26 Nisan 2020

pik


sokağa çıkmanın yasak olduğu 4 günde de geldiler. gâh onları izledim. gâh gökyüzünü. biraz burgaz’ı. biraz yalova çınarcık hattını. perşembeyi cumartesi zannederek, cumayı pazar sanarak yaşadım bir süre. kalan günler için sendrom yetmezliği yaşadım. takip edemedim.
ama onlar, kolonlar arasına köprüler kurdular. kalıplar çakıp kalıplar söktüler. bazı bazı yanık türkü de söylediler. allah için çok da güzel söylediler.
dört gün boyunca diyorum; biraz onları izledim. biraz güneşlendim.
ağır yükleri devasa vinçleriyle kaldırdılar. keserlerini maharetle kullandılar. hem artık öğrendim. turuncu yelekliler demir örüyorlar. sarı yelekliler kalıp çakıyorlar. beyaz baretlileri ise mühendis oluyor. istatistik dersini soruyorduk üniversite ikide ne skimize yarayacak diye. belli ki bu plato ve pik günleri içinmiş. şimdi de işte bu sarı baret, turuncu yelek enformasyonu fazladan. elbet bir gün işe yarayacak.
son tahlilde demem o ki komutanım;  dört gün sokağa çıkmadan başka ne yapılabilir?
biraz bu emekçileri izledim. acaba bir mayısta da çalışacaklar mı diye merak ederek. biraz kitap okudum. bir sürü de şarkı dinledim. hele bir şarkı var ki; şu lanet virüsün günlerdir yapamadığını becerdi. çok pis pik yaptı komutanım. çok pis!
.

25 Nisan 2020

memories


soğuktu. ama yağmur çiselemiyordu. iş günü, ikimiz de işi sallamıştık. nazım hikmet’te o şekerli kahve, ben şekersiz çay içiyorduk. etrafımız emekli öğretmenlerle çevriliydi. belki de bu yüzden alçak sesle konuşuyorduk. çocukluk travması. durduk yerde azar işitmeyelim, kafamıza tebeşir yemeyelim kaygısı. emin değilim, çok geçmiş gün şimdi. yıllar oldu hatta. ama soğuktu. yağmur yoktu. edip cansever’in en sevdiğim şiirini orada okuttu bana telefonundan. hasetten dişlerimi gıcırdattığımı sonradan yine ondan öğrendim. galiba böyle güzel yazabildiği için ortaya okkalı bir küfür de sallamışım. bunu da o söyledi. ama o gün başka bir şey daha söyledi. sohbetin en romantik anında “bir gün beni bırakıp gideceksin biliyorum” dedi kendinden emin. her zaman böyleydi. en çok da bu öz güvenini seviyordum. oysa ben bilmiyordum gideceğimi. kendime çok kızdım orada. fakat belli de etmedim. suçu ona yıkmaya çalıştım. “boş yere evham yapıyorsun” dedim. lakin beni benden iyi tanıyordu. viyana gibi kuşatılmıştım. “huzursuz ruhun rahat durmayacak biliyorum. gideceksin” dedi. iş ciddiye biniyordu. savunma hattımı güçlendirdim. eflak ve boğdan beyliklerinden yardım istedim. konuyu dağıttım. emekli tarih öğretmenlerinin kendi aralarındaki muhabbetini canlandırdım. neşelendi. yüzü gülüyordu. fakat kalbi ağlıyordu. hissettim.
soğuktu, yağmur yağmıyordu ve o haklıydı.
.
waldeck - memories

24 Nisan 2020

33. mektup

"insan, sevdiği insana mektup yazmak için bu saatte kalkmalı ve bir kır kahvesine gitmelidir."
sait faik abasıyanık


bir anda insanın içine dolan, iki en fazla üç saniye süren müthiş bir mutluluk kaynağı, iyimserlik hali ama ve yine de tam bir tarifi yok. şahsımın ve dünyanın bütün sorunları çözülmüş, derdi tasası yokmuş gibi. iki, en çok üç saniye süren bir halden bahsediyorum. sabah altıyı yirmi geçiyordu uyandığımda. başucumdaki radyoyu açtım. kim, ne söylüyordu bilmiyordum. arada minik rüyalar görüyordum. sonra işte ilk duyduğum şarkıyla birlikte gelen bu his. aniden bastıran yaz yağmuru gibi. ama kısa, çok kısa. iki, en fazla üç saniye süren hal. ama hissiyatı büyük, çok büyük. sanki yıllar sonra ellerimizde alışveriş poşetleri bahariye'nin bir köşesinde rast gelmişiz gibi.
.
kendi kendime söyleniyorum. rüyaların bir anlamı olmalı. sabahın altısı. bir anlamı olmalı rüyaların diyorum. en azından böyle kısa süreli mutluluk anlarının bir açıklaması. bir sebebi, bir sonucu. bilimsel bir yanı tv açık oturumlarında anlatılacak. çünkü uzak, çok uzak yollardan geliyorum düşlerimde. o kadar yolu nasıl ve niçin kat ettiğimi anlamaya çalışıyorum. hem niye her zaman aynı denizin kenarı? aynı atlas okyanusu sahili. şifresi nedir yahut yok mudur bir dekoderi? sonra işte o şarkı. sanki moda sahilinde buluşmuşuz gibi bir pazar öğleden sonrası.
.
yetişkinlik yaralarımız çocukluk yaralarımıza benzemiyor. geçmiyorlar hiç. aynı yerinden kanıyor hep sözlerim. oysa hayat diyoruz. anlam yüklüyoruz. hep bir şeylere benzetiyoruz. kimi futbola benzetiyor, kimi sinemaya fena halde. bana sorarsan hayat yazdıklarım-ız. bazen de puzzle gibi işte hayat. bir kısım parçaları sen hiç çaba sarf etmeden cuk diye otururken, bazılarını oturtmak için evirip çevirip, iyice düşünmen gerek. bazılarıysa ne kadar zorlarsan zorla hiç bir şekilde koymak istediğin yere uymayan kocaman bir puzzle.
belki de diyorum sonsuz vuslat için puzzle'ın sadece köşelerinin değil de bütününün tamamlanmasını beklemeliyiz. işte o vakit hep özlediğimiz tren yolculuğu. sirkeciden hareketle dünyaya giden.
.
victor lazlo - the music between us


