31 Mart 2020

fırtına



bazen hayat, söze nereden başlayacağını bilememektir, ki hadi diyelim söze başladın, bu sefer nasıl devam edeceksin, onun da yolunu bulup bir şekilde devam ettin diyelim, ama bu kez o kadar kelimeyi anlamlı bir cümle haline getirebilmek kolay olmasa gerek, tamam şans meleğin yanında olmuş olabilir, cümlelerin de anlamlı, peki ama bu kadar cümleyi kim ne yapsın? atsan atılmaz, satsan satılmaz, yükte ağır paha hafif kelimeler, üstelik kolay okunsun diye kurulan cümleler çok kısa, çünkü kuşlar uçuyor, füruğ ferruhzad hatırlanıyor, lakin ve maalesef insanlar ölüyor, kimse söylemek istemese de bu iyi bir şey değil, hiç iyi bir şey, sevdiklerinden uzakta kalmak, bir daha onları göremeyecek olmak, vatansız bir rüzgarla hatırlamak bir ilk bahar sabahı, hiç hesapta yokken, bir göksel şarkısıyla darmaduman olmak sonra, oysa hayat bazen de radyoda sevdiği şarkının çıkma olasılığını sevmekti, ama mart ayının son gününün bu denli sert ve soğuk olacağını kim bilebilirdi, ben bilmiyorum mesela, öğrenmek istedim, bir koşu gidip saatli maarife baktım. ama yok hayır kırlangıç fırtınasına daha sekiz gün var, sevinmek için çok geç bir saat, fakat sosyal mesafeyi ayarlamak için hala vaktimiz var, mesafe demişken bir nazan öncel şarkısı bu havada gidilmez der, halbuki veli’yi mahveden bu havalardan başkası değildir, bir de nahit hanım var ki konumuz bu değil, çünkü hayat adil değil, kimine kavun kimine kelek, bana hasretin prangaları, sana sevdanın duble yolları, hayat diyorum sevgilim; bazen...
.
nazan öncel - bu havada gidilmez

30 Mart 2020

dünya


29 mart pazar: erken saatler. instagramda oya bora ve o meşhur şarkıları “biz dünyayı çok sevdik”e rast geldim. yıllardır görmediğim bir dosta, hiç umulmayan bir yerde tesadüf etmek gibiydi. hemen telefona sarıldım. yazayım istedim. çünkü kafamda deli sorular. müziğin kanatlarında. unutulmuş anılar.
evet bir oya-bora vardı bu dünyada. 
sahi n’oldu onlara?
peki ya karıncaların 10.kat banyosunu işgal etmesinin corona ile bir alakası var mıydı?
dahası vapurlara da denize açılma kısıtlaması gelmiş olabilir mi?
çünkü bu sabaha karşı, evimden haydarpaşa ve şürekasının manzarası görünüyordu. hiç olmayacak bir şeydi. olmuştu. bir vapur. etrafında üç beş martı. masmavi bir deniz ve fakat; kadrajdan ha çıktı ha çıkacaklar. deniz kaba dalgalı. üstelik kıyılar da öyle. ama manzara fotoğraf çekmeye elverişli. bu yasaklı ortamda başka vapur da çıkarmazlar şimdi diye telaşla fotoğraf makinemi aradım. bir gözüm denizde, bir elim dolabımda. bir türlü bulamadım. zaten vapur da martılar da gözden kayboldu. uyanmak zorunda kaldım.
kafamdakileri yazdım. fakat yayınlamaya layık bulmadım yine.

ama şimdi.
30 mart 2020 pazartesi.
saat, on yedi sıfır beş.
istanbul’da deniz ulaşımına kısıtlama gelmiş.
rüyalarıma bir çekidüzen vermeliyim!
.
oluyor böyle şeyler.
.
üç gündür market alışverişini saymazsak dışarı çıkmadım. kitap okumadım. dizi izledim. puzzle yaptım. debisi düşük bir nehrin üzerinde akıntıya kapılmış giden kuru yaprak gibiyim bugünlerde. şarkılar olmasa ne yapardım? bilmiyorum. ama şarkılar diyorum. iyi ki varlar.
.
sahi unutmadan, dün haberlerde gördüm. sazlıbosna’ya leylekler gelmiş. köy halkı sevinmiş. ben de sevindim. ofisin penceresinde kuşları beklemeyi özledim. hatta bu zorunlu ara vermelerde ayaklarımın hep geri gittiği iş yerini bile özlemeye başladım. yalan yok şimdi.
ama işte hep böyledir bu işler..  
.
manav ayrı, market kasiyeri ayrı, 1000 parçalık 'pazılın' altına koymak için mukavva aldığım kırtasiyeci ayrı. fakat fakat hepsi aynı şekilde sağlıklı günler dilediler bugün.
sağlıklı günler. ilk defa bir şeyin değerini kaybetmeden anladık, anlıyoruz galiba.
.
oysa kalabalık insan topluluklarını çok sevmem. içlerinde olmayı da. otobüste, dolmuşta, bankamatik sırasında, sinemada, kafede bu salgın çıkmadan da evvel de zaten hep sosyal mesafeyi korumaya çalışırdım. ama şimdi böyle toplu halde balkonlara çıkıp sporlar yapıyorlar, bir başkadır benim memleketimi falan söylüyorlar ya acayip duygulanıyorum. soğan doğramış gibi oluyorum hemen. galiba yaşlanıyorum sevgili viktor. galiba yaşlanıyorum.
.
bu kadar uzun lafın elbet bir kısası, kıssası olmalıydı. bunun için zarifoğlu’na bir kulak verelim.
“bir kalbiniz vardır onu tanıyınız
bir şehir kadar kalabalıktır bazıları
bir dehliz kadar karanlıktır bazıları
konuşurlar
isterler
susarlar
dinlememişseniz nice yıl kalbinizi
ev, meslek, iş, para, geçim diyerek
düşünün şimdi bir de
şehirlerde, kasaba ve köylerde
başını eğmiş, kalbiyle söyleşen bir kişi olduğunuzu”
..



