıdığımın covid haberini alıyorum.
bu işte bir yalnızlık mı yoksa yanlışlık mı var bilemedim!!
ama bildiğim çember daralıyor sevgili hafız. gittikçe daralıyor..
*
73 - evlilik aşkı, tüfek mertliği öldürüyor denir ya hani; netflix'de sinema sevdasını köreltiyor. "bu manyak şey" hayatıma girdiğinden beri dizi manyağı oldum. film beğenmez oldum. öyle ki sırf al pacino ve de niro amcalar için bile izleyeceğim irishman'ı yarım bıraktım bir mafyatik dizi (ozark) uğruna. geçen pazar misal; rebecca 'nın akibeti de aynı oldu. ingiliz ve iskandinav polisiyelerinin müptelası olarak platformdaki tüm polisiyeleri bitirdim. en son günümüzle alakalı bir salgın ve rus dizisi olan to the lake'e takıldım. iki günde bitti. şimdi "genç wallander'ın acılarına" bakıyorum. ama the party filmini bulursam kesin izleyeceğim. sözüm söz.
*
74 - cahit zarifoğlu ve oğuz atay. iki farklı kutup gibiler. ama yazıları, samimiyetleri. en çok da sigara içişleri yok mu..
*
75 - şu en üstteki fotoğraf var ya. wallander dizisinden. ama derdim dizi değil şimdi. yol.
o uzun yolda diyorum seninle yürümek ne güzel olurdu. ne güzel?
peki, aheste aheste araba kullanmaya da varım.
*
76- hafta sonuna kadar yağmur ve kapalı hava beklerken süpriz bir şekilde güneş açtı. ama öyle böyle değil, temmuz güneşi değil belki ama eylül güneşiyle aşık atabilecek kıvamda. öyle deli, öyle güzel bir güneş. hemen balkona attım kendimi. karşı inşaatın gürültüsü, dinlediğim müziğe karışıyor ama öyle mutluyum ki şimdi güneşin altında. öyle saf bir mutluluk. cemal süreya’nın kahvaltısından bile güzel!

.

manu chao  clandestino

günlük



bugünlerde cahit zarifoğlu ve tomris uyar’dan sonra -geç kalmış olsam bile- oğuz atay’ın günlüğü düşmüyor elimden ve aklımdan. keyif alarak demeyelim de dünyadan ve bütün kötü alışkanlıklarından sıyrılıp beni içine alabilen ender kitaplar bunlar. daha önce okuduğum, altını çizdiğim yerleri tekrar okuduğumda ilk andaki gibi etkileniyorum. şaşırıyorum. iki adam ve bir kadın. beni bu günlüklere, bu hayatlara bu kadar bağlayan nedir, bilmiyorum? edebiyata ve yazıya olan tutkuları mı, kelimeleri kullanmadaki ustalıkları, sadelikleri mi? nedir, hiç bilmiyorum. bildiğim; bir dua gibi neredeyse her gün, mutlaka bir iki satırlarını okuduğum.
misal oğuz atay; peter sellers’ın oynadığı the party filminden bahsetmiş daha ben bu dünyada yokken. izlediğimi hatırlamıyorum. sırf o yazdı diye bu filmi bulup izlemek istiyorum bugün.
.

27 Ekim 2020

beş vakit - 24


sabah:
istanbul’un sisinde ve sabahın alacasında görebildiğim, seçebildiğim yeşil ve kırmızı trafik ışıkları sadece. arkalarda kalmış tek tük evlerde, işe gidecek kocalarına kahvaltı hazırlayan kadınların yaktığı beyaz mutfak ışıkları bir de. otobüs yol aldıkça gözüme ve aklıma çarpan pazar günleri açığız yazılı oto tamirci led ışıkları, bir seramikçinin bahçesine asılmış perakende satışımız vardır afişi ve duvarlara yazılmış uyuşturucuya hayır sloganları. hepsi sanki ve ayrı ayrı alacakaranlık hikayeleri. bugün; 27.10.2020 salı, saat 07:19. az sayıdaki yolcu, çok sayıdaki durakları ışık hızında geçiyoruz! tıpkı ömür gibi..
..
.