23 Nisan 2020

beyazlar beceremez*


balkonuma vuracak olan sabah güneşini gözler gibi beklemelerim, hep aynı şarkıyı dinlemekteki ısrarcılığım, senin benim şiir yazamayışımdaki alaycılığın, benim senin beatles esprini anlayamam ama nedenini sormadığımı bu sabah çay içerken hatırlayışım, yaşadığım tüm evlerdeki ayrık otu ve erkenci horoz oluşum, sabahın köründe yalnız yaptığım hafta sonu kahvaltı saltanatım, inşaatçıların keser sesleriyle kesilen hülyalarım, ilkokuldaki pembe okuma kartlarım, orta iki baharında ümit yaşar oğuzcan’dan ilk aşk hecelemelerim, lise son yazında ilk aldanışım, yılmaz’ın sendikacı babasının vurulması son durakta, bir gün önce aldığımız ekmeği saran gazeteyle üzerini örtmeleri babamın arkadaşının, on beş yıl sonra gelen şampiyonluk şarkılarına eşlik edemeyişi babamın, üniversiteye ilk adımlarımı atarken eskişehir otogarında bana son öğütleri yine babamın, manisa’lı koğuş arkadaşım tarzan kamil’in askerde intihar edişi, plaza cehennemindeki ilk uzun metrajlı işim, annemin bulduğu kız ile kendi buluştuğum arasındaki tercihlerim, çoktan seçmeli sınavların cevap anahtarındaki kaydırmalarım, işe gidip eve dönmelerim, iç güveysinden hallice hallerim, devrik cümlelerin iyileştirici gücüne biat edişim, mutsuz aşklarım, mutlu ebeveynliğim, anlamını bilmeden sevdiğim şarkılarım, mezar taşlarını okuma takıntılarım, bir daha dünyaya gelirsem ya polis dedektifi yahut gazeteci olacağım serzenişlerim, küçük dayımın fazla ecnebi dizisi seyrediyorsun evlat eleştirileri, fayda etmeyen son pişmanlıklarım, kasım soğuklarına denk düşen kararsızlıklarım, araftaki çaresizlikliklerim, kendi düşen ağlamaz repliklerim, ‘bir puro bazen sadece bir purodur’ aymazlıklarım, unutulmaz tarih sözlülerim, lise bahçesindeki potadan bozma kaleye harika gollerim, bir türlü kafamın basmadığı modern matematiğe karşı divan edebiyatını en çok sevmelerim, ay tutulmasını güneş tutulmasına tercih etmelerim, sabahın on birindeki şekersiz ama mutlak güneşli kahvelerim, araba sevdası’yla yarışan balkon sevdalarım, üç sabahtır altıda uyanmalarım, üç kere yüzümü yıkayıp üç kere seni sayıklamalarım, afrika’ya dahil olan sevdalarım, dünyadan münezzeh ayrılıklarım, bir üçgenin iç açıları toplamından çok olmayan acılarım, zamanı bir türlü geri saramayışlarım, avunurum diye girdiğim şair sayfalarındaki metafor parçalarından mütevellit yaralarım, ölmeden önce görmek istediğim hiç bir yeri henüz görmemelerim, bostancı sahilinde çakıl taşlarından inşa edilmiş küçük mutluluklarım, şartlar denen o vahim şey bahanesine teslim ettiğim züğürt tesellilerim, doğu ekspresinin yemekli vagonuna bindirilmiş hayallerim, tüm bu yazdıklarım ve dahi yazamadıklarım, kendime bile söyleyemediklerim, düz yazıdan bozma şiYirlerim, yaşam beceriksizliklerim, kendi kendimi yemelerim ve son tahlilde alamadığım bir arpa boyu yolun dayanılmaz ağırlığı bugün üzerimdeki, affet beni sevgilim

06:09, bir istanbul baharı

* white men can’t jump (1992)