25 Mart 2020

ıhlamur


bu sabah, hiç yapmadığım bir şey yaptım. mukaddes hanımdan bana özel ıhlamur demlemesini istedim. normalde ‘emir’ telakki edip hemen yapacağını bilmeme rağmen dün akşamki haberde spikerle birlikte benim de gözlerimi yaşartan, pırasa ve fasulye istedikten sonra nezaketin nirvanasını yapıp kapıdaki görevliye “poğaça da alır mısın?” diyen amca gibi olmasa da haddinden fazla incelerek rica ettim. “ne demek, hemen mithad bey” dedi. on bir dakika sonra koca kupa ıhlamur içindeki bir dilim taze limonla birlikte masamdaydı. mukaddes hanım,  o yokken almak istersem de mutfaktaki yerini de tarif etti. halbuki sabah hiç bir şeyim yoktu. şimdi baş ağrısına eklem ağrıları da eklendi. çok zorda kalmadıkça ilaç almıyorum. uzmanlara kulak asıyorum. su ve c vitamini. bir tek istirahat yok. aylık işi asma kotamı aştığım ve güya mevkim kritik olduğu için patron yancısı gibi geliyoruz her gün. ekiple beraber. bari toplu ulaşımla gelen çocukları nöbetleşe çağıralım teklifim kabul görmedi. çay içip haber okuyoruz. arada çalışıyoruz. virüs şakaları yapıyoruz. ama paranoyayı da artırıp tuvalete girerken de çıkarken de el yıkıyoruz. dokunduğumuz her yabancı yüzeyden sonra kolonya, dezenfektan ne buluyorsak ovalıyoruz ellerimizi. inceden inceye herkesten hatta kendimizden şüphe ediyoruz. ya habersiz yakalandıysa, yakalandıysak diye. tamamen dolu apartman otoparkında sabah bir tek benim aracın yeri boşalıyor, akşam yine tek araçlık son yere benim araç giriyor. fırtına öncesi bir sessizliği, gerginliği sadece ben mi hissediyorum? yahut will smith’in ı am legend filmini ve yalnızlığını. oysa kırk yıl düşünsem bir bilimkurgu filminde başrol oynacağım hiç aklıma gelmezdi. yıllar evvel yine hayat gailesinden ve telaşından bunalıp bloga ayfer tunç kitabından alıntı karamsar bir şeyler yapıştırmıştım da bir güzel abim, “ne bekliyordun ki?” mealinde kısa ve çarpıcı bir yorum yapmıştı.
sahi ne bekliyordum ki?
.

22 Mart 2020

huzursuz


genelde rüyalarımı hatırlamam. haliyle sabah kalktığımda dün gecekini de hatırlamadım. ama huzursuzdum. gece bir kaç kez uyandım. niye bilmem pencereden dışarı baktım her seferinde. ayıptır söylemesi direk tuvalete giderdim oysa gece uyanışlarımda. bu gece. bir, iki, üç. her uyanmamda perdeyi araladım. yukarı baktım. gök kubbe yerindeydi. yıldızlar da elma ağacındaki meyveler gibi asılıydı. halbuki en son böyle merakla baktığımda gece camdan dışarı çocuk sayılırdım. ya orta sona yahut lise ikiye gidiyordum en fazla. o zamanlar çünkü istanbul’a çok kar yağardı. kar yağıp bahçeyi doldurdu mu diye bakardık. yahut sokak lambası ışığından yağıp yağmadığına, yağıyorsa şiddetine bakardık. malum şimdinin teknolojisi yoktu. ve elbette dakika başı gelecek ayın son çarşambası istanbul’a kar yağacak diye bir ay önceden hava raporu sunanlar da yoktu. neyse konu dağılmasın. bir huzursuzluk, bir kırgınlık sabahıydı. pesoa geldi hemen aklıma. hep pazarları okurdum. bir ya da iki sayfa. çoktandır yüzüne bakmıyordum. yüzümü bile yıkamadan odamdaki küçük kitaplığa yöneldim. bulmam zor olmadı. kitaplığın en üstünde alt alta sıralanmış görece 4 kalın kitap duruyordu. en altta dostoyevski’nin budala’sı. üstünde pesoa’nın huzursuz kitabı, onun üstünde ayfer tunç’un bir deliler evinin yalan yanlış anlatılan kısa tarihi ve nihayet en üstte tanpınar’ın huzur’u. mahşerin dört atlısı gibilerdi. başka bir deyişle, yıllardır bir türlü bitiremediğim ve belki de bilerek bitirmek istemediğim dört kitap. diğer üçünden özür dileyerek pesoa’yı aldım elime. rastgele bir sayfa açtım...
19. bölümün hemen üstünde altını çizmiş olduğum bir paragraf gülümsetti beni. acıyla..

