14 Haziran 2020

harita


hava kapalı. çok bulutlu ve hafif yağmurlu. her vakit güneş için açtığım balkon şemsiyemi şimdi haziran yağmuru için açıyorum. karşı kıyılar gözükmüyor. öyle ki yerini bilmesem burgazada bile görünmüyor. ama yerini bildiğim için puslu ve gri güzergahta o belirgin hatlarını çok rahat görebiliyorum. türkiye haritası geliyor aklıma. doğrusu batı karadeniz. hani zonguldak’tan başlayıp önce bartın sonra kastamonu’ya hatta sinop’a uzayan kamburumsu çizgi. işte o an burgazada batı karadeniz oluyor. gökyüzü fırtınalı bir deniz. martılar yunus oluyorlar on 4 haziran 2020’de. oysa ben, tam beş yıl sonra gaye su’nun bir içimlik sesine ve yine uzaklara dalıyorum. kurtulmak istediğim geçmişimle, özlediğim mazimin arafında kalıyorum. izbe bir istasyonda hiç gelmeyecek olan bir treni bekler gibi. öylece duruyorum. öte yanda şemsiyeyi pıt pıt döven yağmurun sesi garip bir mutluluk hatta huzur veriyor. bir süre sonra zaten insan alışıyor. necip fazıl gibi bu bekleme anlarına aşık oluyor. zarfla mazruf birbirine karışıyor. bugüne kadar bildiğimiz tüm doğrular bir anda yanlış, bir gün lazım olur diye stokladığımız öğretiler hükümsüz oluyor sanki. işte ben, tüm bu olan biteni yazarak anlamaya değil de aşmaya çalışıyorum. bazen ve hatta çoğu zaman gözlemleyerek. izlediklerimi çünkü ancak yazarak kavrayabiliyorum. sorular sorup cevaplar veriyorum kendime. bazen veremiyorum. o zaman işte karşıya bakıyorum, burgazada’nın balkonumdan görülebilen sol köşesine. bana batı karadeniz haritasını anımsatan. dikkatimi başka yöne verirsem çünkü, unuttuğum bir düşünceyi dakikalar, saatler sonra bulduğum gibi o sorunun cevabını da bulacakmışım gibi hissediyorum. lakin hiç bir vakit bulamıyorum. bu beni ümitsiz kılmıyor. bilakis daha çok yazdırıyor. daha çok kelime, çok daha fazla cevap diyor iç sesimin en ücra telleri.
çok kelime için, çok okumak evet ama bence çok da görmek gerekir. misal şimdi, benim gibi pazar sabahı uyuyamayan bir adam karşı balkonda. öylece dünyaya bakıyor. okumuyor. dinlemiyor. ama bir şeyler düşünüyor belli. fakat evli mi bekar mı, işli mi işssiz mi belli değil. göğe bakıp beraber düşünüyoruz. (ben ayrıca yazıyorum) sonra gençten bir delikanlı geliyor adamın yamacına. 16 ya da 17 yaşında. oğlu olmalı. delikanlı, babası gibi haki renk, sıfır kol tişört giymiş. balkona çıkar çıkmaz babasını sakalından öpüyor. evet adam sakallı. ama aynı zamanda kel. bunun konumuzla ilgisi yok elbet. çünkü ben babamı sakalından hiç öpmedim. ben babamı ahir ömründe hiç öpmedim. ben diyorum babama hiç sarılmadım. bunu siz anlayamazsınız bayım. bunu babasını ömrü boyunca bir kez öpmeyenler, ona sarılmayanlar, sarılamayanlar anlarlar. o yüzden her yerde bangır bangır çığıran, şu babalar günü reklamlarınızı alın bir tarafınıza çalın ve bizi anılarımızla baş başa bırakın lütfen! 
.
gaye su akyol - biliyorum

