26.3.20

draft-1 (ıspanak)


20 aralık 2019

geçmiş zaman. bir öğlen şirkette oturmuş ıspanak yiyorduk. tuhaf bir gündü. ama sorun ıspanakta değil bendeydi. çünkü ve zira; bu iş yerinde milyon tane beyaz yakalıya olduğu gibi bana da bey diyorlardı. o güne kadar bana hiç dokunmayan bu ek beni rahatsız etmeye başlamıştı. çay dağıtandan, satın almacısına kim varsa, sabahtan beri diyaloğa girdiğim herkes selim bey dedikçe türk filmlerinin o unutulmaz yankısı gibi bu sonradan görme ek bey beyğ beğ beğ diye yankılanıyordu beynimde. o gün işte; çarşamba, öğlen vaktiydi. son günlerin meşhuru ıspanakla korkaklar bin kere cesurlar bir kez ölür düsturuyla göz göze gelip bir tutam ıspanağı tam ağzıma götürecekken benden 10 yaş büyük pazarlama müdürü, “selim bey, selim bey” diye ısrarla adımı ve ardındaki hörgücü ünlerken yine bir tuhaf oldum. ama abarttım bu kez. öfke nöbetine girdim. kendimi uzaydan dünyaya düşmüş bir yaratık gibi hissettim. son derece yabancı, soğuk hadi itiraf edeyim samimiyetsiz geldi bu sonradan eklemli hitabet. bu eki hak etmek için ne yapmıştım. düşündüm. herkesin bir çırpıda sıralayacağı mezuniyet, kariyer, tecrübe vs gibi basit ve sıradan zırvalar dışında kayda değer, olumlu bir şey bulamadım. handiyse hoca’nın ‘ye kürküm’ hikayesi gibiydi. oysa ‘bey’ olmak bu kadar kolay olmamalıydı. bu düşünce bulutunun geçip gitmesi, hepsi tam sekiz saniyede oldu. sonra ağzıma götürdüğüm ıspanağı tabağa geri koydum. geçen kış şirketin seminerinde öğrenebildiğim kadarıyla öfkemi kontrol edip hiç olmayan mutedil sesimle  “bana selim diyebilirsin ahmet ağbi” dedim. lütfen bundan böyle adımı eksiz, sıfatsız, bir kahve gibi sade söyle” dedim.

kibarlar kibarı ahmet abi şaşırdı. sağ eliyle gümüş renkli, tel gözlüğünü düzeltti, şöyle bir geriye çekti vücudunu ve “anlamadım selim bey” dedi. bu sefer, kelimelerin üstüne basa basa, sanki kaybolmuş yıllarımın acısını kelimelerden ve ahmet abi’den çıkarırcasına; “bana bey demek zorunda değilsin. neyini anlamadın bunun?” dedim yemekhanedeki onca insanın arasında. hızımı alamadım. mitingte coşmuş siyasetçi gibi arkama dönüp mavi, beyaz, kırmızı ne kadar çalışan varsa onlara da söyledim.  
“beylikten istifa ediyorum bugün. pozisyonu, mevkisi, makamı ne olursa olsun bu saatten itibaren kimse bana selim bey diye hitap etmeyecek. isteyen selim desin, isteyen selim abi, isteyen de selim kardeş. ama kimse selim bey demesin. çok kötü kalbinizi kırarım” dedim. tali yoldan anayola kontrolsüz çıkan araçlar gibi böyle bodoslama çıkışınca çatal, kaşık ve muhtelif dedikodular bıçak gibi kesildi tabi. yemekhane bir anda ölüm sessizliğine büründü. pazar günkü derbi maçını konuşanlar, akşamki yemekli toplantı için elbise ve kuaför seçimini tartışanlar, yemeklerden oldum olası şikayet edenler, fısır fısır dedikodu yapanlar aniden sustu. soran gözlerle önce bana, sonra birbirlerine baktılar. içeride çıt çıkmıyordu. iki buçuk sene önceki yemekhane devrimi gibi bir şeydi. ama tam öyle de değildi. 