belki de sonsuza kadar muhasebeci olarak kalmak kaderimdir; şiir ve edebiyat ise alnıma konmuş bir kelebektir belki; parlak güzelliğiyle gülünecek halimi iyice ortaya çıkaran bir kelebek.”

perdeyi aralayıp pencereden dışarıya baktım. karşımda beş adet sarı kafalı, sarı yelekli inşaat işçisi duruyordu. pazar olmasına rağmen çalışıyorlardı. perdeyi geri kapatırken zihnimden geçen altyazılar karışıktı. covid19, ekmek parası, limon kolonyası, dinamik süreç, cüzdan virüs kıskacı, 14’lü kural, ingiliz polisiyeleri, sürveyans, 65 yaş yasağı, açık oturum savaşları, hızlı tarama kitleri, saçımın çok uzaması, bakanın twitleri, berberlerin kapanması, anneme dışarı çıkma tembihlerim derken rüyamı hatırlar gibi oldum. babamı görmüştüm. yine hasta olmuştu. bu kez son gördüğümden daha kötüydü durumu. annem yanındaydı. ama ben hem vardım, hem yoktum yanlarında. bir deniz feneri gibi bir yanıp bir sönüyordum sanki. ortam bir aydınlanıp bir kararıyordu. karışık. haddinden fazla bulanıktı ortam. sonra perdeyi araladım. dışarıya baktım. her yer zifiri karanlıktı. dünyanın bütün ışıklarını söndürmüşlerdi sanki. yalnızca çok uzakta bir yıldız belli belirsiz göz kırpıyordu bana. 

21 Mart 2020

ekinoks

kadim dost, kıymetli doktor bu sabah ekinoksu, bahar bayramını ve kandili kutlamış. üçü bir arada. gerçi o sabah tebrik etmiş ama ben öğleden sonra gördüm. hiç aklımda yokken kalktım balkonu yıkadım. hem de üç kez. galiba ekinoksun şerefine. bir de işte corona efendiye nazire yapmaktı niyetim sanırım. madem resmi olarak bahar gelmişti. ve tepedeki güneş, gökyüzündeki kuşlar da bunu teyit ediyordu. o vakit bir şeyler yapmak lazımdı. arka balkona kaldırdığım masamı, sandalyemi, şemsiyemi çıkardım. balkonu yıkadım. ondan önce üç aylık tozunu toprağını süpürdüm. sonra masayı, sandalyeyi her ihtimale karşı sabunlu bezle sildim. nihayet güneşe karşı kuruldum alacaklı gibi. karşımdaki inşaat tüm hızıyla devam ediyordu. fakat aldırmıyordum. çünkü kulağımda şahane müzikler vardı. ve inşaat sebebiyle tamamen kaybolacak sandığım deniz ve burgazada’nın -puslu da olsa- çeyreğini görebiliyordum. üstelik masmavi gökyüzü ile bulutlar hala bizimdi. ama ve lakin tam keyif çatacekken hayatımda ilk kez vinç tutulması yaşadım. (şekil 1-a)


neyse ki üç beş dakikadan fazla sürmedi. güneşle yeniden kavuştuk. bir sevgili gibi hasret giderdik. doğrusu bu benim düşüncemdi. onun ne düşündüğünü inanın hiç bilmiyorum. hem büyük şairin dediği gibi elmanın da beni sevmesi şart mıydı? ben seviyordum ya. yetmez miydi?
bence yeter de artar bile. çünkü seni düşünmek güzel şey sevgili. misal bugün yine şu ingiliz polisiyesini izlerken birden sen geldin aklıma. öyle durduk yere. ne bir müzik, ne seni çağrıştıran başka bir nesne. acı bir polis sireni vardı sadece fonda. ama sevinçle doldu birden içim. görsen öyle sebepsiz. öyle safiyane. öyle el değmemiş. kocaman gülümsedim. kalbim genişledi. kış boyu üzerimde tortu gibi duran fazlalıklarımı silkeledim. balkon hala aklımda yoktu. elimde bir fincan çayla pencere kenarına geldim. iki binanın arasından süzülen güneşe doğru kaldırdım fincanımı. sense güneş olmuş bana gülümsüyordun dünyanın en baş döndüren gülüşüyle. bilmiyorsun..
.
yeni türkü - dönmek

