30 Mayıs 2013

comandante

"bana babanı anlatsana" dedi. durup dururken, hem hic sebep yokken. onun olabilirdi belki ama benim anlatmak icin ne sebebim ne de niyetim vardi. ona tek kelime söylemedim babam hakkinda. derin bir nefes aldım , üzüldüğümü anlayip üzulmesin diye lafı çabucak degistirdim. ve gecenin karanlığından yararlanarak hüznün ara sokaklarında kaybettirdim izimi.
ya da ben öyle sanıyordum.
ne zaman benim dışımda birisi babamla ilgili bir şey söylese boğazıma kocaman bir yumru saplanır, dudaklarımı ısırır, gözlerimi olabildiğince uzaklara atarım.
ama o ısrarcıydı.
ben de öyle. bir gün anlatırım dedim sadece. gökyüzündeki en parlak yıldızı bulmaya çalışırken.
oysa salt babamla ilgili değil hayatımla ilgili anlatacağım o kadar çok şey oluyor ki bazen, değil bir üç roman birden çıkar yazmaya kalksam. ama işte bazen de bir mısra bile çıkmaz bu boktan sıradanlıktan deyip kendime sövüyorum mesela.
.
....
nathalie cardone - hasta siempre

26 Mayıs 2013

zarifoglu

doğru, hayat ne kitaplardaki gibidir ne de filmlerdeki gibidir evet.

 belki de böyle olduğu için iki filmin arasındaki sıkışmış kalmış gibi hissediyorum bazen.
 bir yanım mutluluk filminin profesörü gibi ne var ne yok ardına bakmadan bırak git diyor diğer yanım ise masumiyet'in bekir'ine kulak verip "kaderin bu, eğ başını usul usul yürü şimdi" diyor.

ama işte bazen de kitaplardakine fena halde uyuyor hayat.
dikkat ettin mi hiç. en karamsar, en gri yazıları neden hep pazarları yazdığımı?
yazar haklıymış meğer!
 pazar günleri hayatın intikam günleri. neşeli başlasın ve öyle devam etsin diye çabaladıkça insanı koyu bir yalnızlığa, anlaşılmaz bir kedere iten günlerdir çünkü pazarları

peki ben ne yaptım?
zarifoğlu'nu yeniden okudum.
o'nunla birlikte yürüdüm çocukluğumun dar , şekilsiz kaldırımlarında. simitçiye beraber günaydın dedik, beraber el ettik taksime giden dolmuşa. sehir hatlari vapurunun kenarinda tuzlu suyun kokusunu cigerlerimize doldurup birlikte hüzünlenip, birlikte kederlendik.
çünkü ve dediği gibi ; bize ağır gelen kendimizdir.  yolda, okulda, işte, başkaları ile birlikte taşıdığımız kendimiz.
yalnız-kendimiz...
.

24 Mayıs 2013

trip

otobüs soforuyle şurdan gecer mi,  burdan gider mi diye adeta pazarlik yapan yurdum insanlari var benim guzel memleketimde. elbet o kadar gorgusuz , despot degiliz az buçuk anlayis sahibiyiz
lakin bir iki uc yetmez dort bes alti olur eyvallah der geceriz. ama kirkdokuz duragin otuzsekizinde bu pazarlik olunca insanin cani sıkılıyor. bi siktir git cay koy hanimabla beyamca bakisi atiyorum o yüzden bu pazarlıkçılara. yalan yok simdi.
cunku soforun hemen arkasindayim. camide abdesti kacacak imamin yedekleyicisi gibi yahut kalp krizi geciren pilotun yerini alacak holivud kahramani olmak arasinda gel-gitler yasiyorum bu pozisyonda. bir yandan cok usuyorum. klima cok sogutuyor cunku ve kaptana şu klimayı biraz kıs ya da kapat diyemiyorum erkeklige bok surdurmemek adina. zaten canım sıkkın. sevgilisinden ayrılmış göksel gibiyim. hincimi selalecayirindan gecer mi sofeer beg diyen kadindan cikariyorum ben de... geçmez amk geçmez işte...

18 Mayıs 2013

revolution

saat, 19: 57 kaptan motoru isitiyor
bizi bakırkoye goturecek otobus üç dakika sonra marmara denizine salinacak
avustralyanin genc sesini dinliyorum radyoda. tanımıyorum, spiker öyle diyor.
şarkıyla birlikte düşünceler de akmaya başlıyor zihnimde.
yoruluyorum!
bosluk bir sure. sanki pause tuşuma basılıyor. nasıl iyi geliyor.
ama her guzel sey gibi bu da fazla sürmüyor.
sonra iste gunluk telas yine. alinacaklar, verilecekler, yapilacaklar
hiz kesmeden hayata devam etmek lazım çünkü.
ama nasil bir hayat ¿
ozlemlerimizle, hayallerimizle birlikte dibe dogru giden
impasıbıl evet...
james blunt söyluyor çünkü şimdi.
yüzümün aydinlik olduguna aldanma güzelim icim galiba biraz karanlik hatta çok karanlık
ya da farkli
bence revolution dizisine bir bak istersen
ben de başta burun kivirmistim ama fena degil gibi
lost gibi biraz, flaşbekli falan
seversin diye dusundum
öyle işte...