billie eilish - bury a friend

20 Nisan 2020

mesai


08:30 daki mesaiye 07:45’de geldim. millet bir beş dakika uyku için canını bile verecekken benim bu 45’lik bonkörlüğüm. kime çekmişim bilmem. annemi özledim. babamı en çok. ablamı. kardeşimi. sonra. eski günlerimi. o hep şikayet edip kıymet bilmediğimiz saatleri. ki şimdi 09:45. elimi tek bir işe sürmüş değilim. deli gibi iş var oysa. çünkü devletin ve patronun mücbir saymadığı bir işletmeyiz. üstüne, çalışanlarımızdan biri bu sabah;
“pek iyi hissetmiyorum. gelmesem mahsuru olur mu?” dedi. 
mahsuru olmasına rağmen “yok dinlen bugün” dedim. çünkü bu hissi en iyi ben bilirim. patronun bana yapmasını istemediğim şeyi ben de başkasına yapmak istemem. hayır kendimi nimetten saymak için söylemedim bunu. çünkü bende en az sizin kadar kötü olabiliyorum zaman zaman. ama ve elbette sizin olduğu gibi benim de özüm iyi. olayı büyütmeyelim lütfen. sessizce dağılalım şimdi. çünkü işim çok. ama söyledim. kılımı kıpırdatmış değilim sabahtan beri. iş dışında ne varsa topladım kafama. on birerden çift kale maç yaptırıyorum. ve ağzımda kürdanlı diş ipi. sanki santiago de cuba’da bir bardayım. ama babamın öldüğü yaşta değilim. kelimeler büyütüyorum hem ağzımda hem midemde. bugün çünkü hiç çalışmak istemiyorum. burada youtube erişimi yasak. hoş yasak olmasa da youtube izleme alışkanlığım yok. yazıdan yazıya buraya şarkı koymak için kullanıyorum. yani demem o ki; youtube amaç değil sadece araç benim için. ha yasak olunca ayrı bir cazibesi olmuyor değil hani. hem bu yasak yüzünden blogları da okuyamıyorum. evet acayip mücbiriz. lakin çaresizsek çare biziz yine. uzun uğraşlar sonucu bir tünel buldum. ama kaçmıyorum. arada hava alıp uslu uslu geri dönüyorum cam kafesli hücreme. böylece ve en azından blogları okuyabiliyorum. ama ne hayatlar, ne idealler, ne mücadeleler. üstelik sadece yazıyla. gıpta ediyorum böyle insanlara. sonra dönüp aynaya bakıyorum. salt aylaklığa övgü. başka bir şey göremiyorum. kendimi bir 6.filo protestosunda, bir ‘griynpiyscilerle’ atlas okyanusunda zehir saçan tanker kovalarken, öte yandan buenos aires’teki g-20 zirvesini barışçıl protesto ederken, yahut tiananmen gösterilerinde hayal ediyorum. yok edemiyorum. ı ıhh oturtamıyorum. tabiatım elvermiyor. ben böyle aksiyonların adamı değilim sevgilim. fakat aktivist içsesim ‘tamam sahada aktif ol diyen yok. otur bir kenarda yaz bunları’ diyor. isyan mürekkebini kalemine bulaştır. cık o da yok. uzun uzun makaleler, kaynaklar, tarihin arka kapısından notlar, lafı gediğine koymalar falan. yorucu. büyük meseleler benim için. oysa benim meselem; her daim şekersiz içtiğim kahve yanında gelen -niye getirdiyse müstear hanım- şekerin yarısını keşke kahveme atmasaydım pişmanlığım. ve hala sisteme düşmeyen trafik cezamı yüzde yirmi beş indirimli ödeme çırpınışlarım. zira otobandan hallice yolda 99 km hızla radara girmişim aylar önce bir kuşluk vakti. hem sırası gelmişken itirazım var kadere dedim geçmiş gün. dinlemediler. sağa çektirdiler köprü girişinde. cezamı yiyip oturdum aşağı. huzursuz bir halet-ruhiye ile manzara-i umumiye nazar ettim. sonra beylerbeyi sırtlarından rumeli’ye ahdettim. ‘seni yenicem ulan istanbul’ diye. yanımdaki maskeli simitçi; “abi o lafı haydarpaşa’da söylüyorlardı ama” diye itiraz etti. itirazını haklı gördüm. atladım arabaya zincirlikuyu’dan geniş bir u dönüşü ile altunizade üstünden haydarpaşa’ya indim. lakin içeri almadılar. “yasak hemşerim” dediler. güldüm. “siz benim kim olduğumu bilmiyorsunuz galiba gençler” dedim.
“yoo bilmiyoruz” dediler.
tamam zaten ben de bilemedim bunca yıl belki siz bilirsiniz diye şey ettim. rahatsız ettim özür dilerim dedim. duygulandılar. abi gel bi’çayımızı iç dediler. çay deyince başta yeşilırmak üzere bütün akarsular dururdu. gulf-stream bile. tamam dedim. bir süre öylece durdum yaşlı haydarpaşa önünde. saygıdan elbet. bunca yıl bizi taşımışlığı, türlü türlü sitemlerimize kucak açmışlığı ve dahası bir kere gık demişliği yok. bizim gibi değil o. 
insanoğlu öyle mi? çiğ süt etmiş. galata’yı fakire satmış. boğaz sırtlarını zengine vermiş. kardeşi kardeşe kırdırmış, tarlaya buğday yerine topluma nifak tohumları ekmiş. 
paşam öyle mi? 
değil.
ağzı var dili yok. bir iskelesi ve bir garı vardı yıllardır bizi sırtlayan. şimdi onlar da yok. yine de ahh etmiyor. şu bülbül bana benziyor. vay benim garip göynüm demiyor.  oysa ne çok benziyor. bazı insanlarla, bazı yerlerin kaderi birbirine. şimdi haydarpaşa’nın olmayan merdivenlerinin yerinde oturmuş çayımı içerken bunları düşündüm. her insanın mutlaka bir haydarpaşa hikayesi vardır tarihinde. benimkiler unutulmaz ve muhteşemdi. umarım herkesin öyledir. çay için teşekkür edip erenlere geldiğim yoldan geri dönmek üzereyken buraya niye geldiğim aklıma geldi. arkadaşlardan on saniyeliğine müsaade istedim. deniz kenarına kadar yaklaşıp galata kulesi’ne döndüm yüzümü ve şöyle seslendim karşı yarımadaya:
“sevgili ve aziz istanbul, ben kavgacı biri olmadım hiç bir vakit. ümit ederim ki aramızdaki meseleyi sulh içinde çözüme kavuştururuz.” deyip tam rıhtımdan ayrılırken telefonum çaldı huzursuz huzursuz. 
patronumdu arayan. 
“mithad bey, hala geçen haftanın raporlarını bekliyorum. geciktiniz bu hafta.”
..
.