rüya


tüm bu olan biten. corona. insanların tepkisi. bu tepkiye karşı tepkiler. alkışlar. günlükler. saat on ikiyi vurmadan gelen açıklamalar. endişeli bekleyişler. ana ve yardımcı haber bültenleri. sakin sokaklar. hepsi bir rüyaymış gibi geliyor. hani bazen olur ya, kötü bir rüya görürsün fakat nasıl oluyorsa bunun rüya olduğunu kavrar bilincin. ama uyanamazsın da. sadece geçeceğini bilirsin. işte öyle bir şey.
ve nasıl şey ki; daha düne kadar bu panik ve yağma havasını kıyasıya eleştirirken bu sabah kasiyerin “abi ne var ki bu makarnada. herkes hücum ediyor. sadece makarna da değil?” serzenişinde acayip bir empati virüsüne tutuldum. “öyle demeyelim. her taraftan, radyodan, televizyondan, sosyal ve sosyal olmayan (eş-dost-hısım-akraba) medyadadan bir bombardına tutulmuş durumda insanlar. kocaman bir belirsizlik iklimi hakim. herkesin korku ve kaygı eşiği farklı. insani bir durum olarak görüyorum.” dedim. kasiyer “doğru diyorsun abi” dedi ama vücut dilinden ikna olup olmadığını tam anlayamadım. ama ben kendimi ikna olmuş gördüm. 
yukarıda dediğim gibi herkesin bu “şeyi” karşılayış biçimi, olaya yaklaşımı farklı. benim bile dün ile bugün bakış açım farklı. abdülhak şinasi bey haklıydı. insanız çünkü.* sadık da haklıydı; bu şarkılar bir şeylerimizi çalıyor ve bahar çok uzun derken.**
ama hoca misali galiba ben de haklıyım! 
ve ne olursa olsun vazgeçmiyorum hayallerimden. özlemlerimden. çünkü ve zira; umudumuz olmazsa yaşamak neye yarar sevgili viktor. neye?
şimdi işte içli şarkılara biraz ara verdim. göksel’e yeniden başladım. sigaraya başlar gibi oldu. affet. (göksel’de affetsin) biraz fazla ara verdiğim okumaları sıklaştırdım. sonra ingiliz polisiyelerin biri bitiyor öteki başlıyor. sıkılırsam kitapları yazarlarına, dvdleri yönetmenlerine göre diziyorum. boş vaktim yok anlayacağın. uyanıncaya kadar böyle devam.
.
* abdülhak şşnasi hisar- fahimbey ve biz
* * sadık yalsızuçanlar - garip
.



20 Mart 2020

32. mektup


içi umut dolu bir cümle kurmak istiyorum. usta’nın dediği gibi; “çelişmesiz ve imla kurallarına da uyabilsin.”  akşamın bu vakti oturdum, ne olabilir diye bunu düşünüyorum ciddi ciddi. kısa ama öz. şöyle hızlıca hafızamı ve kaybolan yıllarımı yokluyorum. ilk kelimelerim; kuşlar, vapurlar, trenler, deniz ve gökyüzü mavisi. bulutların beyazı. ve sen tabi ki. sen. bunlardan bir cümle olur mu? peki ya bir umut doğar mı? çelişmesiz, imla ve dünya kurallarıyla uyumlu? bilemiyorum. hem ne demiştin bir seferinde; ‘bunca yıl vapurlara ve kuşlara baktın da n’oldu, ne geçti eline?’ galiba böyle bir şeydi sorduğun. ve sanırım benim ne vakit, nerede kaybettiğimi bilmediğim ama ısrarla aradığım umudun yeryüzündeki yegane temsilcisiydi vapurlar ve kuşlar. niye diye sorma. öyle işte.
...
.
milva - lungo la strada


n e d i r ?