13 Haziran 2020

weekend


yanındaki veya uzak bağlantıdaki konuğu ekranın bir köşesinde eteğindeki taşları dökerken, telefonundaki sosyal medya mesajlarını okuyan spiker dikkatinde izliyorum bazen kendimi. misal kaç vakittir ve çoğunlukla hep hafta sonları yazdığımı görüyorum. bu ister istemez bir beklenti oluşturuyor bende ve hatta tahminim üç beş daimi takipçide. hatırlıyorum da çok eskiden, salı-cuma halk günü yapan mahalle marketleri gibi pazartesi perşembe yazardım. sanırım bilinçsizce yapılan bazı tekrarlar fark edilince alışkanlığa dönüşüyor ister istemez. hafta içi işteyken aklıma gelmeyen yazı çizi işi, boş kaldığımda, balkon yahut insan içine çıkınca otomatikman başlıyor. ve ondan sonra müslüm gürses gibi tutamıyorum ne zamanı, ne de kendimi. (16:36)
.
aslında bu yazı böyle başlamadı. 
sabah (10:30) balkona çıktığımda hissettiklerim şöyleydi:
hafız’ı özledim. fiko’yu da. bu dünyada özleyebileceğim yegane iki adam. böyle söyleyince bir anlam kayması, bir dil bilgisi kazası olmuş gibi duruyor. ama öyle. erik ağacına daldığımız günden beri. hatta daha ötesi. fenni sünnetçiden birlikte kaçtığımız o yazdan beri. onların apartmanına taşındığımız 79 kışından beri. üçümüzün aynı sıraya oturup aynı kıza aşık olduğumuz ilkokul sırasından, beden eğitim dersinde aynı tokadı yediğimiz orta mektep tedrisatından bugüne taşınan kadim dostluğumuz. dostlarım. hafız, bir kıta ötemde ama bir köprü, bir boğaz aşımı uzaklıkta. fiko anadolu’da, iki yıldır hafız’la benim hayalini kurduğumuz hayatın tam ortasında. kıskanmak ifadesi ağır olur. imreniyoruz. seviniyoruz da onun için. ama o bizim şimdiki büyükşehir cenderesinde sıkıldığımız gibi bunaldığını söylüyor kuzey anadolu kırsalında. kırsal dediysem ormanın içi, yeşilin dibi. tek eksik su. yani göl ya da deniz. iki üç saat uzaklıkta o da. ‘aklını başına topla olm. bizim halimize bak. şükret.’ diyoruz. lakin davulun sesi uzaktan hep hoş gelirmiş. herkes gerçek ve mutlu hayatı, sahip olduklarının dışında arıyor. bu yanılgıda yaşıyor. yaşıyoruz.
ne var ki, bundan sonra ilerlemedi yazı. telefonum çaldı. galiba ondan önce kapı çaldı. bir şey oldu. kaldı öyle. kaydedip çıktım. yürüyerek sahile indim. bir kaç fotoğraf çektim. deniz kenarı kalabalıktı. canım sıkıldı. geri dönmek üzereyken çocuklarıyla piknik yapan, benden yaşça biraz büyük iki kadın; “abi çıkıyorsa bizi de çek” dediler polaroid makina zannederek. “çıkmıyor teyze, çıksa çekerdim” dedim. niye öyle dedim bilmiyorum. geldiğim yolun aksi istikametinden geri döndüm. 
çay demledim. iki bölüm designated survivor izledim. yoruldum. dinlenmek için balkona çıktım. balkonun yıkanmaya ihtiyacı vardı. üşendim, erteledim. ama asla vazgeçmedim. bir vakit karşı binanın çatısında ne maksatla toplandıklarını bilmediğim kargaları izledim. sanki ciddi bir meseleyi konuşuyor gibiydiler. caddeden tarafa, mahallenin en büyük marketinin olduğu güney cephesine konuşlanmışlardı. bir süre aralarında tartıştıktan sonra denize doğru kanat çırptılar. ben balkonuma döndüm. bloga hep hafta sonları yazdığımı fark ettim. 
.

7 Haziran 2020

35. mektup

şu anda, sana güzel bir söz söyleyebilmek için, on bin kitap okumuş olmayı isterdim. gene de az gelişmiş bir cümle söylemeden içim rahat etmeyecek: seni tanıdığıma çok sevindim kendi çapımda.
- oğuz atay / tutunamayanlar-
.

