30.10.19

hasta siempre - 7

yerler gıcır gıcır. hani yeni cilalanıp parlatılmış gibi değil de sanki bina hizmete yeni açılmış da ilk kez siz kullanıyorsunuz gibi. öyle yeni. öyle temiz. özel hastanelerin en çekici, en göz alıcı yanı. daha kapıda hastaneye değil de hawai’ye geldiğinizi hissettiren ekstra gülümsemeli, turkuaz gömlekli mihmandarlar ile birlikte bu otel konforu ve temizliği. ama işte ne kadar temizleseniz de, beş yıldızlı bir otele çevirseniz de o koku sizin bir hastane olduğunuz gerçeğini ve o kokuya kasvetli bir hassasiyeti olanların bunu fark etmesini engelleyemiyor.
..
910 numaralı odada mini operasyonu yapacak görevlileri bekliyoruz. öyle abartılacak, korkulacak bir durum yok. ama sonuçta o narkozu yiyecek olmanın saklı kalmış endişesi odanın içinde kol geziyor. çağla yeşilne boyanmış duvarda düz ekran televizyon açık. emekli bir büyükelçiyle, eski bir asker kamuoyunu aydınlatıyorlar. ama biz konuşmuyoruz. haberleri izler gibi yapıyoruz. beynimizin arka planındaki düşünceleri ön tarafa sürmeye ne cesaretimiz ne de gücümüz var. beklemek can sıkıyor çünkü. söyledikleri saatte gelmediler. özel hastanelerin koku dışında aşamadıkları diğer konu. randevularına hiç sadık olmamaları. çünkü hala çok türküz!
..
beklemenin dibine vurduk. bizden önceki hasta ve yakınlarıyla akraba olduk! aynı işlem için beklesek de tepkimiz, tavırlarımız farklı. ama halden anlıyoruz. insancılız. şefkatliyiz. çünkü ve hala çok türküz.
.
nihayet ilk hastayı aldılar. teyze kızı için endişeli. çok kolay. 15 dakikada bitecek, korkulacak bir şey yok diyoruz. kendi endişemizi daha derinlere iterek. “inşallah oğlum” diyor. ben de iki kez geçirdim biliyorum ama kızım işte..” diyor. cümle boğazına düğümleniyor. devamı gelmiyor. tam o sırada kapı açılıyor. tekerlekli sandalyede kızını getiriyorlar. koşarak yanına gidiyor. 
.
nihayet sıra bize geliyor. biz içeri girerken teyze kızının odasından çıkıyor. gülümsüyor. kısık bir sesle “geçmiş olsun” diyor.
.
adele - million years ago

28.10.19

berber


selamün aleyküm, hayırlı işler” dedim dükkanına adım atar atmaz. gazete okuyordu. spor sayfasıydı sanırım. dikkat etmedim. başındaki griye çalan kır saçlarıyla tezat oluşturan siyah, kalın çerçeveli gözlüklerinin üzerinden deniz mavisi gözleriyle şöyle bir baktı bana doğru. bell ki, gençliğinde çok canlar yakmıştı. ama şimdi geleneksel türk esnafı sıcaklık ve hatta ölçüsü kaçmış ilgisinin kırıntısı yoktu davranışlarında. mutsuzlukla yorgunluk arası donuk bir ifadesi vardı. sanki dünyaya küsmüş de herkes onu anlasın istiyordu. “buyrun” dediğini zor işittim. mümkün olsa hiç konuşmadan işini yapacaktı diğer geveze meslekdaşlarının aksine. hatta nefes almayı istemez bir kırgınlık vardı gözlerinde. nasıl yapalım diye sormadı. sadece ben konuştum. “enseyi düzeltelim. biraz da favorileri.
aynasından anlaştık. başını anladım der gibi hafifçe öne eğdi. sessizce çekmecesini açtı. tarak ve makasını aldı. yine açık olan ceviz kaplama çekmeceyi sanki canı varmış gibi nazikçe kapadı. aynı sessizlik ve çıldırtan sakinlikte işini yapmaya koyuldu. işi bitene kadar hiç konuşmadı. bitince de yine zor duyulur bir tonda sadece  “sıhhatler olsun” dedi. borcumu ödeyip çıkarken gözünde uzun zamandır görmediği bir tanıdığı görmenin sevincine benzer bir ışıltı oldu. ama hemen söndü. bir şey diyecek gibi oldu. vazgeçti. hayırlı işler olsun deyip çıktım. arkamdan bir şey söyledi mi bilmiyorum.
.