19 Nisan 2020

iteration


önce sırtımı ve ensemi, sonra eşofmanı dirseğime kadar sıvayarak kollarımı ve yüzümü güneşe tuttum. yeteri kadar ısınınca doğrusu vücudum yanmaya başlayınca müzikle birlikte şemsiyemi açtım. böyle giderse bu yaz balkonlarda süreriz güneş kremini diye içimden geçirdim. salakça belki ama öyle. bazen allah’ın bildiğini kuldan gizlememek gerek. bazen sadece ve mesela yüz altmış kez aynı şarkıyı dinlemek gerek. çünkü konjonktür bunu gerektirir. bazen de işte sinirler laçka olur her hafta sonu bir şeyler çakan alt komşuya balkon dolusu küfürler savurursun. zira sinir sistemimin stratejik dengeleri bazen böyle yerine oturur. sonra işte bir pınar öğünç hikayesi okudum. hikaye bitince kitabın ilk sayfasına tarih ve yer şerhi düşmediğimi gördüm. büyük eksiklikti. hafızamı zorladım. galiba ocak ayıydı. yoksa şubat mıydı? internetten almıştım. tezer özlü kitabıyla birlikte. birhan keskin var mıydı emin değilim. ama evet ocak olmalı. mart da olabilir aslında. virüs henüz çin’den dışarı çıkmamıştı. fakat biz dışarı çıkabiliyorduk. o zaman ocak olmalı. ben bunları düşünürken ve erol evgin candan erçetin’le düet yaparken yan komşum kapalı balkonunun camını açtı haart diye. ayıp olmasın diye o tarafa dönmedim. zaten kulaklığım takılıydı. duymamış gibi yaptım. fakat olan biteni de yazdım. sonra bazen bakmayı unuttuğum posta kutuma baktım. kimse yoktu. sol kulağımla şakağıma değen son güneş ışını da gidince kimsesiz hissettim. şemsiyeyi biraz sağa çektim. güneş yine solumdan, bu kez sol serçe parmağımdan dirseğime değin uzanıyordu. söylemiştim. güneş enerjisiyle çalışıyordum adeta. ve şimdi biraz olsun mutluydum. sıradaki şarkıya geçebilirdim. bazen işte böyle minik ve tatlı tesadüfler olmalıydı insanın hayatında. çünkü; bu küçük mutluluğun üstüne nefis bir fransızca şarkı çıktı. lakin fazla uzağa gidemedim. şarkı bitince dımdızlak dünyanın en büyük çölüne düştüm. böyle güneşli havada, böyle içerlerde iç’lenmek koydu ilk defa. tüm o ‘haftalarca, aylarca evde kalabilirim, bana komaz’ yiğitliklerimi boka buladım bir anda. fena halde sıkıldım. denizi özledim. tuzlu suyun, yosunla karışmış kokusuna hasret kaldım. kadıköy’ün artık beynimden çok ayaklarımın ezberlediği dar ve küçük, kimi uzun, kimi kısa, hayat kokan sokaklarında umarsızca yürümeyi çok istedim. hiç kitap almasam bile mutlaka bir kaç tanesine girdiğim sahaf kokusuna da aşerdim. amma ve lakin değiştiremeyeceğim şeyi kabullenmeyi de öğrendim aynı vakit. sonra tam karşımdaki inşaatın duvarına tünemiş düşünceli kargayı gördüm. ne fark vardı ki aramızda? şimdilik hiç. o duvara, ben balkona yapışmış bir hayat sürüyorduk. ama işte onun kanatları vardı. birazdan siktir olup gidecekti isteği yere. yalan yok kıskandım şanslı hergeleyi. ben zaten kuşları hep kıskanırım.
gitmek, mümkün mü artık gitmek?
hayır, ben demiyorum yeni türkü söylüyor. neresi sıla bize, neresi gurbet?
önce çoraplarımı çıkardım. sonra fırıncı küreğinden hallice ayaklarımı, güneşe tuttum...
.

monet

benim yaklaşık bir saat sonra alacağım pozisyonda oturuyor, camekanlı kapalı balkonunda. krem rengi kazakla çevrelediği sırtını, kuğu boynunu ve topuz yaptığı esmer saçlarını güneşin insafına bırakmış. tüm güzelliğiyle bu sarı sıcak alametle cilveleşiyor. sol elinin işaret ve orta parmağı arasındaki sigarayı öyle zarif, öyle asil ve öyle mağrur tutuyor ki aşık olmamak elde değil. tıpkı bir monet tablosu gibi.
.
ve başını öne eğmiş.
öylece duruyor, hareketsiz. 
lakin bu öne eğiliş bir teslim olma, bir pes ediş değil. asla ve kat’a. dikkatlice bir şeye bakıyor. okuyor ya da yazıyor. güneşin tüm hücrelerine yayılmasına izin veriyor. fakat kontrolü de elinden bırakmıyor. şimdi işte hafifçe sola dönüyor. başını geriye yaslıyor. sanki gözlerini de kapatıyor. güneşin odak noktası şimdi yüzünün sol yarısı ve özellikle elmacık kemiğinin bulunduğu bölge. öyle hareketsiz, olabildiğince güneşli, alabildiğince güzel. sanki monet’nin kadınları gibi.
.
yan tarafındaki paslı çamaşır demirinde minik bir serçe var şimdi. kuşun sırtı ona dönük. onun gözleri kapalı. kimse birbirini görmüyor. ben ikisini de görüyorum. kuğu boynundaki gümüş kolyenin yansıyan ışığı dahil, zihnindekiler hariç. gözlerini açıp biraz daha sola dönünce minik kuş korkup kaçıyor. elleriyle masadan destek alıp kalkacakmış gibi bir hareket yaptı. ama vazgeçti. kalkmadı. o kararsızlıkta bir kaç yüz yıl kadar bekledi. düşündü. düşündü. düşündü. çok düşündü. monet tablosundaki kadınlar gibi.
.

18 Nisan 2020

saatler mi durmuş yoksa zaman mı?

bir haftadır geçmeyen kırgınlığımı, içine bir dilim limon atılıp çıkarılmış çayımı, başucu kitaplarımı, kurşun kalemimi ve içindeki 259 şarkıyla telefonumu alıp balkona çıktım. güneşi bulamadım. solumuzdaki, on sekizli katlı binanın ardında kalmıştı. sezgilerim beni yanıltmıyorsa gelmesine yaklaşık bir saat vardı. bekleyebilirdim. ama üşüdüm. kırgınlığımı, kitaplarımı, çayımı, şarkılarımı topladım. üstüne dün akşam havalansın diye balkona bıraktığım ceketimi, süveterimi aldım. içeri girdim. şimdi güneşi bekliyorum. 09:11
..
beklemenin bir kaan tangöze şarkısı yahut özdemir asaf şiiri olmasına izin vermedim. yaklaşık bir saat, kocaman beyaz kulaklıklarım küçük kulaklarımı acıtana değin caro emerald dinledim. yıllar evvel paris şarkısıyla vurulmuştum oysa. şimdi yıllar sonra akustik akustik bir dolu caro emerald şarkısı. 10:10
..

