6.5.20

34.mektup


dünya iyiliklerle dolu. dünya kötülüklerle dolu. dünya arafta sıkışıp kalmış, bir arpa boyu yol alamayan adamlarla dolu sevgili emma.
n’olurdu seninle bir deniz kenarında oturup mevsimler boyu konuşabilseydik? hani öyle mühim meseleler konuşmasak da olurdu. her şeyden, her telden. incir çekirdeğini doldurmayacak meselelerden bahsetseydim sana. misal bu sabah uykusuzluklarının ne fena bir şey olduğunu anlatsaydım. işe gitme derdimin olmadığı günlerde bile çok can sıkıcı olduğundan dem vursaydım. ama bu uykusuzluk sürecinde öğrendiğim yeni şeylerden de bahsetseydim aynı zamanda. her sabah tam 05:50’de apartmandan bir adam veya kadının asansörü harekete geçirdiğini fakat bu kadar erken saatte nereye gittiğini, ne iş yaptığını merak ettiğimi. bugünlerde gerçekten büyük özveriyle çalışan sağlık veya güvenlik mensubu mu yahut üretken bir işçi mi olduğunu, ben her ne kadar uyumasam da, yatarak bir yerlerimi büyütürken onların sabahın köründe vazifeye koşmalarını takdir ettiğimi anlatsaydım. sonra ve yine tam 06:05 de kurulmuş bir saat gibi nara atan martılardan, 06:20’de her sabah çöplerimizi alan, 07:00’de sokağımızı süpüren turuncu elbiseli belediye işçilerinden, 07:15’de karısını acele etmesi için kornayla uyaran agâh bey’i de anlatsaydım sana.

sahilde, belki yaşlanmış, biraz yorgun ama gün görmüş, nice aşklara ve milyonlarca sevgi sözcüğüne, bazen de ihtiraslı tartışmalara tanıklık etmiş bir belediye bankında denize karşı otursaydık diyorum sevgili emma. bir süre hiç konuşmadan, düşüncelerimizin uçsuz bucaksız  denizin maviliğinde, henüz doğmakta olan güneşin turunculuğunda berraklaşmasını bekleseydik. sonra çok uzaklardan adeta ömrümüz gibi yavaş yavaş akıp giden gemilere bakıp gittikleri ülkeler hakkında tahminler yürütseydik. hatta o ülkelerden bir veya birkaçına gitmenin düşünü kursaydık beraber. günlük endişelerimizi ve telaşlarımızı, bundan sonra ne olacak kaygılarımızı bankın ayağına bırakıp uzak yol gemilerine nazire yaparcasına ağırdan alsaydık hayatı. üstümüzden geçen bir kuş sürüsünün ahenkli kanat çırpışlarından yahut yüz metre ilerimizde şirinlik yapan yunus balıklarının sevimliliğinden küçük mutluluklar biriktirseydik.

burada olsaydın. sahile karşı otursaydık. belki moda’da belki rıhtım’da. dünyayı unutup onca zaman süren ayrılıkta yaşadıklarımızdan bahsetseydik, anlatırken ki heyecanımızın gözlerimizdeki sevgiyle perçinlendiğini görseydik fakat garsonun masaya bıraktığı iki çayı fark etmeseydik. sonra sohbetin durulduğu bir noktada uzanıp çayımızdan bir yudum alsaydık ve mutluluk üzerine kısa bir cümle kursaydık diyorum. ama işte sevgili emma. dünya güzelliklerle dolu. dünya acılarla dolu. dünya imkansız aşklarla dolu.