eski haziran yazılarımı okuyorum. geçen seneki, ondan önceki yılın. hatta yedi haziran önceki yazılarımı. ama ne aradığımı bilmeden. oysa dün sıcaktan akşama kadar kavuran haziran, şimdi basbayağı üşütüyor. mevsim bile normalini arıyor. ben neyi aradığımı bilmiyorum. eksik bir parçam varmış gibi sanki. işe gitmediğim her sabah erkenden kalkıp zürafa boynu gibi göğe yükselen iki binanın arasından uzaklara bakıyorum. gözümün görebileceği en uçta; burgaz ve bir tutam mavilik. ama aklım başka coğrafyalarda. hiç gitmediğim üstelik. belki ve asla gidemeyeceğim. bunu bilmek işte; içimde bir yerlere dokunuyor. 
sana da oluyor mu? 
sen de düşünüyor musun yahut ve doğrusu yakalıyor musun kendini hiç olmadık bir zamanda? keşke bambaşka şartlarda tanışmış olsaydık diyor musun benim gibi?
oysa ve deseydim ki sana; uzun cümleler beni yoruyor. artık kısa cümleler kuralım. hatta hiç bir şey yapmayalım. sadece şiir okuyalım. dostoyevski okuyacak yaşı geçeli çok oldu çünkü. ben misal, ilhan berk severim. 
peki ya sen?
sahi sen, hangi şairi?
hangi rengi?
hangi çiçeği?
ah benim budalalığım.
neyse fazla uzatmayalım.
hem ilhan da bizim. süreya da, turgut uyar da.
gökyüzü zaten bizim.
son tahlilde demem o ki sevgili; eylüle daha çok var. şimdi bir hamak bulalım. yanına da biraz rüzgar. biraz deniz kokusu. tom waits ile ölümüne uyuyalım.
ama bak, mutlaka kısa cümleler kuralım.
.
tom waits - how's it gonna end

6 Haziran 2020

ustam seslendi uzaktan, oğlum al takımları

bazen düşünüyorum da böyle temcit pilavı gibi ‘yok artık böyle olmayacak, bu şehirden gitmek lazım’ derken acaba gitmek istediğim gerçekten bu şehir mi yoksa içinde bulunduğum dahili ve harici şartlarım mı? hadi daha cesur olalım, acaba uzaklaşmak istediğim kendim miyim? şehir bir bahane enstrümanı mı? 
.
şimdi işte yine balkonda oturmuş, godot misali esecek bir tutam rüzgar beklerken aynı pilavı ısıtmaya çalışıyorum. haftanın beş günü, içinde bulunmaktan hiç haz almadığım bir binaya sırf  “iş olsun” diye sabah gidip akşam dönüyorum. hafta sonları markete, sahile, sonra yine markete gidip eve geliyorum.  doksan beş yazında bana  ‘ne umut dolu bir adamsın’ diyen komutanımın gördüğü umut parçacıklarını görmek istiyorum aynaya bakıp her akşam. göremiyorum. gördüklerimi de burada yazamam. mahremiyet denen bir şey var sonuçta.
.
böyle vakitlerde yapabildiğim en iyi şey. burayı, bu blogu ağlama duvarına çevirip kelimelerce yazmak. yazınca geçmiyor belki ama kısa süreli de olsa bir rahatlama oluyor. tıpkı yazın sıcağında görülen kısa süreli yağmur geçişleri gibi. ne bileyim her türlü acı ve hüznüne rağmen şimdi şefkatle ve minnetle andığımız çocukluğumuz gibi...