cesaret değil benimkisi. biliyorum. daha çok bir boş vermişlik. belki biraz da; etraftaki bu çılgınca, fütursuzca ve bencilce kopartılan yaygaraya, yağmalamaya kendimce tepki. bilemiyorum.
bugün işe gitmememin, evde kalmamın sebebi de korku değil tamamen tembellik. ha evet yalan yok biraz halsizlik ve kırgınlık var. işe gitme isteğim ve mecalim yok. ıhlamur kaynattım. iki suyla. ilkinde acısını alsın diye. ikincisinde tadı olsun diye. şimdi haberlere bakıyorum. siyasetten ekonomiye, kültürden spora hepsinde konu başlığı aynı. adını sanını doğru dürüst söyleyemediğimiz, kendini göremediğimiz minnacık bir virüs. ama ben sıkıldım. şurada bahara kaç kaldı hem? 
fakat görünen o ki; bahar uzun. çok uzun canım viktor. çabuk geçelim bunları. lütfen çabuk! ha böyle yazıyorum diye tamamen boşlamadım elbette. eskisinden daha çok yıkıyorum elimi. öyle ki yıkamaktan elim eskidi. kemikleri gözükecek nerdeyse! ve yine ofisimde, evimde bu paronayadan önce ‘normal fiyatlarından’ aldığım limon kolonyası mevcut benim de. yukarıdaki konu başlığındaki harfleri ayırdığım gibi insanlarla arama -normalde de çok sevdiğim- mesafeyi fazlasıyla koydum. bu kadar. yine işe gidiyorum. eve dönüyorum. hayat rutininde devam ediyor. yine bir şeyleri özlüyorum. yine hayaller kuruyorum. yine çok sıkılıyorum. ama bilimkurgu filmlerindeki felaket senaryolarını da aşan histeriye kapılmayı fazla buluyorum. evet panik yapmayalım. tedbirli olalım. ama abartmayalım da. ben böyle düşünüyorum. sonra yine ve biraz zarifoğlu okuyorum. biraz yazıyorum.
“yazarak; hayattan eksiklerimizi, ihtiyaçlarımızı mı kapatmaya çalışıyoruz acaba?”
hayır, ben demiyorum. zarifoğlu diyor.
ben peki, niye yazıyorum?
bu soruya cevabım, her seferinde, her gün, her saat ve her dakikada cevabım farklı olur. çünkü abdülhak şinasi hisar’ın dediği gibi insanoğlu, değil yıllar geçtikçe gündem güne ve hatta saatten saate değişir. bugün hasta olduğum için yazarım. yarın çok özlediğim için. ertesi gün çok sıkıldığım için. ya da üç tane daimi okurun hatırına kendimi bir şey zannedip egomu okşamak için. başka bir gün gerçekten bir şeyi anlatmak, bu olayı mutlaka paylaşmalıyım dediğim için. belki bir gün geriye dönüp kişisel tarihimde neler olmuş, geçmişte neler düşünüp hissediyormuşum diye yazdıklarımı en baştan okumak için. yazmak için tek bir sebebim yok yani. tıpkı yaşamak için olduğu gibi. sebep çok.
misal birazdan güneşli pazartesiler’i izleyeceğim. bu sene hiç izlemedim daha. her sene yaz ve kış biterken. yani ilk ve son bahar başlarken güneşli pazartesiler’i izlemezsem olmaz. o sene eksik kalır sanki. çünkü yaşama sevincim, yazma aşkım gibi bir duygu güneşli pazartesiler’i izlemek benim için. film bitince belki yine okurum. sonra yine yazarım. nihayet elimi yirmi4 saniye yıkar, yatarım.. evet.
.
shiftz & hiba el mansouri - ahwak

15 Mart 2020

evdeki*


yaz sonu bir kamyon dolusu yeşilli turunculu yelek giymiş işçi ve bir sürü malzemeyle geldiler. önce, kısmen çevrili olan inşaat alanının etrafını iyice kapattılar. sonra kocaman vinçlerini diktiler zemin betonu atılmış boş inşaat alanının ortasına. daha sonra da malzemelerini getirip tek tek, özenle yerleştirdiler. iskeleler, kalaslar, demirler. 
on kat yukarıdan onları ve eserlerini izledim her gün. sabah akşam. işe gitmediğim günler boyu. ve yaz boyu. sonra sonbahar-kış boyu. ve nihayet gelsem mi gelmesem mi diye arafta bekleyen bu ilkbahar’da. katların birer yükselmesini izledim. yarısını, hatta çeyreğini görebildiğim deniz ve adalar manzaramın lime lime kapanmasını izledim içimde tuhaf, nasıl denir buruk, kızgın ve kırgın bir duyguyla. her gün izledim. uykudan kalkınca sabah mahmurluğunda. uyumadan önce ay dede şahitliğinde ve bazen açık unuttukları devasa vincin projektör ışığında. yaz boyu. sonbahar ve kışta. ve nihayet bu kararsız ilkbahar’da.
öncesinde bodrum katları başıboş bazı sokak köpeklerine ev sahipliği yapan, aylardır boş kalan hareketsiz, sessiz arazinin büyük bir savaşta yenilip de çökmüş olan ama sonra yavaş yavaş yaralarını sarıp ayağa kalkan bir dev gibi onuncu kattaki daire hizama çıkmasına şahit oldum. tam üç mevsim, sekiz ay boyunca. 
aslında yazıya otururken amacım; turuncu ve yeşil yeleklilerden, bir virüs gibi yayılan gri betonlaşmadan, mütemadiyen devam pazar sıkıntısından dem vurmaktı. ne var ki şimdi yazarken farkettim ki, yusuf atılgan’ın evdeki hikayesindeki isimsiz kahramanla küçük de olsa hatta tersten bir benzerliğimiz var.  onun hikayesi boşalan bir arsa ile benimkisi dolan bir arsayla başlıyor. o küçük kasabasından -büyük ihtimal büyük şehire- ben büyük şehirimden küçük bir kasabaya kapak atmaya bakıyorum. ama onun pazar günlerini, pırasayı, tren yolculuklarını sevip sevmediğini bilmiyorum. oysa ikimiz de izlemeyi seviyoruz. o top koşturan çocukları. ben karınca gibi çalışan işçileri.
misal şu yeşil fosforlu yeleği giyenler; kalıpçılar ve düz işçiler. iskeleleri onlar kurarlar. kalasları onlar taşırlar. demircilerden daha çok çalışırlar. zira turuncu yelekli demirciler, kalıpçılarla aynı saatte işe başlasalar bile onlardan bir saat önce paydos ediyorlar. kalıpçılara göre biraz daha inceliklidir işleri. halı dokur gibi o sert ve kararmış demirlere şekiller verip bir hizaya getirerek tahta kalıplar içinde betonla birleşmesine ve binanın arza çıkmasına sebep oluyorlar. yelekleri farklı ama hepsinin kafası sarı baretli. beyaz baretli mühendisleri ise arada ortaya çıkıp projeleri çarşaf çarşaf yaydıktan ve hararetle tartıştıktan sonra ya yanlarındaki lacivert baretli teknikerlerine yahut direk ustabaşlarına talimat veriyorlar. çok soğuk ve yağmurlu havalarda çalışmadılar genellikle. ama bazen de bugünkü gibi yağmurda sarı yağmurluklarıyla beton döktüler kamyon kamyon. 
şimdi işte onuncu kat hizamdalar. bu son kat betonuyla mavi denizim tamamen kayboldu. iki binanın arasından bana kalan; sadece üç metre mavi gökyüzü. ve bir hoş sada..
.
* yusuf altılgan - bütün öyküleri (evdeki)
.

