12.5.20

bugün



sol kolumun dirsek içine vuran güneşi izliyorum bir süredir. başka bir deyişle siyah tişörtümün omuz kısmından sarkan sol kolumun iç kısmına bakıyorum. çünkü bu balkonda acayip bir şey var. oturur oturmaz bir şeyler yazmak zorunda hissediyorum. bilmediğim, tarif edemediğim bir güç itiyor beni. bu şey, ota boka hayat olabiliritesi biçen gevşek göynümü tartaklıyor. zihnimin etten duvarlarını hunharca dövüyor. hayır mevzu ‘yazmasam çıldıracaktım’ durumu değil. ben asıl yazarsam çıldırıyorum. şekil bir a; iş bu yazı. hem bu kadar ipe sapa gelmez yazıyı kim niye okur, ben niye yazarım?
söyledim işte. bu balkon efsunlu balkon! biraz güneş, hafif rüzgar ve bolca müzik olunca zaten ben istemesem de beynim metin bakkalın yazar kasası gibi çık çık çık yazıyor. misal şimdi yine zihnim çırçır fabrikasının makinaları gibi çalışırken, kulağımda türlü müzikler dönüyor. her birini zamanında çok sevmiş, benimsemiş, üst üste en az altmış yedi kere falan dinlemiş olduğum şarkılar. bazıları artık çok uzak gelse de çoğu ilk günkü etkiyi yapıyor hala. beni hayatta olduğuma ikna ediyorlar. zira, içinden geçip gitmekte olduğumuz yahut içimizden geçip giden şu talihsiz corona günlerinde ne yapacağını şaşırıyor. hatta bazen sapıtıyor insan evladı. şekil bir b; (bkz. şekil bir a.)
.

oysa bu sabah ne güzeldi. annemin ismini bilmediğim rengarenk çiçeklerinden bahsedecektim. onları tek tek sularken nasıl keyif aldığımı anlatacaktım. toprağın kokusunu, suyun sesini. ve elbet fotoğraflarını çekecektim şayet unutmasaydım. 
keza bu derde (covid-19) düşmeseydik şayet, fotoğraf makinamı alıp yollara düşecektim. bu ilk bahar ve ilk yaz aylarında. istanbul sokakları kazan, ben kepçe olacaktım. hayır ne münasebet! sizi temin ederim ki bayım maksat artistlik değil. asla ve kata. eduardo galeano nasıl ‘futbol dilencisi’ ise ben deniz de öyle naçizane bir hikaye dilencisiyim. fotoğraf amaç değil. bu yola giden bir araç. nasıldı o kelam; sözde değil özde demokrasi miydi? ama yok girmeyelim bayım, çıkamayız buradan. demem o ki; fotoğraf işiyle kah bir kedinin rehavetinde, kah bir kuşun özgürlüğünde, bazen bir emekçinin sırtındaki yükte, bazen yüzyıllık bir sokağın gölgesinde tutunabileceğim küçük, sıradan hikayeler biriktirebilmekti muradım. ne var ki; evdeki hesap dünyaya uymuyor bayım. hem de hiç..
.
ama onca yoksunluğun arasında güzel şeyler de yok değil hani. 
misal, göksel’in sesi antidepresan gibi. en boktan hallerde bile bu sesi duymak bir yumuşatıyor, bir ayaklarını yere bastırıyor insanın. tarih sözlüsünden 10 almış öğrenci, doksan artıda gol atmış futbolcu gibi seviniyor insan. göksel dinleyince hiç uyuyamadığım gündüz uykularına yatmak istiyorum. hiç görmediğim ummanları, dağları, ovaları görmek istiyorum rüyalarımda. ah işte bir de gündüz uyuyabilsem! ama ve yine de göksel dinlemek diyorum bayım; çok, çok acayip güzel.
.