beş yaşında kapalı çarşı'nın mermer karolarını sayarken kayboldum. belki de altıydı. ama önemli olan 'hulusi kentmen yürekli' esnaf amcaların beni bulmasıydı. ilk mektebi iftiharla bitirmeden arkadaşlarla yan bahçedeki erik ağacına dalıp ilk günahımı işledim. ilk taşı bahçenin sahibi sakıp ağa attı. zaten başka da kimse taş atmadı. dokuzumda aşık olduğumu on dokuzumda anladım. bütün sınıfın aynı kızı sevdiğini ise ilkokul üçte gittiğimiz piknikte öğrendim. bir insandan ölmesini isteyecek kadar nefret ettiğimde orta ikide din kültürü ve ahlak dersindeydik. o yaz aile bütçesine katkı için çalıştığım karpuz sergisinde ilk kez aldatılıp annem yaşımda bir kadın tarafından dolandırıldım. sorunum matematik yetmezliğim değil sosyoloji bilmezliğimdi. neyse ki patron babacan adamdı. üzerinde çok durmadı. 
beşiktaş maçında polisten yediğim dayağı babama söylemesin diye kardeşime rüşvet verdiğimde üniversite üçteydim. genç werther’le aynı hisleri tattığımda henüz yirmi birindeydim. anılarımı anlatacak kadar çok değil ama beni olgunlaştırmaya yetecek süre askerlik yaptım. kimseye koşulsuz şartsız güvenmemeyi orada öğrendim. asker dönüşü plaza turnikelerinden girmeyi ben istemedim. fakat beş sene sonra oradan koşar adım çıkmayı bizzat kendim istedim. kendi işimin patronu olamayacağım ve ticaret bilmezliğim ise 365 günde tescillendi. halbuki rızk peşinde ne vergi kimlik numarasının ne de yaka renginin önemi yoktu. mühim olan insanlıktı. zaten meteliğe kurşun attığım ertesi yaz tüm renklerin en çabuk kirlenenini layık gördüler bana. oysa en has arkadaşlarım hep mavililer oldu. zaten sermaye ve sahipleriyle aram hiç iyi olmadı. hele ki 2009 krizinde dibi gördükten sonra ceketi alıp çıkmalarım, her mevsim yeni bir işe girmelerim kolay oldu. fakat 2012 avrupa futbol şampiyonasında zlatan ibrahimoviç’in fransa’ya attığı fantastik golden sonra dur artık dedim kendime. o gün bugündür aynı işyerindeyim. zlatan 39 yaşında ve hâlâ milan’da futbol oynuyor. ama ben ceketimi her an gidebilecekmişim gibi asıyorum her sabah.
.
foto : sporx.com

balkon konuşmaları - 10



-  insan, kendini tekrar etmekten niye çekinir ki? aslında aynı kitabı bir kez daha okumak, aynı filmi tekrar izlemek gibidir. zira aynı eylemleri farklı zamanlarda yaparken aynı kişi değiliz. bakışımız, duruşumuz, düşüncemiz hatta saçımızın teli bile değişmiştir. o vakit saf bir aynılıktan bahsedemeyiz.
lafı niye bu kadar dolandırdım bilmiyorum. sanırım ilk cümlemdeki çekinserlikten. oysa alt tarafı pası sadık yalsızuçanlar’a atacaktım. iyiler hoşlar da  “bu şarkılar bir şeylerimizi çalıyor” diyecektim. çünkü ve zira; bu 35 C haziranında balkonda oturmuş yıllar sonra yine emre aydın’a takıldım. halbuki eylüle daha çok var. daha çok..
.
.
-  ama işte gönlün ferman dinlemediği gibi hüzün kumkumaları da mevsim dinlemiyorlar. şairin istanbul’a baktığı gibi olabildiğince tepeden baktım kendime. yalan yok arada adalar’a da baktım. ama en çok kendime. niye bilmem kırılma anını düşündüm bu sefil hayatımın. nerede raydan çıkmıştı da bir daha asla ve kat’a yerine oturmamıştı. çıkık bir omuz gibi nerde bir destek görse doğru mu yanlış mı,  sanal mı gerçek mi demeden yaslanmıştı tüm varlığıyla. halbuki geriye gittikçe, adalar göz temasımdan uzaklaştıkça bir değil birden fazla, iki elin parmaklarından az sayıda kırılma anlarım olmuş. öyle ki bir teoman şarkısı olmuşum haberim olmamış. kelimeler büyüdü parmaklarımda. bildiğim tüm hayatım paramparça. şimdi işte; ağustostan fragmanlar sunan ilk yaz sıcağında kendime bakmak konusunda çekinserim.
.
.
-  'holivud' yapımlarını gördüğümde mümkün mertebe koşarak uzaklaştım hep. işte ingiliz polisiyeleri olsun, avrupa sineması olsun, amerikan bağımsızları, penguen belgeselleri falan hep izledim. lakin bu kısır karantina günlerinde netflixci olunca mecburen (covid19 ile ilgilerinden şüpheliyim şerh düşelim viktor) amerikan, honduras, avustralya demeden, filtre etmeden izledik dizileri bir bir. misal  cia’nin ne boklar yediğini anlatan homeland bir solukta bitti. şimdi de designated survivor izliyorum. amerikalı hep. ama bildiğin borgen’in (müthiş danimarka dizisi) amerikancasını yapmışlar. tıpkı ingilizlerin yine danimarka’nın medarı iftiharı forbrydelsen’i mutasyona uğratıp the killing diye satması gibi. neyse uzatmayalım. son tahlilde bu survivor dizisi; kahrolası amerikan propagandalarını görmezden gelirseniz keyifli. sürükleyici. takip edilesi. evet.
.
.
- sabah çok sıcaktı. neyse ki rüzgar biraz esse rahatlayacak kıvamın da üstünde esiyor. caro emerald o tatlı sesiyle, the ghost of you diyordu. sabah dediysem on ikiye beş kalaydı. kuşlar henüz teşrif etmemiş, kargocular, market bağımlıları daha yola çıkmamıştı. öğlen olmasına rağmen beyinler yahut insanlar o kadar şartlanmışlar ki yasak varmış gibi devam ediyorlardı hafta sonlarına. hani öğlen dediysem bir buçuğu beş geçiyordu. bir kucak dolusu kitabı yine balkon masama yığmıştım. sevdiklerimle gündemi değerlendiriyorduk. tezer hanım iyi ki bu günleri yaşamadım. zaten yaşayamazdım diyerek söze girdi hemen. zarifoğlu, zarif bir eda ile; "ama öyle demeyin tezer hanım; tüm bu yaşananlar insanlık için. iyisi de kötüsü de. yeter ki ders almayı bilsin insanoğlu." tanpınar araya girdi bu sefer "saat kaç? diye sordu. yusuf atılgan, tanpınar’ın sözünü kesti “ahmet abi sözü nereye getireceğini hepimiz biliyoruz ama bu masada olma nedenin saatleri ayarlama enstitüsü değil huzur, lütfen konseptin dışına çıkmayalım ama sinemadan çıkmış insan, candır." dedi. orhan veli atıldı; "dostum kim bulmuş ki huzuru biz bulalım. hem biliyorsunuz bizi bu havalar mahvetti." herkes konuştu bir tek süreya hiç söz almadı. sağ elinin işaret ve orta parmağına sıkıştırdığı sigarası ile düşünceli düşünceli gökyüzüne bakıp durdu. sonra işte o ses. sokaktan gelen o sesle yıkıldı hayal dünyam. esskiciiii. eskilear alıommm.