27.10.19

27 ekim


müteahhitsel dönüşüme gitmeyip bir direniş abidesi gibi mahallenin ortasında duran tek müstakil evin balkonundan annemin bahçesine bakıyorum. körpe fideler bir kaç hafta sonra olgun birer kıvırcık ve lahana olmak için apartman köşelerinden sızan güneş ışığını içmeye çalışıyorlar. çok uzun olmasa da onların da bir hayat yolculukları var. serin esen rüzgara karşı direnme çabaları var. her şeyden öte hayata karşı bir duruşları var. elbette ilk günkü gibi olmuyor hiç bir şey. yolculuğun çetin geçtiği zamanlar olduğu gibi kolaylaştığı vakitleri de oluyor. ‘doğumdan ölüme’ kadar geçen yolculuğun her gün, her saat, her dakika ve her anında farklı bir tecrübe yaşanıyor aslında. pes edenler yok oluyorlar. mücadele edenler ise eninde sonunda mükafatlarını alıyorlar.
.
bir futbolcu kardeşimiz; “hayat, geriye doğru anlaşılır. ileriye doğru yaşanır.” diyordu geçmişindeki bir olay yüzünden tepkiler eşliğinde beşiktaş’a transfer olurken.
sanırım son beş yıldır (bu yazımla altı) benim de burada doğum günlerinde bir şeyler karalıyor olmamım nedeni; geçmişimi anlayıp ileriye bakabilme umudumu pekiştirmek. 
sanırım.
yoksa ve zira bu doğum günü aktivitelerinin hepsini sorgusuz sualsiz, yargısız bir infazla mutlak butlan ilan edip görmezden geliyordum altı sene öncesine kadar. kaçabildiğim kadar uzaklara kaçıyordum doğum günlerinde. elbet düşünsel anlamda. fiziksel olarak da denedim. pek muvaffak olamadım. ama kanıksadılar etrafımdakiler. abartmadan, olduğu gibi, olduğu kadar kutlandık. onların yanımda, yöremde olduğunu bilmek zaten mutlu ediyor beni. 
ve işte tam bu satırları yazarken yanımda telefonuyla oynayan küçük ablam; “senin facebookun kapalı mı doğum günü mesajın gelmedi?” diye sırıttı. özellikle kapattığımı söyledim. annem duydu sohbetimizi ve mutfaktan şimdi o bağırıyor;  “yaş gününmüş. bugün çocuklar da gelecek. gidin pasta alın gelin” diyor.
 “alırım anne” diyorum. 
herkesi mutlu etmek lazım sonuçta. büyük ablam da sabahın yedisinde aradı ankara’dan. eskisi gibi direnmiyorum. geldiği gibi karşılamaya çalışıyorum hayatı ve mütemmim cüzlerini. novak djokoviç hırs ve hırçınlığından çok roger federer sakinliği var artık üzerimde. kaybetsem bile.
.
sabah herkes uyurken şöyle bir baktım arşivime. son beş yıldır mutlaka yazmışım bugünde. 
ama niye? 
oysa teknolojiye karşı tüm hatlarıyla cephe savaşı veren, hala işlerini bilgisayar ve türevleri yerine kağıt, kalem ve kafasındaki bir takım parametrelerle çözmeye çalışan “eski kafa müdürler” gibi doğum günümlerimin her türlü aktivetisine set koymuştum yıllardır. sonra işte yaş aldıkça, yaşlandıkça gereksiz bir enerji israfına dönüştüğünü farkettim sanırım. 

bu nedenle işte sabah yine yazmak istedim. fakat yazamadım önce hiç bir şey. bıraktım her şeyi. çayımı alıp pencerenin kenarına iliştim. işte o an, geçen hafta geldiğimde kupkuru toprak olan bahçede ekili olan sebzeleri gördüm. çayımı onlara doğru kaldırarak “bugün benim doğum günüm” dedim.
.

