21.11.20

cumartesi



millet olarak kafa karışıklığını seviyoruz galiba. ya da bizi hep öyle alıştırdılar. bilemiyorum ibrahim bilemiyorum. kafam çok karışık. sabah yağmura uyandım. baktım dolap tam takır. markete gitmeli. ama şimdi yasak mıydı? ondan evvel mi çıkabiliyorduk? yoksa sekizden sonra mı çıkamıyorduk? paketleri kim taşıyacaktı? yağmuru kim döküyordu? dünden sonra yarından önce de oynayan zuhal olcay mıydı? ünzile kaç koyun ediyordu? abartmıyorum. buzdolabında olmayan kahvaltılıkları görünce başımda aşağı dökülen kaynar sorular bunlardı. sağ olsunlar internet gazeteleri, ana haber bültenleri sayfa sayfa sokağa çıkma kısıtlaması rehberleri yayınlıyorlardı. lakin kim okuyacak, kim bakacaktı ibrahim? sonuçta; büyük ikramiye çıkma olasılığı olan milli piyango listesine ilk önce amorti var mı diye bakan milletiz. şahsen ben öyleyim. bunca yıldır az buçuk tanıdıysan beni, bilirsin. bugüne kadar hiç bir listeye tam bakmadım. amorti ve büyük ikramiye yoksa, o bilet bitmiştir benim için. son tahlilde demem o ki; ara’ları sevmem. onla yirmi arası, yirmi ile beş arası, ekmek arası, devre arası hep kafa karıştırıcı olmuştur benim için sevgili ibrahim. bir işi ya tam yapacaksın. ya hiç yapmayacaksın. allah’tan apartman görevlimiz tevfik abi geldi de söyledi. markete gidebiliyormuşuz. park ve bahçelere de. yok dedim, market yeter. bu havada kitap okunup dizi izlenirdi zaten. şimdi misal; medium.com yazılarının müdavimi olduğum ve daha çok yazmasını istediğim elif key’in bize iki çay söyle kitabı var elimde. genelde kitap önsözlerini, sunuşlarını okumam. lakin elif key sumuşu kendi yazdığı için iki kere okudum. çünkü hayatı kelimeleriyle resmeden ender insanlardan biri. kitabı okumaya başlamadan evvel kendime kahve yaptım. bilgisayarın radyosunu açtım. kablosuz mausu da uzaktan kumanda yapıp ayaklarımı uzattım. sunuş kısmının altını çizdiğim son paragrafını bir kez daha okudum;
“.. ben hala küçük resimlere bakıyorum. küçük resimler dediğimse bazı vesikalıklar. çünkü az da kalsalar cüzdanında vesikalık taşıyanlar, tam derdini açacakken komi gelip de ‘tabakları değiştireyim mi?’ dediğinde komiyi terslemeyenler, bir de kitap okurken altını çizenler var.
gülümsedim.
kapı çaldı. tevfik abi sanıp daire kapısının tek gözünden baktım kimse yoktu. megafondan “kim o?” dedim. ses yoktu. kitabın başına oturdum. bir kez daha çaldı kapı. kalkmadım. bir daha çaldı. muhatabımın duymayacağını düşünmeden sunturlu bir küfür ettim. sonra bir daha çalmadı. kitabı bıraktım. ayağa kalktım. akşamdan beri ağrıyan dizlerimi pencere kenarındaki kalorifere yaslayıp dışarıya baktım. yerler ıslaktı. sanki yasak başlamış gibi kimsecikler yoktu sokakta. yol kenarına sıra sıra park etmiş muhtelif renkte arabalar vardı sadece. bir de ekmeğinin peşindeki kuşlar. kargalar ve martılar en çok. bir martı misal, az önce on üç katlı binanın çatısından aşağıya pike yapıp elektrik direğine kondu. benim gibi etrafı kesiyor şimdi. metalik yeşil toyota'nın arkasında bir karga ceviz kırmaya çalışıyor. sarman bir kedi uzaktan kargayı kesiyor. ama ortamda cumartesiye yakışmayan bir sessizlik var. düşün, karşı inşaattakiler bile çalışmıyorlar. pazarları bile çalışıyorlardı oysa. belli ki herkesin kafası karışık. neden sonra bizim martı sıkılıp telaşla havalandı. tam o sırada ilk kez bir adam gördüm. bakkalın sokağından bizim sokağa girdi. siyah paltolu, siyah kasketli, uzun boylu bir adam. öksürüyor. pencereyi açıyorum. öksürüğü babama ne çok benziyor. adımları da öyle. hatta sağ eli cebinde, sol elinde burhan altıntop çantasıyla o vakur yürüyüşü. tam bizim apartmanın önünden geçerken durdu. kalp atışlarım hızlandı. bahçe kapısına baktı. sonra da başını yavaşça yukarı çevirdiği an kapı yeniden çaldı. gayriihtiyari ve otomatikman kapıyı açmak için sırtımı döndüm. az önceki cevapsız çalışlar aklıma geldi. hemen cama yönelip aşağı baktım. kimse yoktu.