5 Haziran 2020

artık


eski günlerimiz diyorum doktor. eski bayramlarımız gibi. neresinden ve nasıl tutarız incitmeden. bilmiyorum. kaç gün oldu? kaç hafta ya da kaç ay? sanki daha önce hiç gelmemişim gibi. doğrusu maskeyle ilk inişim sahile. maskeli insanları ilk görüşüm. adalar’a maskeyle ilk bakışım. sorun elbetteki maske değil. hatta virüs de değil. tahir olmak zaten ayıp değil.
virüsün bizi soktuğu hal diyorum doktor. susamsız simit yemek gibi bir şey.
pek çokları gibi ben de bocalıyorum bu “iki hal” arasında. ne tam kabullenebildim ne de tam reddedebildim. hallerden haller beğenmek durumunda kaldım. oysa ve hani maddenin üç mü hali vardı? katı, sıvı ve gazdı yanılmıyorsam. söylemiştim fen bilgim ve matematiğim eksiktir biraz. ama hayat yine de sayısal pencereden baktı bana. senin işin rakamlarla olacak dedi. hemen kabul etmedim tabi. çırpındım. kıvrandım. isyan ettim. lakin işte kör talihin bileğini bükemedik. öptük. başımıza koyduk. ama sözelden de vazgeçmedik. sonuç; bir kuşun kanadından dünyayı okumaya kalktık. gölgelerin değil kelimelerin gücü’ne inandık. adalar’a bakıp eşit ağırlıklı şiirler yazdık. ama kimselere okutmadık. metrobüs kuyruğunda blog yazdık. filmlere ve kitaplara inanmadık ama hep film gibi bir hayatımız olsun istedik. olamadı. çuvalladık. çırpındıkça battık. direndikçe kaybettik. tutunamadıkça dağıldık. anlatamadıkça yazdık. çünkü bu dünyada yazdığın kadar varsın. ya da ben öyle sanıyorum. bileniyorum. lakin dağılmayalım şimdi. safları ve satırları sosyal mesafe aralığında sıklaştıralım. 
ezcümle; yaşamak başlı başına işken bu eski ve normal hallerin kıskacında yaşamak diyorum doktor; teşbih yapılamayacak denli zor. ahdım vardı ama. ilk serbestlikte inecektim deniz kenarına. ismail abi gibi el sallayacaktım gemilere. martılara simit, balıklara ekmek atacaktım. iyot kokusunu içime çekecek bir daha bırakmayacaktım. 
yaptım mı peki? 
ehh işte. 
fotoğraf makinemi de kapıp çıktım adalar’ın huzuruna. insanlar geçtiler sessiz. insanlar maskesiz. bisikletli. maskeli. adalar açıklarından gemiler. küçük balıkçı tekneleri. göğde martılar. yerde kediler. orta yaşlı insanlar. sporcular. hafif kilolular. kilosuzlar. sohbet edenler. sadece yürüyenler. bir köşeye oturdum. hepsini izledim. aklıma yazdım. dedim belki bloga da yazarım. ama işte bir şey eksikti. ibrahim tatlıses şarkısı gibiydik. o eski halimizden eser yoktu. rahat değildik. gergindik. kahkahalarımız bile düşünceliydi. acaba? diyordu. adımlarımız hesaplı. gülüşlerimiz yarımdı. sanki bir kurgunun içindeydik. fakat tecahül-i arif yapıyorduk. ve tüm bu olanların rüya olması için dua ediyorduk hemzemin geçitlerde. öyle ki lost’un finaline bile fittik. ama ve lakin; bu lanet virüs suratımıza suratımıza ‘ı am legend’ diyordu. ı am legend
.
no blues - ya dünya