öğle:
yemekten sonra çayımı almış öylece oturuyordum ofiste. sonra farkettim ki; siyah, simsiyah, son model bir spor araba pencerenin önünde durmuş bana bakıyor. hayır, bir de poz verir gibi, çapraz durmuş, bütün ihtişamı ve çekiciliği ile orada bekliyor. o bana, ben ona karşılıklı bakışıyoruz. hani şu tek kapılı, acayip sürat yapanlardan. lakin tarzım ve tipim değilsin bebeğim dedim ilk bakışmalardan sonra. spor giyinmeyi severim ama spor arabaları bilhassa tek kapılıları nedense sevmem. hatta arabadan saymam. hoş bu istanbul keşmekeşinde artık arabadan da, insanlığımdan da nefret eder hale geldim. oysa bisikletle veya yürüyerek gidecebileceğim bir işim olmasını çok isterdim. olmadı. bir dahaki sefere artık!
..
.

ikindi
kuşlar, tuhaf! her vakit, her akşamüstü bilhassa ve sonra her yaz, her bahar ve her kış ama daima kuzeyden güneye uçarken görürdüm onları. oysa bu sabahtan beri tersine uçuyorlar. güneyden kuzeye. ama neden?
ne olmuş olabilir ki? 
acaba yoğun siste yollarını kaybetmiş olabilirler mi? tuhaf..
..
.

akşam:
fotoğraflar, insanda hep geçmişte yaşama isteği ve garip bir özlem uyandırıyor. en azından ben de öyle. yakın ya da uzak geçmiş fark etmiyor. çünkü ne vakit eski fotoğraflara  baksam bulunduğum zamandan çıkıp gidesim geliyor. o fotoğraftaki küçücük bir an için. hatta ve sadece güneşin geliş açısı için. lakin ille de bir şey yaşamak lazım değil bu gitme isteğinin yüzeye çıkması için. sadece o zamanın güzelliği için gitmek istiyor bazen de insan. dünya ve içindekilerin şimdikinden daha az kötü olduğu için yani. zamanda geri dönmenin mümkün olmadığını anladığında ise, kimsenin olmadığı yahut çok az insanın yaşadığı bir adaya düşmek istiyor en azından.

..

.

yatsı:

annemi aradım. hayır duası aldım.(galiba)
..
.