14 Mart 2020

kahve



ket hüda çarşı camii’nin çaprazında, balık pazarından dik çıkan bir sokağın hemen yamacında, saat on ikideki güneşi haddinden fazla alan konumda bir bey kahvecisi. necati bey. hayyam çay evi kapandığından beri aradığım güneşli ve sakin yerlerden biri. şimdilik. sonrası ne olur bilemiyorum. ama balık pazarından yokuş yukarı çıkan yorgun adımlarla, bayır aşağı inen telaşlı adımların sahiplerinin hikayelerini yazmak için ideal bir yer. bir kedi dikkatinde izlemek, dinlemek onları. hakeza seyyar arabalarında takur tukur eşya taşıyan esnafın canlılığı, “ evet, karaciğer dostu enginar geldi” bağırışları. yukarıda bir parça mavilik, aşağıda kahve kokusu ve pazardan gelen taze sebze kokuları. kulakta fransızca bir şarkı. güneş zaten maddenin en cömert halinde. bu durumda şartlar diyorum sevgili, hayal kurmak için son derece elverişli. son derece.
..

vuslat


belki hafta sonu sabahı olmasından, belki corona virüsten ama şu bir gerçek ki metrolar özlediğimiz tenhalıkta. keşke durmadan devinen beynimin kıvrımları da böyle biraz mola verse. bir seyircisiz oynama yahut süresiz erteleme kararı alsa. ama yok. didik didik edecek illaki. hem geçmişi, hem geleceği. kışı ve baharı. yetmeyecek yazı. benim elimden gelen tek şey yazı. not defterime sarıldım o yüzden tren ayrılıkçeşmesi’ne ilerlerken. zaten benim makus talihim de ayrılıklar üzerine kurulmuş. vuslatlar hep gelmeyen bahara. uzaktaki bahara.
.

kadıköy’de indim. vapuru bir dakikayla kaçırdım. yenisine yirmi dakika var. içeride beklemek yerine iskelenin yanındaki banklara oturdum. düşüncelerimi bu kez boğaza salıyorum. güneş mecburen arkamda. ensem yanıyor. yüzüm üşüyor. carla hanım ciğerimi dağlıyor. vapur bir türlü gelmiyor. vuslat diyorum; yine çok uzak görünüyor.
.

biraz daha vakit geçmesine rağmen vapur da boş. kesin coronadan. tam bu noktada bir şey diyecektim. vazgeçtim. güneşi önüme aldım bu sefer. vapurun en kenarındayım. hiç hareket etmese de kafiyim. akşama kadar yazarım burada durmadan, usanmadan. ama bir şartla. çay olacak. yemek de istemem su da. sen olursan zati çaya da gerek yok. ama işte vuslat kaf dağı’ndan bile uzak bana..
.