üç sene evvel kadim dostum yılmaz vasıtasıyla girmiştim bu işe. üretim ve pazarlamadan sorumlu genel müdür yardımcısıydı. patronun göz bebeğiydi. yirmi seneye on yedi istifa sığdırmış bir ademoğlu olarak yorulmuş, söz vermiştim. önce kendime. sonra yılmaz’a. öyle otun, bokun yüzünden artık sermayedarlarla kavga etmek yerine sadece işimi yapacaktım. ama işte bela boş durmuyordu, ılgıt ılgıt çağırıyordu beni yamacına. doğrusu ve galiba ben de biraz teşneydim. daha ilk gün bir terslik olduğunu hissetmiştim. koca yemekhaneyi haremlik-selamlık gibi ince bir paravanla ikiye bölmüşler. bir yanda mavi yaka işçiler diğer yanda beyaz yaka memurlar. bununla da kalmamış işçiler karavanada yemek yerken biz ‘beyaz paşalar’ porselen tabaklarda yiyorduk. artık deli kan mı denir yoksa babadan kalma genler mi bilemiyorum. duramadım yine. yemek sonrası çektim yılmaz’ı kenara. “bu ne rezalet “ dedim. yılmaz gayet sakin, sanki olanlar normalmiş gibi pis pis güldü önce. sonra da alışırsın deyip çekti gitti adi herif. bir saat sonra odama geldi.
“ şu kıl kuyruk müdürler istedi bu ayrı yeme işini yıllar evvel. en başta da genel müdür kavuklu. (soyadından mütevellit gıyabında herkes ona böyle derdi) patronlar bilirsin, sıcak paraya bakar. hepsi ayrı ayrı ciddi miktar kazandırıyor şirkete. hemen kabul etti teklifi. on iki senedir bu şekilde. eski köye yeni adet getirmeye çalışma. mevzuyu kaşımanı hiç tavsiye etmem.” dedi. 
babam ecevit solcusu, grevci, sendikacı bir adam olmasına rağmen siyasetin s’sine karışmadım hayatım boyunca. ne üniversitede ne başka yerde. sağcı da, solcu da olmadım. sadece beşiktaşlı oldum. ama haksızlığa , ayrımcılığa her daim karşı durdum. bu yemekhane meselesi de öyleydi. eski ben olsam. genel müdürü de siklemeden direk patrona, pişekar beyin yanına çıkar bu rezilliğin düzelmesini isterdim. ama işte hayat siyaseti de öğretiyordu zamanla. o gün çıksaydım pişekar’ın karşısına alacağım koca bir sıfırdı. ne işçilerin ne de benim işime yarardı. ben yine işssiz kalır, işçiler de berlin duvarı ardında karavanaya talim ederdi. pasif direndim önce. karavanayı alıp işçilerin bölümünde yemeye başladım. tuhaftır memur kesiminden çok işçiler homurdandı. şov yapıyor falan gibi sözler kulağıma çalınsa da aldırış etmedim. devam ettim tek kişilik direnişime. yasaların elverdiği ölçüde işçilerin haklarını da iade etmeye başlayınca samimiyetimi gördüler. hemen kaynaştık. bu kez de memur kesimi cephe aldı. başta genel müdür. ve yardakçısı departman müdürleri. ama hiç biri değil de yılmaz’ın onların dolmuşuna binip bana yanlış yapıyorsun demesi kadar hiç bir şey zoruma gitmedi. 
neyse, vermeden almak allah’a mahsustu. iki tane milyon dolarlık yatırım-teşvik işini hallettim önce. patronun gözlerini görmeliydiniz. bu parasızlık ve ekonomik krizde yuvalarından çıkacaktı nerdeyse. sonra da iki yıldır biriken, yine ciddi tutarda kdv iade alacaklarını tahsil ettim. gözünün biri gerçekten çıktı bu sefer. ben nakit iade tutarını söyleyince heyecandan parmağını kendi gözüne soktu paragöz herif. mali işler müdürlüğünden, mali işlerden sorumlu genel müdür yardımcılığına da o vakit terfi ettim. hemen geçmedim tabi. kumar oynadım. patrona bir şartla geçerim o koltuğa dedim.
-kavuklu genel müdürü kovamam dedi adamcağız direk. 
-yok o kadar kolay bir şey değil istediğim. 
bu kez endişeli gözlerle bakarak ;
-ne peki? diye sordu.
- yemekhanedeki mavi yaka, beyaz yaka ayrımı ve o çağ dışı paravan kalkacak. masalar karışık olacak ve herkes aynı kaptan ya tabakta ya da karavanada yiyecek. 
pişekar patronum çaktırmamaya çalışarak bir ooh çekti. rahatladı. gülümsedi. 