25 Ekim 2020

ekim 27



yarım ışık veren ampul gibi sislerin ve bulutların arasından kurtulabildiği ölçüde ısıtan güneşin alnındayım. pazar sabahı, erkenden gelip çalışmak zorunda olan sarı yelekli inşaat emekçilerine bakıp düşünüyorum. kim bilir ne hayalleri vardı? kaçını gerçekleştirdiler acaba? mecbur olmasalar her pazar, sabahın sekizinde ve haftanın tüm günlerinde gelip çalışırlar mıydı böyle uykulu uykulu? denklemi kurmak zor değil. bekarların evlenmek, araba, son model telefon almak vb ihtiyaçları için,  evlilerin ise en az üç çocuklarının ve karılarının iaşelerini sağlamak adına çırpındıkları formülüne ulaşmak için matematik ya da fen bilgisine hacet yok. çünkü ve zira iki dersten hep ikmale kalmış ben bile çözebiliyorum artık denklemi. lakin kendi denklemimi çözemiyorum. yıllardır. uzun yıllardır. mesela on beş yıl üç ay gibi. bu tavan arası boşluğundan hallice yerde biriktiriyorum gerekli gereksiz atıklarımı. belki çoğunu anlamıyor kimse. bazılarını anladığını sanıyor herkes. yine bazıları, kendine yakın bulduğu hatta kendinden saydığı satır arası cümlelerini bulup seçiyor. ama gerçekte; her hayatın kendi şahsına münhasırlığını biliyor içten içe. dün tesadüfen rastladığım bir dizi ya da filminde şöyle diyordu başrol oyuncusunun iç sesi; ‘başkalarının acısına niye böyle dikkatli bakıyoruz? orada ne görmeyi umuyoruz?
yoldaş arıyoruzdur belki! bu dünyada yalnız olmadığımızı, hayatın ve feleğin sillesinin yalnızca bizim suratımızda patlamadığını bilmek belki de gizliden bir rahatlama, devam etme gücü veriyordur itiraf edemesek de kendimize. ya da başka bir sürü şey. ama mevzu bu değil bugün sevgili dostlar, aziz romalılar!
mevzu bir yaş dönümünün daha gelip çatması. ömürden ve elden bir yılın daha uçup gitmesi. böyle olunca yani sona doğru bir adım daha yaklaştıkça ister istemez kendi hesap defterini açıyor insan. bu kadar yıl ne idim, ne oldum, ne yapmaya çalışıyorum, ne yaptım, iyi mi yapıyorum kötü mü, kendimden razı mıyım, bugüne başka türlü gelebilir miydim ya da hiç gelmeyebilir miydim? bitmeyen sorular, dinmeyen iç sızlanmaları.
geçen sene dediğim gibi; iyisiyle kötüsüyle kendi anlayabileceğim dilde, dilim döndüğünce son altı yıldır yazıyorum bu yaş dönümlerini. bu yedincisi oluyor. daha ne kadar devam eder, bundan sonra yazar mıyım yazmaz mıyım bilmiyorum. ama bu sene erkenden yazmak istedim. belki kronik pazar sıkılganlığımdan, belki ‘dolunay ibnesi’ yine bir atraksiyon yapmıştır. bilemiyorum. bildiğim; bu sabaha yine can sıkıntısıyla uyandığım. sebepsiz. şekilsiz. renksiz. kokusuz.
yarım yamalak kahvaltı yapıp dışarı attım kendimi. yürüdüm adımlarca, metrelerce. dakikalarca. bir kaç insan görürüm diye ihtiyacım olmadığı halde bir iki elbise denedim. giydim. çıkardım. tezgahtarın sahte beğenisine inanmış gibi yaptım. bir kaç parça eşya satın aldım. yine yürüdüm. yürüdüm. yoruldum. kürkçü dükkanına döndüm. balkona çıktım. denize ve burgaz’a baktım. bembeyaz bir sis. boşluk vardı. tıpkı hayatım gibi. o vakit yazmak istedim. gelmişimi, geçmişimi. emre aydın’la ahmet kaya arası bir hüzünle vaktinden önce yazmaya başladım 27 ekimi. çünkü bugün öyle bir gün. çünkü, yazmalıydım. bir şeyler karalamalıydım. hem geçmiş muhasebesi için fark eder miydi 27 ya da 25 ekim olması? ya da yıllar önce bir arkadaşımın dediği gibi; “vaktinden önce veya vaktinden sonra ne fark eder, doğmuş olmam yeter” miydi? yoksa doğmamış olmayı mı tercih ederdim? bu kadar çok yükü taşımayı ister miydim? yine olsa yine gelmek ister miydim? beynim diyorum; bu kadar çok soru sorarken yazmasam olmazdı. yoksa niye ve nasıl yazdığım ne fark eder!
.
şimdi işte güneş hala cimri, koyu bir sisin içinde. uykusunu alamamış verimsiz bir memur gibi. keza marmara ve adalar, aynı sise teslim olmuş durumdalar. ben, ben zaten yıllardır... bir tek, karşı inşaattaki sarı yelekli işçiler, sadece onlar veriyor hayatın hakkını. ama onların da ne hayalleri var hala bilmiyoruz..
.

18 Ekim 2020

yağmur



uzun zamandır yapmadığım bir şeyi yaptım bu sabah. joy fm’i açıp kitap okudum saatlerce. ve radyoda çıkan -daha önce pek duymadığım- şarkıları shazam aracılığıyla tespit edip yüzde yetmişini kaydettim. giriş bölümü çok hoşuma giden ama sonrasını sevmediğim bazı şarkıları ise sildim. bir ara bastıran yağmuru izledim cam kenarında uzun uzun. sanki kaybettiğim bir şeyi arar gibi. sokakları minik bir nehre çeviren yağmur suyunun rögar kapaklarından içeri girme yarışını bir çocuk merakı ve heyecanıyla takip ettim. hiç yapmadığım başka bir şey daha yaptım bu pazar. büyük bir coşkuyla yağan yağmuru, videoya aldım. belki sana yollarım diye. ama sonra saçma buldum bu düşüncemi. göndermedim. silmedim de. yağmur da durdu zaten. yapacak daha iyi bir işim yokmuş gibi gittim kitaplığı düzelttim. oysa daha geçen pazar düzenlemiştim. bu kez yerli ve yabancı yazarları ayrı ayrı dizdim. okumak için sırada bekleyenleri ise başka bir bölüme aldım. sonra bir iki fotoğraf ve bir kaç klasik arabayla süsledim kitaplık raflarını. hoşuma gitti. ne var ki, haftaya yine değiştireceğim bu düzeni. adım gibi biliyorum. şimdilik güzel ama. böyle kalsın istiyorum. belki kısa bir yürüyüşe çıkarım bu yazının sonunda. belki de çıkmam. sabahkine benzer yeni bir okuma ayini gerçekleştiririm. bak işte! yağmur yeniden başladı...
.