biraz olsun geçen kırgınlığım, kitaplarım, şarkılarım ve bu kez kahvemle geçen haftaki yerindeyim. sessizliğin ortasında will smith gibi. artık güneşli hafta sonu yasağını kanıksadık. kuşlar ve hane sakinleri. yüzde doksanı uyuyor. yüzde dokuzu kahvaltıda. yüzde birin biri benim. balkonda ciao bella söylüyorum içimden. lakin sağım solum, önüm arkam hep beton. iki binanın aralığından, sislerin içinden kınalıada’nın ancak burnunu görebiliyorum. hava açılıp pus dağılınca belki bir tutam mavi su sonra. buna da şükür. hem gökyüzü hala bizim. ay ve yıldızlar bizim. kuşlar sonra. al işte benjamin’in teki sap sap dolaşıyor. belli ki yiyecek arıyor. oysa korkmasa benden. simit, poğaça bir şeyler versem. su da veririm. kahvemi bile veririm. korkmasa ya! vapurun arka güvertesinin küçük bir bölümü saysa balkonumu. çünkü ben öyle sayıyorum iki haftadır. iki bina arasından kınalı’ya bakarken. 11:01
..
bu yasak fasilitesi beni çok eskilere götürdü. hayır 12 eylül demeyeceğim. yahut nüfus sayımı. hakkımı geçen hafta kullanmıştım. zeki ve metin diyeceğim. küçük kasetlerden tiyatro oyunlarını dinler gülerdik. bu kasetlerden biri de yasaklar’dı. ama şimdi tek bir diyaloğu bile hatırlamıyorum. sadece çok eğlendiğimizi.
o günleri fena halde özlediğimi. zamanın -yazının başlığına inat- göz açıp kapayıncaya ne çabuk geçtiğini. şimdi esen rüzgarın sırtına binip o günlere gitmeyi ne çok istediğimi.. 11:27
..
nazan öncel “bana mutlu birini göster alnından öpeyim” diyor. şarkıların sözlerinden çok müziklerine meftun olan biri olarak ilk kez bir şarkı sözüne yüzde yüz desteğimi ve bağlılığımı veriyorum. 11:43
..
sonra bu gece. -yoksa sabaha karşı mı demeli?- saat 04:07’ye uyandığımı hatırladım. şimdi ismini unuttuğum ama kafamda durmaksızın dönen bir sanat müziği eşliğinde geçmişimi eşeleyip durdum. elbetteki ve daha çok canımı sıkanları. ne son, ne ilk, ne orta hiç bir pişmanlığın fayda etmediğini bile bile saati beş yirmi beş yaptım. gözlerimi açtığımda saat 07:09’du ve yasak hala devam ediyordu. gerisin geri yattım. gözlerim kapalı zihnim açık bir süre orhan veli'ye nazire yaptım. lakin ve ancak 07:28'e dek dayanabildim. kahvaltıyı uzun tuttum. kahvaltı vakti balkonuna güneş vursaydı şayet çok daha uzun tutardım. ama ne dedik üç paragraf yukarıda; buna da şükür. şükran kesira. şimdi ve çünkü güneşin merkezindeyim. 11:54
..
bir kahve daha içer miyiz? diye sordum kendime.
cevap vermedi. ama içtik. önceki sütsüz ve şekersizdi. bu seferki çarpıntı yapmasın diye şekersiz ve susuz. salt sütlü. 12:02
.
eski yazdıklarıma tutundum şimdi de. özellikle iki bin on dokuz martı. yine ne çok sevişmişiz güneşle. hiç bir yazıda eksik olmamış. var olmuş hep. ve ben abdülhâk şinasi misali, değiştiğimi sanarken günden güne, saatten saate. aslında pek çok meselede hep aynı yere takılıp kalmışım. yine güneşli pazartesiler’i ve smoke filmini baş tacı etmişim. ‘yine çekip gitmeli’ buralardan demişim. ve yine işe gidip eve dönmek işkence gibi gelmiş. keza bir mesai günü işten erken çıkıp hiç bilmediğim sokaklarda umarsızca dolaşıp kaybolmak istemişim. kulağımda müzik. elimde fotoğraf makinesi. üstümde güneş. 12:40
.
bu saat oldu, sokaklarımız haydarpaşa’dan kars’a giden doğu ekspresinin uğradığı istasyonlar kadar sessiz hala. ama rüzgar beni hiç bilmediğim iklimlere sürükleyecek kadar delişmen esiyor. bir ılgıt. bir serin. sanki biraz da teşneyim buna. fiziken, yahut evden hiç çıkmadan internet aracılığıyla gidemediğim yerlere zihnen gidebilmek bazen çok büyük nimet. misal şimdi. kulağımda cem karaca. tepemde şahane bir güneş. ilk rüzgarda gitmeye çok hazırım. öyle hazırım. 13:03
..