- hemen talimatı veriyorum kavuklu’ya dedi. 
o vakit paranın gücünü kullanarak çözmüştüm işi. ama şimdi mesele bambaşkaydı. tamamen kişiseldi. işçilerin gözlerinde sevgiyle birlikte oluşan tüm duygu birikimlerini görebiliyordum. şaşkın. endişeli. biraz üzgün. çokça meraklıydılar. görevliler de yemek dağıtmayı bırakmış bundan sonra olacakları merak ediyorlardı. işte kadim dostum yılmaz da tam o an girdi içeriye. ben hızımı alamayıp beylik nutuğuma devam ederken kapının açıldığını duydum ama gelenin kim olduğunu anlamadım önce. arkamı dönüp de bakmadım. içeridekilerin suratlarının birden kızarıp bazılarının beni el işaretleriyle uyarmaya çalışmalarından gelenin yılmaz olduğunu anladım ama. her ne kadar 20 yıllık dostum, üniversite ve askerlikten sonra üç senedir iş arkadaşım olsa da çok anlaşamayız onunla. ama ayrılamayız da. bir ceketin iç ve dış yüzü gibiyiz aksiyiz. ama işte fizik biliminin tek bildiğim kuralı der ki; zıt kutuplar birbirini çeker. (ha bu kural fiziğin mi yoksa dünyanın mı ondan emin değilim.)
yemekhane ahalisi önceki anlaşmazlıklarımızın göstergesiyle büyük bir fırtına kopacağını anladı. bazı memur ve işçi kesimi ufak ufak kaçtılar. sadece meraklı olan üç beş kişi ve müdür tayfası kaldı. yeri geldiğinde kendilerine kan kusturan iki genel müdür yardımcısının kapışmasını ağızlarının suyu akarak izlemeye can atıyorlardı. yine can havliyle kırılacakları toplamaya çalışan iki yemekhane görevlisi kalmıştı içeride. zemin, hava ve şartlar kapışmaya elverişliydi. zaten yılmaz kaçın kurasıydı. bilmiyorum. ama sezgileri çok güçlüydü. havayı çok iyi koklardı. cnn türk’deki bünyamin’in hocasıydı diye bir şehir efsanesi bile var. uzatmayalım. yılmaz, içerideki olağanüstü durumu hemen kavradı. içerideki puslu havanın müsebibinin de benim olduğumu anladı tabi. direk bana sordu. 
-n’oluyor selim?
- hah işte tam da bu oluyor yılmaz.
- ne demek şimdi bu?
- şu demek; herkesin bana senin gibi, adımın sonuna mevki, makam eki koymadan hitap etmesini istiyorum. çok mu şey istiyorum? selim bey aşağı, selim bey yukarı. bıktım bu beylikten. sadece selim. yalnız selim. bilakis selim. mütemadiyen selim.
- yeter selim diye kükredi yılmaz. tersi pistir. öyle her şeyden korkmam ama ne yalan söyleyeyim 20 yıllık dostumdan ilk kez bu kadar tırstım bir an için.
yılmaz şöyle bir baktı bana. kafasını geriye çekip gene baktı. bir adım geri gidip tekrar baktı. sonra sinema izler gibi bizi seyreden topluluğa baktı. 
“ne bakıyorsunuz be. hadi yiyin yemeğinizi..” diyerek onlara çıkıştı. beni kolumdan tutup yemek dağıtılan bölmeye soktu. personeli çıkardı içeriden. sonra da içki sigara ve türevlerini kullanmadığımı bildiği halde sordu.
- bir şey mi içtin oğlum sen. nedir bu halin?
- hayır gayet sağlıklıyım. beylikten istifa ettim sadece. nesini anlamıyorsun bunun?
- şu içerideki adamlar olmasa senin ağzını burnunu şuracıkta kırar, beyliğini tarihe kendi ellerimle gömerdim ya! dua et onlara.
- onları yok say. hadi durma yap dediklerini diyerek üstüne gittim. cesaret mi aptallık mı? ne istediğimi bilmiyordum o an. bana selim bey dememeleri dışında. hani karşında limon yiyenlere yüzünü ekşitirsin ya ona benzer tik gibi bir şeydi. selim bey dediklerinde tüylerim diken diken oluyordu. en iyi arkadaşım yılmaz beni anlamıyordu.
- selim, sen bir şey içmediğine emin misin. ilaç milaç? var sende bir şey bugün.
- yok olm bir şey. sabah başım çatlayacakmış gibiydi ağrı kesici aldım. şak diye kesti hemen.
- ne ilacıymış bu?
- yanımda al bak.
yılmaz ilacı satın alacakmış gibi inceledi biraz. 
- ee alerji ilacı yazıyor oğlum bunda.
- hassktiiir. ver bakayım. annemin ilacı oğlum bu. sabah uyku sersemi içtim. iyi gelince yanıma aldım. başım yine ağrıyınca yemekten önce bir tane daha içmiştim.
- iyi bok yedin.
tuhaf bir gündü. çarşambaydı. o günden beri şirkette kimse bana bey demiyor artık.