15 Ekim 2020

eşantiyon notlar-1



bayrakkarşı şirketin çatısına astığı bayrağa bakıyorum on dakikadır. arada da müyesser hanımın “içecek misiniz?” diyerek masama bıraktığı çayı yudumluyorum. bayrağın orjinal rengi neydi, şekli nasıldı bilmiyorum. şimdi soluk bir mor olmuş. ortadan aşağısı parçalanmış iki üç parmak kalınlığında bir tutam bezle direğe bağlanmış. perişan vaziyette. acaba geçen kış mı yoksa ondan önceki kışta mı bu hale geldi? belki de son günlerdeki dolulu, fırtınalı yağmurlar ve lodoslardan sonra böyle oldu. yavaş yavaş mı birden mi oldu? hepsi muamma şimdi. düşününce ruhumuz ve bedenimizin şu solup parçalanan bayraktan farkı yok. günler geçtikçe, büyük şehir keşmekeşine iyiden iyiye gömüldükçe, daha kötüsü alıştıkça!
.
sürüm: geçmiş gün. çok sevdiğim birine; ”tanıdığım sen ile yazdıklarındaki sen aynı değil, iki farklı kişi sanki?” dedim.
cevabı ; “ sen de öylesin?” oldu.
düşündüm. haklıydı. haklıydım. o yazarken kendi dışını, çevresindekileri, yaşadıklarını anlatıyordu. bense içimi yazıyordum daha çok. yazarken ve yaşarken iki farklı kişi gibi görünüyorduk belki ama ikisi de bizdik. sadece duruma göre ya web sürümü ya da mobil sürümü oluyorduk!
.
ekim: mevsimlerin de biyolojik saati şaştı. ekim on beş oldu ben hala ofis klimasının soğuk ayarlarıyla oynuyorum. oysa askerde ekim on beşte parka giyerdik, ekim bir oldu mu işe uzun kollularla giderdik. hepsinden mühimi, parmak uçlarım ekimin sabah-akşam serinliğinde buz kesilir, tarihi roma rakamlarına dönüşürdü. ama ve hala ellerim sıcak, kısa kollu gömleklerle işe geliyor, klimayı kapatana muhtıra veriyorum. bir punduna getirip denize girme hayalleri falan kuruyorum. çünkü artık; eski ekimler yok. eski sonbaharlar. eski insanlar. eski sen. eski ben. azar azar kayboluyoruz..
.
notlar: dün internette dolaşırken bir vesileyle ve yine dostoyevski’nin yeraltından notları’na denk geldim. henüz okumadım. okunacaklar arasında on dördüncü sıraya koymak üzere siparişi verdim. sonra iptal ettim. zira bekleyen diğer on üç kitap da aynı yoldan geçtiği için en azından yarısı bitene kadar, kitap almayı erteledim. o zamana kadar bir bankanın eşantiyon kağıtlarına karaladığım notlarım, bana yeter!
.
pilav: yemek dışarıdan geliyor bizim şirkete. çok şükür on yıldır zehirlenen olmadı. lakin suyundan mı yağından mı bilinmez pirinç pilavı mideme fena dokunuyor. o yüzden pilav günlerinde “müyesser hanıma bana dokunuyor verme” diyorum. lakin kuru veya nohutlu, turşulu, ayranlı günler hariç. az pilav üstüne kuru koyduruyorum. sonra..
sonrası iki şişe soda içmeme rağmen altı metre kare ofiste bir sağa bir sola dolanıyorum. 
ama müyesser hanım gelsin bu sefer söyleyeceğim; “ben istesem de patlsam da çatlasam da o pilavı bir daha koymayacaksın tabağıma.”  hatta iki şahit huzurunda diyeceğim ki bağlayıcılığı olsun. evet.
.