nihayet! beklediğim rüzgar geliyor. tıpkı 2014 mayısında olduğunda gibi. yeniden biniyorum bu ılgıt rüzgarın sırtına. ve yine köyüme gidiyorum. çok az ve hatta neredeyse hiç konuşmayan amcamı buluyorum yaşlı bir ağacın altında. konuşmuyoruz yine hiç. o suskunluğunu bileyliyor elindeki demli çay eşliğinde. ben doğa özlemimi çekiyorum hücrelerimin en ücra köşesine. lakin bir şey oluyor. tarihte hiç olmamış ve olmayacak denen bir şey. amcam birden konuşmaya başlıyor. mütemadiyen anlatıyor. sanki bilim kurgu filmlerindeki gibi, çayına ilaç katmışlarcasına hiç susmuyor. o yıllardır suskunluk kolleksiyonu yapan ağır adam. iki kardeşini kendi elleriyle toprağa veren suskun çiftçi. sorulmadıkça cevap vermeyen, kelimelerini tutumlu kullanan, dedesini balkan harbinde, babasını birinci cihan harbinde yitiren hemen ardından annesini kaybeden öksüz amcam. çayından bir yudum alır almaz “ne iyi ettin de geldin evlat” diye giriyor söze. buralarda çok canım sıkılıyor. çocuklar da çoluk çocuğa karıştırdılar iyice. gelmiyorlar artık. bayramlarda bile. eskiden çarşamba pazarına kazaya iner, asker arkadaşlarımla oturur akşam servisiyle dönerdim. yengen gittiğinden beri... susuyor aniden. boğazına bir şey düğümleniyor sanki. sessizliğe bürünüyor yine. konuşmayacak sanıyorum. oysa aldanıyorum. devam ediyor başını yana çevirip. artık çarşıya da inmiyorum. köyde akranım da kalmadı. en son geçen hafta hıkırak niyazi’yi defnettik. mezarlıklar da doldu. yer kalmadı. mezarlığın bitişiğindeki tarlayı köye bağışladık bir kaç köylü. kafasını kaldırıp mezarlığa doğru baktı. derin bir iç geçirdikten sonra yengen dedi bu ağacı çok severdi. yazın altında serinlemeyi. çay içip sohbet etmeyi benimle. sohbet dediysem, beni bilirsin. o anlatır ben dinlerdim hep. okumayı çok istemesine rağmen ve köyde okul birincisiyken ‘kız çocuğu okuyup da ne olacak?’ diyen babası okutmamış. şehirdeki ortaokula yollamamış. ama o yılmadı. eline ne geçerse okurdu. ben zar zor liseyi bitirdim. benden çok şey bilirdi. çünkü çok okurdu. anlattıklarını ağzım açık dinlerdim. benim şaşkınlığımı gördükçe o daha da şevkle anlatırdı. sanırım ben onun anlatmasına, o da benim dinlememe aşıktı. vaktimizin çoğu bu ağacın altında geçerdi. vefat edince muhtardan rica ettim. çok ısrar ettim. bu ağacın altına gömelim dedim. dinlemedi. nuh demedi peygamber hiç demedi. kaymakamlığa başvurdum. üç buçuk sene oldu hala cevap vermediler. o gün bugündür şehre inmiyorum. muhtarla da konuşmuyorum. en son işte niyazi de gitti. her yıl nisandan kasıma demlikleri alıp bu ağacın altına geliyorum. yengen hiç gitmemiş gibi. bazen içim geçiyor. uyuyakalıyorum. rüyamda bu ağacın altında uzun uzun konuşuyoruz onunla. hep buradaymış gibi. ama işte bazen de yaşamak çok ağır geliyor be evlat! dedikten sonra çocuk gibi hıçkırarak ağlamaya başladı. elimdeki çay bardağını fırlatıp kocaman sarıldım amcama. sımsıkı. sanki yanındaymışım gibi. 13:42
.

12 Nisan 2020

formül


sırtımı pazar güneşine dayadım. doğrusu ve tam olarak ensemi. çünkü ve zira; balkonun henüz onda birini ilhak etmiş durumda kıymetlimiz güneş. fakat güneşin en çok yaktığı yer ile canımın en fazla yandığı yer aynı değil.
zaten ben de bende eski ben değilim sevgilim.
güneşi hala seviyor olmam hariç. o kadar yıl yaşamış olmama rağmen yönümü bulamamış olmam dahil.
belki de tüm bu kandırmacanın içindeki bu kadar çok cümle sadece ve sadece yönümü bulmak içindir.
ama bilemiyorum.
hiç bir şeyden emin olamadığım gibi bunun için de emin değilim. belki bu kararsızlığımı sezdikleri için almadılar beni yıllardır 'kim milyoner olmak ister’e. oysa ve bilseler ki; amacım milyoner olmak değil sadece bir şeyler başarabiliyor olduğumu kanıtlayabilmek. önce kendime. sonra anneme. belki daha sonra bizim mahalleye. bakkal rıza amca’ya mesela. yahut manav rüstem’e. ya da işte berber meto’ya.
meto demişken saçlarımın zamanı geldi de geçiyor. üç hafta geçti. ya da dört. dayanamadım geçen hafta favorileri kendim kestim. fena olmadı hani. ama bu kez de ense ve tepeler sırıtıyor. en son iki bin on dört yazında üç numara yapmıştım. ben beğenmiştim. lakin etrafımdakiler virüslü gibi bir buçuk ay uzak durdular benden. şaka değil gerçek bu. hiç beğenmediler. makinem olmasına rağmen aynı riski şimdi almak istemiyorum.
hoş risk nedir, kime denir, neye benzer? bilim insanları bunu da açıklasınlar. yıllardır bizi paranın ve imanın kimde olduğu belli olmaz diye oyaladılar! şimdi geldiğimiz noktada; para , iman ve covid-19 kimde belli değil. sokaklarda ve iş yerlerinde rus ruleti oynuyoruz adeta. söylemiştik, söylemişlerdi. hayat tuhaf...
çünkü hayat bazen; hiç bir şey yapmamaktır. sadece dinlemektir. bu ölüm sessizliğinde, insan türünden başka canlıların da yaşadığı idrak edip sonsuz tüketme arzusunun boş bir heves olduğunu görüp ders çıkarmaktır belki de.
.
bazen de hayat; akşama kadar zarifoğlu okumaktır. vaya con dios dinlemektir.
bazen ama..
en çok ama hayal kurmaktır hayat.
benim için elbet.
misal tıpkı böylesine güneşli bir balkonda birlikte kahvaltı etmek diyorum bir bahar günü. 
neden olmasın? 
ve dans etmek aynı balkonda.
çünkü biz seninle vaya con dios çalarken oturup konuşmadık hiç. sıradan, basit hikayelerimizi de anlatmadık.
ama ve evet biliyorum.
şartlar denen o vahim şey. bizim en hüzünlü çaresizliğimiz.
.
hangi yazar diyordu bir yazısında; mutluluk için bir çok şartın yerine gelmesi gerek. oysa mutsuzluk öyle mi? tek bir sebep yeter.
şimdi işte mutlu olmak için bir sebep arıyorum. balkonda. güneşin altındayım. şarkı dinliyorum. ikinci sebep. ve çay içiyorum. üçüncü yeter şart. çoğu vakit mutluluğun everest'i benim için.
peki mutlu muyuz?
hayır.
çünkü; sol ayak serçe parmağımı balkonun kenarına çarptım.