12 Mart 2020

seferberlik


eski takvimler çöpe atılıp yenileri çoktan duvarlara asıldı. eskinin yüzüne bakan yok şimdi. doğrusu, yeniyi de pek sallayan yok gibi. hakikat şu ki sevgilim, eskiyle yeni arafında savruluyoruz tarih boyunca. takvim yapraklarına çarpa çarpa nasır tutuyor önce aklımız ve sonra ruhumuz. halbuki cumartesi pazarları sevdiğimiz gibi diğer günleri ve diğer insanları sevdiğimizde belki bu sınavdan geçeriz. aksi takdirde kanaat notu da kurtarmayacak bizi.
peki ama şimdi; tarihte saat kaç? *
hayır ben değil, şair soruyor. iyi de yapıyor çünkü. bizim en zorlu etabımız zamanla imtihanımız. en büyük çaresizliğimiz; onu yakalayamamamız. ne gerideyken ne de ilerideyken.
oysa şimdi bir yanımda kartpostallar, diğer yanımda eski fotoğraflar. önümde yepyeni bir yıl. ama ben öylece duruyorum. ne geriye, ne de ileriye bir adım atıyorum. far ışığına tutulmuş tavşan gibiyim. tarihteki yerimi arıyorum. kucağımda eski fotoğraflar. elimde karlı bir tebrik kartı. ve başka bir zarfın üzerinde babamın el yazısı. 
.
“ SELİMin askerlik yoklaması "
böyle yazıyor. eskiden beyaz olan şimdi ise geçen zamanın ve eskiyen anıların gölgesinde sararmış oyal zarfın sırtında. kırmızı tükenmezle. hani şu sapsarı (turuncu muydu yoksa?) köşeli, biçimsiz kalemlerden. bakkalların, kahvecilerin kulak arkası yaptıklarından. kendine has harfleriyle yazmış. eski ve yeni arasında tutuklu kalmış onun da harfleri. ismim büyük harflerden oluşmuş. geri kalan kelimeler, tüm harfler küçük. ayraçsız. noktasız. tırnaksız. hatta küçük ve büyük ünlü uyumsuz. bütün kurallardan bağımsız. ama tüm sevgi kırıntılarının kıyısında. dil bilgisine muhalif. tedbire, nizama ve intizama dost.
-peki şimdi tarihte saat kaç? -
babamın, hani allah korusun seferberlik çıkar da çağırırlarsa diye sakladığı sefer görev emrimin zarfı belli. ama içi boş. görev emri yok. ne vakit kaybolmuş. ben ne zaman alıp saklamışım. belirsiz. sanırım sadece zarf kalmış eski albümlerin olduğu siyah evrak çantasında. yazısını görünce alıp getirmişim ben de diğer eski fotoğraflarla ve misal beş kişilik ailemizin en eski, en siyah-beyaz, en hakiki fotoğrafıyla birlikte. hatta solmuş, yer yer yırtılmış diploması ve işçisi olduğuyla övündüğü, üzerine öksürüğüyle birlikte bir sürü anının sıçradığı silahlı kuvvetler kimlik kartını da almışım. yine yıllar önce bana hediye ettiği ondan sonra bir türlü kullanamadığım kol saatim. hepsi kırmızı bir kutunun içinde. orhan pamuk’un masumiyet müzesi’ne nazire yapıyorlar sanki. ama öyle değil elbet. sadece benim kişisel tarihimin paha biçilmez eşyaları.
şimdi işte; kucağımda bir sürü anı. kursağımda bir türlü yutkunamadığım taş. ve elimde bir kış kartı. amy winehouse ile düelloya tutuşmuşum gibi. amy, ı’m no good dedikçe. ben ondan fazla bağırıyorum. ve fakat itiraf etmeliyim ki; vaya con dios’u daha çok seviyorum. arafta kalmak ama çok tehlikeli. bir şeyler yapmalı. bir şeyler. belki daha çok yazmalı. şu karlı kartpostal mesela. yazmak için hiç fena durmuyor..
.
istanbul, 1 ocak 2020
.
* turgut uyar - büyük saat
.

turuncu


yüzümü güneşe verir vermez gözlerimi kapadım. müziği açtım. demet sağıroğlu’nun aksine düşüncelerimi boğaza değil parkın yeşilliğine bıraktım. sadece yüzümü usul usul seven güneşle ılgıt esen rüzgarın şefkatine ve seslere odaklandım. bir iki çocuk sesi geldi önce uzaktan. sonra sesler yakınlaştı. bir kadın “geldik geldik” dedi. çocuklar oley çekti. yağsız salıncağın gıcırdağın sesinden hemen sonra önümdeki ağaçtan bir kuş havalandı. ya da bir dala kondu. arkamdaki yoldan ağır vasıta bir araç geçti. otobüs değildi. zira tıslamasından tanıyorum artık onları. muhtemelen corona paniği stokçu vatandaşlarımızın boşalttığı reyonlara malzeme götüren market kamyonuydu. yeniden müziğe odaklandım. tam o sırada müthiş bir bahar kokusu hissettim. gözlerim hala kapalıydı. etrafımda dolaşan kelebekleri hayal ettim bir an için. sarı, sapsarı iki kelebekti gördüğüm. lakin ben turuncu olmalarını isterdim. bir de böyle güzel havalarda çalışmak zorunda kalmayıp aylak aylak gezmeyi..
..

11 Mart 2020

no title


vicdan nerede sonlanır gaddarlık yahut umursamazlık nerede başlar?
semte adını veren dağın vadisinde, bir belediye parkının ortasında bunu düşünüyorum. ya da düşünür gibi yapıyorum. çünkü ve aslında; mart güneşinde kendimi oyalıyorum. haklı sebeple de olsa işten çıkarılan işçinin yüzündeki çaresizliği unutmaya çalışıyorum. bu yüzden dünya ve ülke gündemini, resmi olarak dün gece memleketimize giriş yapan corona virüsü ciddiye almaya çalışıyorum. lakin olmuyor. bu kez haftasonu oynanacak derbi için sergen yalçın olup muhtemel on bir yapmaya çalışıyorum. “taylır” boyd ve  “cörmein” lens arafında vazgeçiyorum. kadrodan, çocuk olmaktan. soğuk değildi oysa. otobüste de değildim. lafın gelişiydi çocuk olmak. ve bir yılmaz erdoğan şiirini ezbere okuyabilme ihtimaliydi. ama ben seni hangi ihtimal için sevdim. emin değilim. yo hayır, asma suratını hemen! o kadar çok ki. say desen sayamam şimdi. ama ve galiba en özlemli ihtimalim, uzun, çok uzun bir tren yolculuğu son kararım ve emin olduğum şık olurdu. hem çok da şık dururdu. lakin işte şartlar denen o vahim şey olmasaydı. ikimizi ayıran nehir sadece maveraün olsaydı. tarih kitaplarından coğrafya atlaslarına, en bilindik fizik kanunlarından en çözülmedik matematik problemlerine meydan okuyan bir aşkın yılmaz savunucusu bile olurduk. işte o zaman kolera günleriyle corona günlerindeki aşkı karşılaştıranları umursamazdık. karaborsaya düşen maskelerden çok kalbimizdeki maskelerin derdine düşer, liberalizm uğruna yere düşene de bir tekme de biz atmazdık. hem o zaman bu kadar kelime oyununa da ihtiyaç duymazdık. ama ve şimdi; bir belediye bankında, semte gölgesini veren dağın yamacında anlamsızlığın başlangıç ve bitiş noktalarını bulmaya çalışıyorum. kayboluyorum..
.