13 Ekim 2020

koku




parkın çimlerini yeni biçmişler. öyle güzel kokuyorlar ki; maskemi burnumun altına indirdim. bu nefis kokuyu derin derin içime çekerek hücrelerime kazıdım. çünkü bayım; taze çekilmiş kahve kokusu olsun, yağmur sonrası toprak kokusu olsun ve bir de işte yeni biçilmiş çimen kokusu benim için aşık olunası kokulardır.
şimdi misal; tam karşımda, uzak köşede oturan bir çift, aşkın milyar kere yapılan tanımına bir yenisini daha ekliyorlar. kısa saçlı, pembe bluzlu kadın, siyah-beyaz pötikare gömlekli adamın omzuna başını dayamış, hiç konuşmadan aşkı yeniden tarif ediyorlar. fonda adeta bir fransız romantiği, şarkı. etrafta taze biçilmiş çimen kokusu. aşk diyorum. son kararım.
.


12 Ekim 2020

orta oyunu


arka arkaya sıralanmış, her biri on ikişer katlı, dört bloklu sitenin üçüncü bloğunun önünde toplanmışlar. davul ve zurna kendi tarihine yakışmayacak bir ağırlıkta, yavan bir müziğe kilitlenmiş. tıpkı otomatik pilota bağlanmış uçak gibi, dümdüz giden bir ezgi! apartman arası boşluklardan göğe yükselen bir ses. sesi duyup cama, balkona koşan ahali. ortada beyazlar içinde bir gelin ve siyahlara bürünmüş bir damat, gönülsüzce oynamaya çalışıyorlar. zorlandıkları, zoraki kımıldandıkları öyle çok belli ki. oyun içinde başka bir oyun oynuyorlar adeta. etraflarında minik bir halka oluşturmuş yakınları, maskeli ve mesafeli el çırpıyorlar. yüzlere belki içten, belki kerhen kondurulmuş tebessümler. akıllarda kim bilir hangi yitik düşünceler. gelin ve damada yaklaşan, oyuna dahil olan iki kadından esmer olanın elbisesi kıpkırmızı, ben buradayım diye bağırıyor. diğeri, sonradan olma sarışının elbisesi haki yeşili. orta’da adı konulmayan gizli bir yarışın içindeler sanki. davul ve zurna istikrarlı. en baştaki ağır aksak havası devam ediyor. sonra el çırpmalar. ve gelinle damadın bitmeyen işkencesi.. pervazlarda, balkonlarda temaşa meraklısı bir sürü insan. roma arenalarına salınmış gladyatörleri izler gibi bakıyoruz mutfak pencerelerinden, kombili balkonlardan. karşı bloklardan ve göremediğim ama tahmin ettiğim üzere bizim cenahtaki bloklardan, kafalar kırk beş derece açıyla ve merakla, sesin geldiği yöne kilitlenmişiz. öylece bakıyoruz. sanki böyle bir şeyi ilk kez görüyormuşuz gibi. bakanların istisnasız hepsi orta yaş ve üstü. tamamlayamadıkları, tamamlanamadıkları bir şey mi var acaba? 
birazdan kornalar ve alkışlar eşliğinde konvoy toparlanıp düğün salonuna yahut nikah dairesine gidecek. kırkbeş derecelik bakış açıları değişecek, bazı pencereler kapanacak, bazıları balkonda kalıp bir sigara daha yakacak, uzaklara bakıp derin düşüncelere dalacak o bazılarının bazıları. benim gibi truman show’u anımsayanlardan belki bir ikisi acaba ben bu oyunun neresindeyim diye soracak? ya da hiç sormayacak. akşam ki hasta/vaka sayısını merak edecek. veya fenerbahçe bu sene şampiyon olabilecek mi acaba diye içinden geçirecek. bir başkası uzaklardaki sevgilisini düşünecek. diğeri, emekliliğine kalan günleri hesaplayacak. beriki hasta olan annesi için dua edecek. içlerinden biri de tüm bu olan biteni yazacak.
.