26.10.19

pardon, bi’çay daha alabilir miyim?

bir çay daha istedim. hayyam çayevi el ve isim değiştirdiğinden beri burayı belledim. hani mahalle kasaplarının önünde ciğerci kedileri ile bir parça etin hayalini kuran köpekler olur ya hep. işte onlar gibi ben de bu pastanenin müdavimi oldum aylardır.
çayı bi’kere olağanüstü. manzarası, konumu harika. üstelik rüzgar ters estiğinde aşağıdaki “beyfendi” kahvecilerin taze çekilmiş kahve kokularına mazhar oluyorsunuz. ruslar’ın sıcak denize inme hayali nasılsa benim gibi amatör bir hikayecinin de olmak istediği mekan böyle bir yer işte. dört yol ağzında. köşe başı bir mekan. şu an, tatil sabahının bu saatinde bile canlılığından ödün vermeyen bir yer. misal sağ yanımızda biri kırmızı tişörtlü, kır saçlı kırklı yaşlarındaki ve diğeri gri tişörtlü, kafasında eksik olan kılları yüzünde biriktirmiş elli yaşlarındaki iki tezgahtarın sebze ve meyveleri iğne oyası yapar gibi, titiz ve sessiz bir çalışmayla dizdikleri manav var. manavın karşısında taze-temiz-güvenli sloganıyla yola çıkmış bir şarküteri. sol yanını kahvaltı bölümü yapmış. şimdi iki masası dolu. bizim pastanenin tam karşısında ise bir balıkçı, günlük taze balıklarını satıyor. aynı zamanda lokanta, akşamın hazırlığını yapıyor şimdiden.
ve bu dört yolun içinden geçen türlü türlü hayatlar, hikayeler. yerlisi, yabancısı. müslümanı, yahudisi. genci, yaşlısı. öğrencisi, memuru. hepsi bizim. hepsi benim!
.


üçüncü bardak çayımı içerken gözlüklü, mavi kot ceketli adam, arkasında sürünerek gibi yürüyen arkadaşına seslenerek arkamdaki saatçinin camekanına yapıştı.
gel gel gel, nostalji saati. aynısından ben de vardı. klik klik tırnağınla ayarlardın.” dedi. kara kuru, tıknaz arkadaşı üzerine iki beden büyük krem rengi ceketinin içinde hiç istifini bozmadan ‘ben bu dünyada niye varım ki’ edasıyla ayaklarını sürüyerek, salyangoz edasıyla ağır ağır cama yaklaştı. hiç bir şey demeden öylece vitrine baktı. nostaljik arkadaşı bir kaç kelam daha edip “hadi gidelim” diyerek dükkanın önünden ayrıldı. peşinden de bizim bezgin bekir sessizce yürüdü yine.
.
burası iyi, güzel hoş yer de bu mevsim ve saatlerde güneşinin olmaması en büyük eksikliği. ama işte malum her güzelin bir eksiği. bize de hayattan nasibimize bu düştü. kabullendim dediğim anda manavın önünde bir grup sebzelerin fotoğrafını çekmeye başladı. sarı saçlarından ve konuşma lehçelerinden doğu avrupalı olduklarına hükmettim. gerçi bu neyi değiştirir, doğu ya da batı avrupalı yahut asyalı olmaları? elbetteki hiç bir şeyi. muhtemelen emekli, dört kafadar orta yaş kadını toplaşmışlar altın ve kısır günü paralarını istanbul’da yemeye gelmişler. facebook ve instagram için de farklı bir kültürün ilginç gelen her şeyinin fotoğrafını çekiyorlar. biz de öyle yapmıyor muyuz?
.
kırmızı tişörtlü manav, tezgahının önündeki müşterileri çoğaldıkça keyiflendi ve “sebzeciii” diye naralar atmaya başladı. gri tişörtlü ise gelen yeni müşterileri karşıladı. ben üşüdüğümü hissettim. gömleğimin önünü kapatıp düğmelerini iliklerken garsona dördüncü çay için üçüncü kez aynı cümlelerle seslendim.
pardon, bi’çay daha alabilir miyim?”
.
adriano celentano - ı passi che  facciamo

19.10.19

metroda game of thrones - II

metro çığırtkanı en mekanik sesiyle, “yaklaşmakta olduğumuz istasyon bostancı” deyince alelacele okuduğum kitabı çantama koydum. hemen peşinden aynı telaş ve hızda yakın gözlüğümü çıkarıp önce siyah kutusuna, kutuyu da yeşil çantama koydum. hemen akabinde çantamdaki uzak gözlüğümü alıp gözüme takmıştım ki karşımda, kapının ağzında dikilen, yirmili yaşlardaki sıska oğlanın gözlerini belertmiş, şaşkınlıkla beni izlediğini gördüm. gülümsedim. panikle başını öteki tarafa çevirdi. inmek için ayağa kalktım. tren sert bir şekilde durdu. öne doğru savrulurken sağımdaki demirden tutundum. genç bir kız tutunamadı. önündeki adama çarptı. kız mahçup şekilde özür diledi. demirel şapkalı yaşlı adam, müşfik bir sesle “olur olur kızım. sorun değil” dedi. otomatik kapı tıslayarak iki yana açıldı. herkes büyük bir saygıyla bu müşfik amcaya yol verdi. peşinden biz indik. hayat bir anlığına da olsa bayram oldu.
...