1 Haziran 2020

akış


haftalık ajandama not aldığım işlerden tamamladıklarıma çentik atıyorum tek tek. bir gün benim de üzerime çentik atılacağını düşünmeden hiç. ya da anımsamak istemeden. makine timsali işlerin birini bitirip diğerine geçiyorum ileride bizim yerimizi alacak robotları düşünmeden hiç. ya da ohoooy o zamana daha çok var diyerek. şarkıları otomatiğe bağlanmış radyo istasyonları gibiyim. bir işin üzerini çizip hemen sıradakine geçiyorum. sekizden on ikiye bu şekilde nefes almadan çalıştım. sadece öğlen karnıyarık yiyip cacık içtim. sonra tekrar ofise çıktım. bir kaç dakika yağmuru izledim. tepedeki karanlık bulutlara baktım ve "sizin derdiniz ne kuzum?" dedim. ses vermediler. kendime döndüm. peki benim alıp veremediğim neydi bulutlarla ya da kendimle olan problemim? 
kendime de cevap vermedim. bir süredir, uluslararası uzay istasyonuyla kenetlenmeye giden spacex’in kapsülü gibi süzülüyorum istanbul yollarında. ne gittiğimi, ne geldiğimi anlıyorum. hangi yeşillerden geçip hangi kırmızılarda durduğumu bilmeden. otomatik bir bedenle, aşure gibi bir zihinle. zira zihin bambaşka alemlerde. önümüzdeki iki kışı nasıl bitirebileceğini kestiremiyor. özgürlük çok uzak geliyor. hem otomatik de bir yere kadar. radikal kararlar gerek. kopmasını beklemeden küt diye kesmek lazım incelen yeri. ama.. ama işte.
çizilecek daha çok iş vardı ajandamda. eğdim başımı, usul usul kalan işlerimi yaptım. yaptıkça çizdim. çizdikçe yenisini yaptım. iki buçuk gibi uykum geldi. doğrusu çay içesim geldi. ama çay gelmedi. öyle ya, ramazanda değişmişti saatler. mutfağa indim. ferhunde hanım çayı demliyordu. “ben getiririm” dedi. eyvallah ettim. yukarı çıktım. radyo kanalını değiştirdim. hafiften radyo eksene geçtim. uykum açılır gibi oldu. yağmur durdu. hava da açtı. arada bir işe daha çentik attım. ama çayım gelmedi. aradım, “ayy mithad bey unuttum ben sizi” dedi bin pişmanlıkla ferhunde hanım. dilimin ucuna gelse de ‘ben unutulacak adam mıyım’ klişesini seslendirip daha fazla üstüne gitmedim. “olur böyle şeyler dert etme” dedim. pencereden baktım. sanki güneş tamamen açacak gibiydi. fakat yerler hala ıslaktı. sokaktaki araçlar ıslık çalarak geçiyorlardı. penceremin perdesini havalandıran rüzgar nemliydi. çay tazeydi. ajandamda yapılması gereken iş sayısı hâlâ sekizdi..
.