10 Ekim 2020

şemsiye



avuç içlerimi güneşe, ruhumu müziğe verip gözlerimi kapadım. halbuki kaç aydır elimde sürünen tomris uyar’ın incecik yaz kitabını bitirecektim. söz vermiştim. fakat muhteşem güneşi görünce caydım. biraz da yorgunluk. iki gündür yağan yağmurun savaş alanına çevirdiği balkonu toparlayıp yıkadıktan sonra okuyacaktım güya kitabı. ama işte güneş....
başımı geri yasladım. hafifçe soluma dönüp tomris hanımdan özür dileyerek kapadım gözlerimi. iddia ediyorum yine şaire inat. yok böyle bir mutluluk çünkü. kahvaltının değil güneşin, bilhassa ekim güneşinin mutlulukla doğrudan bir ilişkisi var bayım. misal güneş ışınları, tenimde sevgili dudağı gibi ılık temaslar bıraktıkça ben hayalden hayale koşuyordum. lakin bir ara rüzgar çıktı. güneşi ve sıcaklığını kaybettim. gözümü açtığımda yemyeşil bir şemsiye bana gülümsüyordu. tanıyordum bu saçaklıyı. üç yaz önce erikli'den almıştım. xyz bankasının eşantiyon şemsiyesi, bir kuzey rüzgarında hakkın rahmetine kavuşunca en sağlamından ver demiştim tıknaz, kara kuru belde esnafına. o da “abi bunlar ithal, kasırgaya bile dayanır” diyerek mübalağa sanatına çağ atlatmıştı. ama haklı da çıkmıştı. o şemsiye şimdi kapalı olduğu halde güneşimin önünde bir engel. kızmıyorum, niyeyse üzerindeki yazıları okumaya çalışıyorum. sanırım almanca. ama almancam yok. hoş bilsem de okunacak gibi değil. yelpaze gibi katlanmış, uzun yeşil üçgenlerden mütevellit  zeminde, kalın beyaz arial yazılar. rauth diyor kelimenin okunan bir yarısında. öteki tarafta eim. sonra bir çam ağacı gibi göğe yükselen üst taraflarında kırmızı beşgenler. ağacın ardında ise bir bulut ormanı var. ormanda bizim sınıfın çocukları koşturuyor. ilkokul dörtteyiz. pikniğe gitmişiz. gruptan biraz uzaklaşmışız. bir fabrikanın atık havuzunda kağıttan gemiler yüzdürüyoruz. sonra şlop diye bir ses. hafız pis suda çırpınıyor. “öğretmenim öğretmenim” diye böğürerek, hayatımda koşmadığım kadar hızlı koşuyorum. bir el, hafız’ı kirli sudan çıkarıyor. sınıfın en güzeli ve en çalışkanı özlem şaşkın. hafız’ın bir yaş büyük abisi fiko, bir ağacın altında ağlıyor. ben bir özlem’e, bir hafız’a, bir fiko’ya bakıyorum. yanıma gelen öğretmenimiz sol kulağımı çektikçe çekiyor. öyle ki; kulağım pinokyo’nun burnundan uzun, midas’ın kulaklarından biraz daha kısa oluyor. özlem’i uzayan kulağıma bakarken görüyorum. kulağım yerine yüzümün kızardığını hissediyorum. cayır cayır yanıyor suratım. öğretmenim hem çekiyor hem soruyor.
 “oğlum buradan ayrılmak yok demedim mi ben size?”
“dediniz öğretmenim.”
“demişmiş, yıkıl şimdi karşımdan.”
yıkılıyorum. 
biraz sonra özlem geliyor yanıma; “acıyor mu çok?”
kulağıma dokunuyor. başka bir yangın başlıyor bu sefer içimde. hafız’ı battaniyeye sarıp öğretmenin arabasına alıyorlar. fiko, iyi olacak mı? diyor titrek sesiyle. “iyi olacak, tabi oğlum. baksana pişmiş kelle gibi sırıtıyor bize” diyorum. sağ elinin tersiyle gözyaşlarını silen fiko’da gülüyor. ben gülüyorum. özlem gülüyor. sol kulağımdaki yangın yeniden başlıyor. gözlerimi açıyorum. saat on iki olmuş. güneş en tepede. yüzümde ve ruhumda tuhaf bir sıcaklık. radyoyu açıp tomris hanım’ı okumaya karar veriyorum..

her sabah yeni bir güne girebilmek, yaşamaya bir kere daha alışabilmek için yaptığı temrinlerdi: hemen saate bakmak, radyoyu açmak, bir sigara yakmak..*”
.
* tomris uyar - bol buzlu bir aşk lütfen!
.
.