11 Nisan 2020

ses


saat;12:38. gün; 11 nisan. yıl 2020. dünya, motoru stop etmiş gemi gibi kendi kendine süzülüyor evrende. kaptan kirk köprüden hasar tespit sonucunu beklerken ölüm sessizliği hakim. çünkü biz uzay 1999 çocuklarıyız. yani ve en azından bir kısmımız. bilim kurgu filmlerden aşina olduğumuz, yaşı yetenlerin ise 12 eylül ve nüfus sayımlarından tecrübe ettiği biraz nahoş anılara vesile olan sessizliğin sesini dinliyorum şimdi balkonumda. çünkü la casa de papel’i bir oturuşta bitirmek istemiyorum. ve aklımı kurcalayan olumsuzlukları dinlemek istemiyorum 4 duvar arasında. bir de işte güneşi çok seviyorum bu mevsimde. bana yasak koymalarına gerek yoktu. zaten balkonda oturacaktım gün boyu. çay. müzik. kalem. ha yalan yok şimdi. on dakikalığına da olsa sahile inerdim. tuzlu su kokusunu içime çekip eve dönerdim. dönüş yolunda bir rüzgar eser, bir koku duyar seni hatırlardım. sen gelince de aklıma, kesin cemal süreya’dan bir dize düşerdi zihnime. tıpkı şimdi olduğu gibi.

sevgilim ben şimdi büyük bir kentte seni düşünmekteyim 
elimde uçuk mavi bir kalem
cebimde iki paket sigara
hayatımız geçiyor gözlerimin önünden
..
lakin balkondayım bugün. balkon mühim çünkü. olmayanlar için üzülüyorum aslında şu kısıtlı günlerde. hele ki güneş alan balkonu olmayanlar için daha çok. 
şimdi işte; terk edilmiş kasabayı andıran semtimizde çok uzak sayılmayan ama yakında olmayan bir mesafeden gelen ilk ses, bir ambulans sireni. hemen peşinden getir.komcuların mı sucuların mı olduğunu bilemediğim bir motor sesi. akabinde, tepemden geçen boing bilmem kaç model uçağın yorgun ve homurtulu sesi. kim bilir hangi kıtadan hangi ülkeye gidiyor? afrika dahil mi hariç mi kimse bilmiyor. yine ismini bilmediğim alacalı bir kuşun karşı çatıdan bana ulaşan cırtlak sesi. flütü yeni öğrenmeye çalışan orta ikideki halim gibi tıpkı. ya da orta üçte söylediğim ilk ve son türkümdeki gibi iğrenç bir ergen sesi. ve fakat serçelerin uzaktan seçilen sesi bu yoklukta en tanıdık olanı. inşaat demirinde tüneyip amansızca kıçını yırtan kara karga gibi. nihayet on kat aşağıdan, sert bir şekilde kapanan araba kapısı. kamyonet olmalı tok ve ağır bir ses çünkü. muhtemel kargo kamyonu. ve az önce, gölgede kalan masamı ve sandalyemi güneşi tam karşılayacak alana alırken çıkardığım gürültüyle mahallenin akorduna bir parmak da ben atmış oldum. lakin yalnız değilim. karşı apartmanın beşinci katında asmak üzere olduğu çamaşırları silkeleyen, sadece ellerini görebildiğim kadının sebep olduğu ses mahallenin ritmini bir anda değiştirdi. mahalle senfonimiz her telden şimdi. bir cırtlak sesli kuş, bir kırmızı penye, bir karga sesi, bir mavi kazak, sucunun motoru, martının gaklaması, siyah pantolon, tekrar sucunun motoru, ağlayan bir çocuk, havlayan köpek ve eflatun gömlek sonra. niye bilmem eternity and a day geldi aklıma. hayat tuhaf, salgınlar falan..
.
şimdi saat, öğleni biraz geçmiş durumda. takvim hala 11 nisan 2020. dünya sakin, kuytu bir koya demirlemiş gemi gibi sükunet içinde ve kendi ekseni etrafında dönüyor. insanlık nefesini tutmuş, sanki kaptan kirk'ü bekliyor. ya da godot'u..

9 Nisan 2020

ve ben ruhi bey nasılım? *


dünya yıkılsa bile sabahları en içten gülümsemesiyle günaydın deyip “bugün ıhlamur mu yapayım kış çayı mı?” diye soran mutfak görevlimiz var. buna karşın, kasımdan beri işe gelmemek için her sabah kırk takla atıp kafamda bir düzine tilki dolaştıran yorgun bir ruh ve uyuşuk bir bedenim. olmayacağını bildiğim hayallerim. sonra. kırgınlıklarım. özlemlerim. sitemlerim. bananelerim. mevsimi geçmiş bahanelerim. kimsenin görmeyeceği yerde sakladığım, bazen benim bile unuttuğum hüzünlerim. entübe olmuş melankolilerim. tabii ki, genç werther’e taş çıkartan acılarım. ama anlık sevinçlerim. vazgeçemediğim kokularım. içimi kemiren korkularım. dilemmalarım da var elbet.
şimdi sorsan peki..
ben ruhi bey nasılım?
iyiyim derim.
iyiyim.
iyi.
ama işte iyi değilim.
çünkü ben en çok iyi olmadığımda yazıyorum. çalakalem. noktasına virgülüne bakmadan. -küçük ve büyük ünlü uyumlarıyla zaten ezelden küsüm.- büyük harfle konuşmaya ve yazmaya muhalif, edebiyatın, yazının, belli bir kalıba sokulmayacağı fikrini savunanlara dost. şekilcilere düşman!
böyle işte;  etna yanardağı’na nazire yapar gibi. içimden çıkan hiç bir kelimeyi ve dahi harfi, çar çur etmeden, kimilerinin kalbi gibi beyaz -benimki gri- sayfalara teyelliyorum devrik cümlelerimi.
süreya, cansever için fazla şiirden öldü diyor ya hani. galiba ben de fazla yazmaktan. 
desen ki bana şimdi..
ruhibey.
nasılım?
eksik olma derim.
üst üste aynı rüyaları görmekteyim. fakat anlamını çözmekten ürkmekteyim demem. yıllar evvel dediğim gibi hala nisan yağmurlarında eşgalsizim. baharı beklerken gerçeğini yitiren bir meczubum.
yoo tövbe! bunu da demem.
peki gerçekten nasılım?
sorsan bir ruhi bey..
derim ki; elhamdülillah, sağlığına duacıyız.
içimde yanıp duran olimpiyat meşalelerinden zerre bahsetmem. istanbul boğazının giriş ve çıkışlarını kapatacak kadar devasa bir kaya parçasının altındaymış hissimi de söylemem. her can sıkıntımda oturup izlediğim artık neredeyse repliklerini ezberlediğim filmleri anlatırım. güneşli pazartesiler’i överim. paul auster derim. smoke(1995) filminden bahsederim. finaldeki şahane adamın, tom waits’in adını veririm de asla ve kat’a iyi değilim demem. 
ruhi bey.
ama iyi değilim.