9 Mart 2020

bahar



belki dedim yazma alışkanlığım, hevesim, iştahım geri gelir. hem güneş de var. yemeği yer yemez varoş kafeye topukladım. en cam kenarına kuruldum. garson her zamankinden hızlı bitti yanımda. siparişi verdim. küçük şehrin herhangi bir zanaatkarı gibi usulca, yazı araç gereçlerimi çıkardım. telefonu, kulaklığı. yakın gözlüğümü. ama yok gözlüğü ofisten çıkmadan hazırlayıp masama koymama rağmen unutmuşum. sorun değildi, idare ederdim. ama ne yazacaktım?
bekledim. bekledim. bekledim.
gelen giden olmadı! bahar şarkıları söyleyen güzel havanın, tomurcuklanan ağaç dallarının bile dahli olmadı. sıkılmaya başlamıştım. kalkıp gitmek istedim. kahvem gelmemişti. etrafıma bakındım. önce masaları saydım tek tek. on bir masanın sekizi doluydu. iki masa hariç yalnızlar rıhtımında gibiydik. yalnızların hepsi kafalarını öne eğmiş telefonlarıyla halleşiyorlardı. ikişer kişilik diğer iki masada ise hararetli konuşmalar vardı. corona, suriye, göçmenler, memleket ve fenarbahçe’nin hali kimsenin önceliği değildi. sanki büyükçe bir sahnenin içinde herkes kendi rolünü, hayatının oyununu oynuyordu. sonra yere düşüp kırılmayan bardağın gürültüsü ortamı bir anda sessizleştirdi. ilk şok atlatılınca herkes oyununa kaldığı yerden devam etti. ben yine yazacak bir şey bulamadım.
.
oi va voi - ladino song

7 Mart 2020

güvenlik


deniz otobüsümüzün motoru büyük bir homurtuyla çalışıp iskeleden henüz ayrılmıştı ki, klasik müzik eşliğinde bir kadın konuşmaya başladı. dikkatimi her ne kadar okuduğum kitaba vermeye çalışsam da ister istemez güvenlik, kurallar, otobüsümüz, iskele, manevra gibi kelimeleri bir kenara ayıkladı bedbaht beynim. lakin pes etmedim. şöyle bir silkelenip hıçkırık gibi fırlattım bu sırnaşık kelimeleri dört bir yana. kitabıma döndüm. ne var ki; huşu içinde bir yandan okuyup bir yandan ilgimi çeken yerlerin altını çizerken kabus geri döndü. mekanik kadın mütemadiyen konuşuyordu üstelik bu sefer kelime değil cümle ayırt ediyordum. “deniz otobüsümüzde altı adet acil çıkış bulunmaktadır. yardım gelene kadar yerinizden hareket etmeyin” gibi bir şeyler söyledi. oysa her türk gibi ben de internetten pencere kenarından bilet almıştım. başımı hafif kaldırınca acil çıkışlardan birini benim parsellediğimi gördüm. sevinsem mi üzülsem mi bilemedim. tam o sırada morcheeba, gained the world demeyi bıraktı. ince saz devreye girdi. melihat hanım o kadife sesiyle ‘çok aşığın var diyorlar’ dedi. güvenlikçi kadın hiç susmuyordu. ingilizce konuşuyordu bu kez de. dikkatim dağılmıştı. okuma keyfim piç olmuştu bir kere. kitabı kapadım. etrafımdaki insanları izlemeye koyuldum.

6 Mart 2020

bi’şey


mavi dolmuşunun en arka sağ köşesinde oturduğum için kime dediğini göremedim. söylediği kişi o an hangi keyif halindeydi onu da bilemiyorum. ama sözleri öyle içten ve vurucuydu ki beynime kazındı. -sanırım semt pazarının çıldırtan trafiğinden kaçmak için saptığı- tuhaf ara sokaklardan geçip birbirine benzeyen yokuşların birinden inerken aniden frene bastı. kafasını açık olan camdan dışarıya uzatıp seslendi.
sana bi’şey söyleyeyim mi; bu hayatın hakkını sen veriyorsun.
biz yalandan yaşıyoruz. vallahi yalandan yaşıyoruz.”

.
6 mart 2020
istanbul’da bir yer.
.
emma peters - clandestina