3 Ekim 2020

yorgun



bizim nesil yorgun, haddinden fazla yorgun” dediğinde ne demek istediğini çok iyi anladım apartman yöneticimiz hilmi beyin. benden çünkü, hepi topu iki yıl fazla yaşamıştı. aklımız tam ermese de yağ ve tüp kuyruklarının, sağ sol kavgalarının yaşatıldığı dönemin çocuklarıydık biz. ve büyüdükçe, o meşum şarkının sözleri doğrulandı bir bir, her geçen gün daha da kirlendi dünya. 
şimdi ikimiz de en azından büyükşehir kargaşasından sakinliğe kaçmanın yollarını arıyoruz. o şanslı. yolunu ve yordamını yapmış. sekiz ay sonra özgür allah’ın izniyle. ben...? benim vaktim daha var. lakin patronların bu ikircikli ve yavşak tavırları devam ederse benim de “skerim lan işinizi gücünüzü” demem an meselesi. lakin öyle olursa da zor olacak benim için. yolum yordamım, yolda düzülecek kervanım, bir kedim bile yok. aksine bir sürü kamburum var sırtımda, yanımda yöremde. o yüzden önce 'diplomasi' yani sabır diyorum. sonra işte otuz derece ekiminde balkonda güneşle avunuyorum. hem çok değil, bir kaç hafta sonra bu güneşi çok arayacağımı adım gibi biliyorum. o yüzden fırsat varken işi gücü siktir edip hafta sonu özgürlüğümün tadını çıkarıyorum. 
yine de yorgun muyum?
evet. 
hafta içi uğraştığım bir dolu saçmalık kafamı meşgul ediyor mu?
evet.
geleceğe dair bir dizi ümitsizlik sahibi miyim?
evet.
ama bir süreliğine, en azından bir günlüğüne pause tuşuna basıyorum.
burgazada'yla çınarcık arasına sis veya nemle çizilmiş beyaz tabaka içine demir atmış yük gemisini izliyorum şimdi ve yarım saattir.
çünkü gemiler ve denizler bana en imkansız hayalleri kurdurup en umutsuz hallerime derman olurlar. bazen de işte kaybolur giderim..
..
misal o sisli gemiye bakarken, babam geliyor aklıma. şimdi hayatta olsaydı, bu balkonda beraber otursaydık. “senin çayın gibi olmasa da benimki de fena değil işte” deyip taze demlediğim çayı getirseydim önüne. çay gelir gelmez, balkon korkuluğuna dayadığı sağ kolunu, ecevit mavisi gömleğinin sol cebine doğru kaldırıp maltepe sigarasına uzansaydı. ilk nefesten sonra öksürüğe boğulduğunda da beni dinlemeyeceğini bile bile “içmesen artık şunu” deseydim. hiç bir şey demeden müstehzi gülümseseydi bana bıyıklarının altından. sonra da uzaklara bakıp bildiği halde “şu ada burgaz mı?” diye sorsaydı. daha cevabını beklemeden “karşısı da yalova mı çınarcık mı?” diye ekleseydi. yeni aldığı isviçre çakısını anlatsaydı uzun uzun. hava kararana, hatta üstüne bir şey getireyim mi serinliğine kadar böyle havadan sudan, gerekli gereksiz meselelerden, dünyadan, hükümetten ve tabi ki beşiktaş’tan iki ahbapmış gibi saatlerce konuşsaydık. çünkü biz babamla, hiç bir vakit böyle uzun uzadıya konuşmadık.
oysa şimdi diyorum; yanımda olsaydı, bir ömür boyu yorulmazdım ben...
.