hani olur da soracak olursan..
ruhi bey ben nasılım?
idare ediyorum derim.
kaybolduğumu itiraf edemem. yetenekli ama tecrübesiz bir yazarın ilk romanının bir türlü yazılamayan  giriş cümlesi gibiyim diyemem. keza teoman’ın havaalanında kaybolan bavulu gibi hissettiğimi de. fakat beşiktaş’tan bahsederim. benden yaşlı olanların ve tabii ki babamın onbeş yıl beklediği, benim bir iki yıl beklediğim şampiyonluk (1981-82) kadrosunu ezbere sayabilirim. yahut soğuk bir akşamüstü babamla haydarpaşa önünde tornistan yapan vapurun içindeki, benim kalbimdeki çocuk sevincini anlatırım. haydarpaşa’nın sarı ışıklarını. vapurdan atlayıp trene seyirtişimizi. trenin kalkmasına daha vakit varken dünyanın en güzel sandviçini yediğimizden bahsederim. florya’da ilk kez denize girip ilk kulacımı babamdan öğrendiğimi de anlatırım. ama ve lakin artık biliyorsun ruhi bey. 
ben nasılım?
iyiyim.
iyi.
demeyi çok isterdim.
ama...
.
* edip cansever
.


7 Nisan 2020

kırlangıç

nisan fırtınasını böyle bilmezdim hiç. kırlangıçlısını hele. böyle şedit, böyle uslanmaz, söz dinlemez. böyle celalli. coronadan fırsat bulan ajanslar, sansasyonel manşet peşindeler. “kırlangıç fırtınası uçuruyor” diyorlar. meteoroloji ise, halka uyarılarda bulunuyor. herkes bir şey diyor. bir profesörün dediği ötekini tutmuyor. takım tutar gibi parti tutardık eskiden. şimdi profesör tutuyoruz. halbuki bıraksak ‘tutunamayanların üstadının’ dediği gibi. her şeyin kendi kendine düzene girmesini beklesek. beklerken çay pişirsek. üşüyen parmak uçlarımızı sıcak çay bardağında ısıtsak. bizi hüzünlendiren değil de neşelendiren anılarımızdan söz açsak. laf açılmışken de birbirimizi ne çok sevdiğimizden dem vursak. fazla sevgiden çünkü zarar gelmezmiş.
kim diyor? 
benim tuttuğum profesör diyor.
hem hazır sohbet koyulaşmışken bir çay daha demlesek. bir şey kaybetmek korkusuyla yaşamasak. bahara girmeden evvel endişelerimizi, korkularımızı dışarıda bıraksak. keşke dediğimiz pişmanlıklarımızı kışlık elbiseler gibi kaldırıp iyi ki dediğimiz elbiselerimizi gün yüzüne çıkarsak. ucunda denizin olduğunu bildiğimiz dar sokakları pervasızca adımlasak. yine eskisi gibi mavi hayaller kursak. ve zamanın her şeyi halledebileceği mitine sıkı sıkı, sımsıkı sarılsak. yoksa ve allah muhafaza; bu fırtına alır götürür de bir daha geri getirmez. hiç bir şeyi. hiç kimseyi.
.

1 Nisan 2020

eskidendi


bu sabah. niye bilmem, her zamankinin aksine alaturka radyoyla başladım güne. yar saçların lüle lüle’den, menekşe lale hanımeli’ye, durup durup seni sarsam’dan muazzez ersoy’a. radyoyu fotoğrafı görmeden önce mi yoksa fotoğraftan sonra mı açtım tam emin değilim. zaten tuhaf bir sabahtı. yine akıl sır erdiremediğim karışık rüyalar, kaç günün aksine nispeten yoğun akıcı trafik, yağıp yağmamakta kararsız uyuz bir çisentiyle geldim işe. sonra işte telefonuma ne vakit kaydettiğimi unuttuğum o eski fotoğraf. beni yıllar yıllar öncesine atan o siyah beyaz varlık. sanki bu kadar sene hiç yaşanmamış, bunca olay olmamış, annem artık çok nadir gördüğüm o vakur duruşundan bir şey kaybetmemiş, saçlarına ak, yüzüne yılların yorgunluğu ve babamın yokluğunun hüznü hiç düşmemiş, babam hayattaymış, son demlerinde alnından açılan kumral saçları yerinden hiç düşmeyecekmiş, sağ elinin işaret ve orta parmağı arasındaki sigarası hiç sönmemiş, bıyıkları hiç beyazlamamış, biraderim olayın şaşkınlığında patlayan flaşa bakarken, hala o bir dakika yerinde durmayan haşarı çocukmuş, nükhet duru gibi poz vermeye çalışan ablam sanki o kadar çileyi hiç çekmemiş, fotoğraftan taşan yaşama sevinciyle ailemizin pollyana’sı gibi. ve ben mithad selim. esas duruşa yakın bir ciddiyet, gözlerde merak ve sükunet, yüzde çocuksu bir masumiyet, fotoğrafçının bak dediği yere umut dolu bakıyorum. ayağımda topa vurmaktan ucu eskimiş siyah potinlerim, bacağımda -muhtemel gri- kumaş pantolonum, üzerimde açık renk gömleğim ve onun mütemmim cüzü koyu renk bir süveter. o zaman farkında olmadığım bir ‘mutluluğuk fotoğrafı’nın en orta yerinde duruyorum.
.