6.4.20

yaşar

hayatın belki de birinci kuralı; unutmak istediklerinin, yok sayıp da varsaymadıklarının her türlü çabana rağmen kaybolmayıp öylece orta yerde durmalarıdır. oysa kafam biraz meşgul olsun diye evde bir kutu maske olduğu halde oturup maske yapmaya çalıştım dün akşam. yaptım da. hayır cnntürk'teki profesör hanımın yaptığı teknikle ve fularla falan yapmadım. kendi tekniğimi geliştirdim ve yaptım. bir, iki, üç, dört, beş, tam altı tane. en sevdiğim siyah frenk gömleğimi keserek hem. daha da yapardım. radyoda yaşar çıkmasaydı şayet. oysa yaşar’dan önce bir sürü şarkıcı çıkmış hızımı kesememişti. ama işte bu adamın sesinin boğumunda bir şey var. en hareketli, en neşeli şarkısında bile en kuytu yerlerimdeki hüzünlerimi hortlatıyor. gözlerimi yaşartıyor. sonra o nemli gözleri ve titremesin sesi diye kelimelerini saklamak zorunda kalıyor insan. dün akşam işte altıncı maskenin finalinde yaşar çıktı sahneye. daha ilk terennümünde ne oluyor demeden beni başka bir gezegene aldılar. 
.
hiç unutmuyorum. “senin için çok üzülüyorum” demişti bir seferinde. bunun bir acıma, bir şefkat sunumundan daha çok elinden bir şey gelmeyişin, çaresizliğin yarattığı bir serzeniş olduğunu ikimizde biliyorduk o gün. susmuştuk uzunca bir süre. halbuki onun yaşadıklarının, çektiği acıların yanında benimkinin esamesi bile okunmazdı. ama işte o hep “yedek bir anne” gibi imkansızlıklarının en orta yerinde bile elini hiç çekmedi üzerimden. ben manevi sıkıntılarımla, acılarımla yazarak, okuyarak, hayal kurarak bir şekilde başedebiliyordum. ama o içinde hep ukde kalan tahsil yapamama ağrısı yanında hayatın ona bahşettiği, bitmeyen fiziki acılarıyla da baş etmek zorunda kaldı. üstelik bir tane de değil. iki, üç, dört, beş, altı, yedi. en sonuncusunu başka bir  “illetle” uğraşırken az önce öğrendik. sayısını artık unuttum. ama her seferinde tek tek yendi hepsini. hepimizden güçlüydü. güleryüzlüydü. acı eşiği en yüksek olanımızdı. doğal olarak en pozitif, umut dolu olanımız da. fakat onu ilk kez, bugün daha mücadeleye başlamadan pes etmiş gördüm. hiç bir şey değil ama. en çok bu hali koydu bana. yıllar önce babamda belki de birlikte yaşadığımız çaresizliğin acısını bugün onda bir kez daha tattım. kupkuru teselli kelimelerinden başka verecek hiç bir şeyim yoktu. şakaya vurmaya çalıştım. salakça ve düşünülmeden yapılan esprime yine de güldü. bir kaç saniyeliğine güldü. sonra birden durdu. konuyu değiştirdik. aslında herkes bir tutam teselliye muhtaçken, en metanetsiz olanımız bile en güçlü, en vakur tavrını takınmış birbirimize moral vermeye çalışıyorduk. ama o da bir yere kadardı işte. ayrılık vakti gelip beni yolcularken -en az benim kadar üzülen- eniştemin “sıkma canını” demesi içimdeki volkanı patlattı. arabaya kadar zor tuttum kendimi. hastaneden işe dönüş yolunda, yaptığım lüzumsuz espri için kendime kızdım. çok kızdım. 
.
hayatımda bir yolculukta ilk kez müzik açmadım. kurallara aykırı davranan hiç bir 'canavarla' dalaşmadım. öyle ki; yirmi kilometre yol ne zaman bitti. ne vakit şirkete geldim. hangi yoldan, hangi ışıktan geçtim farkında değildim. ofise çıktım. çay söyledim. mekanik ve ezberlenmiş bir dürtüyle radyoyu açtım. ilk çalan şarkının sahibi yaşar değildi. lakin onun sesine benzeyen başka bir erkek sanatçıydı. o an aklıma ilk geleni yaptım. youtube’da ne kadar yaşar şarkısı varsa hepsini sıraya dizdim. çivi çiviyi sökecekti. kapıyı içeriden kilitledim. içimde biriken ne var, ne yoksa 4 metrekarelik çalışma odama boca ettim. bu arada mübeccel hanım çayı getirdi. kapıyı vurdu. ses etmedim. bir iki seslendi. kılımı kıpırdatmadım. kapıyı önce tekrardan tıklatıp sonra zorladı. açamadı. vazgeçti. o gidince kimseye görünmeden lavaboya koştum. şimdi de oturdum bunları yazdım. yazmasam çünkü...  neyse işte yaşar; “hiç bu kadar çaresiz olmamıştı kelimeler” derken yazmak istedim. sadece yazmak. hem yazarsam belki geçer dedim. ama geçmedi.
.