1 Ekim 2020

ekim


gözde tasarım yazıyor her ikisinin sırtındaki polo yaka mavi tişörtlerde, adımları bir, boyları da öyle. hatta siyah pantolonları ve lacivert şapkaları da aynı. bir örnek giydirilen ikiz kardeş gibiler. iki gündür, öğlenleri bu abilerle turluyorum semtin ıssız sayılabilecek parkında. ama çok yavaşlar. hem sohbet edip hem aheste aheste yürüyorlar. sanki kaçırdıkları hayatın -en azından bundan sonraki kısmını- içlerine sindirmek ama daha çok haz almak istiyor gibiler. onlar ikinci viteste ise ben dörtte, bazen beşteyim. belki de yürüyüş boyunca dinlediğim tek şarkının etkisindendir bu kadar hızlı olmam. çünkü ve zira; caro emerald’a takılmış telefonumdaki şarkı. ben abilere tur bindirdikçe caro hanım öyle tatlı “ver, ay em” diyor ki, o coşkuyla vitesi altıya kadar çıkartabiliyorum. bir de işte aylardan ekim. güneş var. lakin esintiler sonbahardan. hele ki, rüzgarın o kışa bulanmış sonbahar kokusu yok mu? yerdeki tek tük sarı yapraklar sonra. ve üstelik ekimin biri. 
böyle olunca, turgut uyar’ı hatırlamamak mümkün mü?
eylül toparlandı gitti işte
ekim falan da gider bu gidişle
.
ama gitmesin, ekim.
mümkünse bütün aylar ekim olsun. doğduğum gün gibi hatta.
..
ben yürümeye devam ediyorum. abiler yok görünürlerde. az ileride, vietnamlılarının şapkalarına benzer bir çatısı olan çardağın altında üstü başı boya olmuş, rengarenk bir emekçi öğle yemeğini yiyor iştahla. yanından hızla geçip rampaya tırmanıyorum. vitesi düşürüyorum elbette. düzlüğe çıktığımda ise, yaşlı bir amca, bir belediye bankına sol ayağını uzatarak yarım oturmuş, sağ elindeki bastona da dayanmış şekilde derin derin düşünüyordu. beni farkedince yüzünü benden yana çevirdi. göz göze gelince, başımla selam verdim. “aleyküm selam” dedi. başıyla da ayrıca tasik etti. sonra maskesini düzeltti. ben yürümeye devam ettim. bu arada parkın ziyaretçileri arttı. birinci turu atarken abiler ve benle birlikte yürüyen üç adam ve salıncağa binen iki çocukla toplam beş kişiydik koca parkta. şimdi karşıdan bana doğru gelen siyah saçlı, siyah pantolonlu ve beyaz gömlekli bir esmer ekleniyor mevcudumuza. düşünceli adımlarla, o da aheste yürüyüşü seçmiş belli. futbol sahasının yanındaki bankta oturan bir anne ise, çocuk arabasıyla gelmiş. sağ ayağıyla çocuğun arabasını ileri geri sallarken, kendisi telefonda günlük dedikodu kotasını dolduruyordu. çocuk ilginçti ama, öyle mağrur kurulmuştu ki arabaya geleceğin başbakanı olmaya namzet bir sarı kafaydı. değişik bir enerji aldım. ben belki bilmeyeceğim ama ileride çok büyük adam olacak o çocuk. aha buraya yazıyorum! 
öyle hissettim. bilmiyorum. hislerimin yalancısıyım dedim içimden. yürümeye devam ettim. durmadım. üç tam tur daha attım bu yamuk dairede. yürürken de düşünüyordum. benim küçük dünyam ya da dünyanın küçültülmüş, minimize edilmiş haliydi sanki bu biçimsiz yuvarlak. her dönüşte farklı yüzler, farklı olaylar görüyordum. güneşin açısı değişiyor, ışık değişiyor, sesler değişiyordu. hatta renkler bile. her dönüşte yeni bir tecrübe. yeni bir hayat. dikkatli bakılmayınca fark edilmeyen. bilinmeyen pek çok şey. ama biliyordum. ekim ayı başkaydı. ve hep başka güzellikler taşımıştı hayatıma. sanki bu ekim de öyle olacak gibiydi. sanki.. umarım...
..