17 Mayıs 2013

harman dalı

halin yanindan gecerken taze sebze kokusu geldi burnuma. cok hos. iyi ki acmisim dedim cami. karsilikli acik iki camdan cereyan yapiyor ve icerdeki hos parfum kokularini disariya, disardaki taze sebze kokusunu iceriye ta icime, ruhuma tasiyor. ruzgari bu yuzden cok seviyorum. degisik duygulanmalara sebebiyet veriyor her seferinde.
simdi bir plaza servisindeyiz. ama aslinda orhan kemal'in mevsimlik iscilerinden bir farkimiz yok.
sabah hep ayni saatte gidip aksam hep ayni saatte donuyoruz. sanki "bereketli topraklar uzerinde"nin modern versiyonunu canlandiriyoruz. cunku her sey ayni herkes ayni... ezenler ezilenler, yalakalar "anarsistler", zevku sefadakiler ve hayata tutunmaya calisanlar, hayalleri ruyalarina karisanlar. maya ayni maya toprak ve insan da.

12 Mayıs 2013

şarkılar

içinden istanbul geçen şarkıları biriktirirdim bir zamanlar. şimdi ise içimi delip geçen şarkıları topluyorum bir bir yüreğimde. hüznüme ve bedenime bir tek onlar iyi geliyor çünkü.
artık yoruldum  be usta. çok yoruldum.
bahardandır diyor arkadaşlarım. lakin öyle olmadığını bir ben biliyorum. yalnız, sebebini bilmiyorum. o kadar yorgunum ki mesela biz uysal koyun doly gibi şeridimizden ağır ağır ilerlerken emniyet şeridini kullanıp yanımızdan vızır vızır geçen şerrefsizlere küfür edecek takâti dahi bulamıyorum. keza önümde ve arkamda seyreden güzel arabaların hoş kadınları bile ilgimi çekmiyor artık.
dedim ya  bir tek şarkılar var. bir de her sabah yüzüme yüzüme vuran güneş şu an hayatımda.
bahardan olmadığını son kertede anlayan ve beni yakınen tanıyan kimi arkadaşlarım; dostum sen serdar ortaç sendromu olmuşsun hayat seni fena yormuş diyor. kimileri de ; tatilin gelmiş müdür, tatile git onbeş güne bişeyciin kalmaz diyor.
ama işte yorgunum usta.
dün sabah mesela saatin alarmını altı kez iptal ettim ama demirel gibi inatçı çıktı köftehor. yedinci kez çalmasa mesai saati bitimine kadar uyurdum şerefsizim. öyle takâtsizim.
hani tabiri caizse yükselme devrini yaşamadan çöküş dönemine girmiş imparatorluk gibiyim.
yine ve ama tüm bu çökkünlüğe rağmen içimde tarif edilmez bir umut var hâlâ.
öyle ki; şampiyonluk maçına çıkmadan evvel gol atacağını hisseden futbolcu gibiyim bir yandan.
sadece; bi lodos lazım bana şimdi, bir kürek, bir kayık....
.
 

5 Mayıs 2013

sarı mavi çiçeğim

ikinci çayım geldiğinde oğuz atay’ın tehlikeli oyunları geldi aklıma. “bana çay pişir. bırakalım her şey kendi kendine düzene girsin.” dediği hani. ama işte hiç bir şey kendiliğinden düzene girmiyor canım viktor. 
hayat, hiç bir vakit ikinci şansı vermiyor sana. tıpkı çok sevdiğin çayın ikincisini istediğinde getirilenin ilk çayın lezzetinin yanına bile yaklaşamadığı gibi. bana sorarsan bu hayatın bir kıvam sorunu var. ya da ve belki de benim ağzımın tadı yok! bilemiyorum.
.
bildiğim; bu sabah şaşkın bakışlarım altında şirkette klimalar yeniden ısıtma konumuna alındı. dolar, tl karşısındaki hızlı tırmanışını artarak sürdürdü. mevsimler değişti. kuşlar eskisi gibi uçmaz oldu. dünya üç tane manyağın elinde oyuncak oldu. beşiktaşım şampiyonluk yarışından koptu. üstüne bir de dinmeyen yaşamak ağrısı.
.
belki biraz müzik iyi gelirdi. bir de güneş açsaydı. varoş cafe’nin tatsız kahvesini içip güneşin altında amaçsızca oturmayı özledim. aslında çok şeyi özledim. ama şimdi oturup hepsini anlatacak değilim. mahremiyet denen bir şey var sonuçta. hem zaten güneş açacak gibi değildi. biraz leonard cohen, biraz vaya con dios açtım. bir kaç saniyeliğine de olsa dünyadan uzaklaşabilmek için. 
oysa sabah işe gelirken nerden tebelleş olduğunu bilmediğim bir türkü akıp durmuştu beyin kıvrımlarımda. 
dur bakayım nasıldı? 
‘sarı mavi çiçeğim sen doldur ben içeyim
sana basma yakışmaz mor kadifeden biçeyim’
gibi bir şeydi. 
bak işte! yine dilime dolandı.
evet. 
hayat tuhaf. ama güzel de.

varsa bir çay daha alırım şimdi!
.