5.6.20

artık


eski günlerimiz diyorum doktor. eski bayramlarımız gibi. neresinden ve nasıl tutarız incitmeden. bilmiyorum. kaç gün oldu? kaç hafta ya da kaç ay? sanki daha önce hiç gelmemişim gibi. doğrusu maskeyle ilk inişim sahile. maskeli insanları ilk görüşüm. adalar’a maskeyle ilk bakışım. sorun elbetteki maske değil. hatta virüs de değil. tahir olmak zaten ayıp değil.
virüsün bizi soktuğu hal diyorum doktor. susamsız simit yemek gibi bir şey.
pek çokları gibi ben de bocalıyorum bu “iki hal” arasında. ne tam kabullenebildim ne de tam reddedebildim. hallerden haller beğenmek durumunda kaldım. oysa ve hani maddenin üç mü hali vardı? katı, sıvı ve gazdı yanılmıyorsam. söylemiştim fen bilgim ve matematiğim eksiktir biraz. ama hayat yine de sayısal pencereden baktı bana. senin işin rakamlarla olacak dedi. hemen kabul etmedim tabi. çırpındım. kıvrandım. isyan ettim. lakin işte kör talihin bileğini bükemedik. öptük. başımıza koyduk. ama sözelden de vazgeçmedik. sonuç; bir kuşun kanadından dünyayı okumaya kalktık. gölgelerin değil kelimelerin gücü’ne inandık. adalar’a bakıp eşit ağırlıklı şiirler yazdık. ama kimselere okutmadık. metrobüs kuyruğunda blog yazdık. filmlere ve kitaplara inanmadık ama hep film gibi bir hayatımız olsun istedik. olamadı. çuvalladık. çırpındıkça battık. direndikçe kaybettik. tutunamadıkça dağıldık. anlatamadıkça yazdık. çünkü bu dünyada yazdığın kadar varsın. ya da ben öyle sanıyorum. bileniyorum. lakin dağılmayalım şimdi. safları ve satırları sosyal mesafe aralığında sıklaştıralım. 
ezcümle; yaşamak başlı başına işken bu eski ve normal hallerin kıskacında yaşamak diyorum doktor; teşbih yapılamayacak denli zor. ahdım vardı ama. ilk serbestlikte inecektim deniz kenarına. ismail abi gibi el sallayacaktım gemilere. martılara simit, balıklara ekmek atacaktım. iyot kokusunu içime çekecek bir daha bırakmayacaktım. 
yaptım mı peki? 
ehh işte. 
fotoğraf makinemi de kapıp çıktım adalar’ın huzuruna. insanlar geçtiler sessiz. insanlar maskesiz. bisikletli. maskeli. adalar açıklarından gemiler. küçük balıkçı tekneleri. göğde martılar. yerde kediler. orta yaşlı insanlar. sporcular. hafif kilolular. kilosuzlar. sohbet edenler. sadece yürüyenler. bir köşeye oturdum. hepsini izledim. aklıma yazdım. dedim belki bloga da yazarım. ama işte bir şey eksikti. ibrahim tatlıses şarkısı gibiydik. o eski halimizden eser yoktu. rahat değildik. gergindik. kahkahalarımız bile düşünceliydi. acaba? diyordu. adımlarımız hesaplı. gülüşlerimiz yarımdı. sanki bir kurgunun içindeydik. fakat tecahül-i arif yapıyorduk. ve tüm bu olanların rüya olması için dua ediyorduk hemzemin geçitlerde. öyle ki lost’un finaline bile fittik. ama ve lakin; bu lanet virüs suratımıza suratımıza ‘ı am legend’ diyordu. ı am legend
.
no blues - ya dünya