merdivenlerin çıkışında, metronun bana hep sevimli gelen loş ve serin karanlığında game of trones müziği dinleyerek ve kafamda onlarca düşüncenin akmasına izin vererek, yanımdan ışık hızıyla geçen cumartesi insanlarının aksine, ağır adımlarla ilerledim. resmi bir törendeydim sanki. sağımda ve solumda ışıklı reklam tabelaları. sonunun nereye çıktığını bildiğim ama bilmezmiş gibi yaptığım o kıvrımlı, parlak parke taşlı yol. havada asılı duran ve bana nedense hep denizi hatırlatan o rutubet kokusu. o yol işte, o kısacık mesafe. ben diyeyim iki yüz metre sen de üç yüz metre. her yürüdüğümde bana üç asır yürümüş gibi hissettiren, mutluluk yolum oluyordu. ki kulağımdaki müzik tizlerin ve basların zirvesine çıktığında. lal oluyordum. anlatamıyordum. yazmaya zaten alfabe bulamıyordum. o yolda yürürken kendimden geçiyordum. içimde garip bir mutluluk ve huzur peyda oluyordu. bugün diyorum; öğleyi çeyrek geçe yine o yolda yürüdüm. ve seni düşündüm. keşke dedim bir gün..
..
metro istasyonlarının en çok nesini seviyorum biliyor musun?  nereden bileceksin. hiç anlatmadım ki. istasyonların diyorum; bilinmezliğini, belli bir ahenk içinde gözükmesine karşın içinde barındırdığı kendine has o karmaşıklığını, küflü havasını da evet. seviyorum. az önce yine çok sevdim.
son durakta inmek için iki kez karar verip bu kararımı üçüncü kez bozduğumda elimde sebahattin ali kitabı, can havliyle kapanmakta olan kapıya atıldım. bunu niye yaptım bilemiyorum. orhan veli şiirindeki gibi birdenbire oldu her şey. beynime ne hükmetti o an inan hiç bilmiyorum. belki kulağımdaki müzik, belki bir koku, belki bir çocuk sesi. belki...belki... neticede etrafımdaki cumartesi kalabalığının "meczupmu ki bu" bakışlarına aldırmadan, otomatik kapıya hafif posta, biraz da omuz koyaraktan ve koşar adım attım kendimi dışarı. sebep ve niyet neydi tam olarak bilemiyorum ama akıbet aynen anlattığım gibi oldu. aynı temaşayı metroya binerken de yaşadığımı ve ışıklı tabelada metroya bir dakika yazısını gördüğüm an koşmaya başladığımı söylesem. evet bence de pek anlaşılır bir yanı yok. lakin işte bu telaşlı ve sakin kafayla düşününce son derece gereksiz fevri hareketlerimin elbet bir değil binlerce sebebi var. fakat şimdi tek tek onları sıralayacak değilim.
metro istasyonlarını sevdiğimi söylemiştim.
yüzlerce basamağı ki bazısını makina yardımıyla bazısını ayak yordamıyla çıktığım onlarca merdivenden sonra ulaştığım son düzlükteki o kaybolmuşluk hissini seviyorum daha çok. birden çok seçenekli çıkış yönlerinden hangisinin sizi gideceğiniz yerin en yakınına çıkaracağını isviçreli bilim adamları gibi olmasa da çok zor bir fizik problemini çözmeye çalışan öğrenci ergenliğinde hesaplamak, meydanın tam ortasında durup derin bir nefes alıp tüm çıkışlara tek tek bakmak. yazıları bir kez daha okumak. kırmızı mı yoksa mavi kabloyu mu çekmesi gerektiğini düşünen bomba imha uzmanı titizliğinde ve hatta biraz daha abartırsak sophie'nin seçimi çaresizliğinde ve küçük emrah bakışlarıyla kilitlendiğin herhangi bir çıkışa emin adımlarla yürümekten bahsediyorum. bu kaybolmuşluk, bu bilip de bilmemezlik, bu umursamazlık, merak ve manasız endişe halleri ki; ışığa vardığında ‘lan ben nereye geldim’ şaşkınlığı ve beyninin o an ki bulanıklığı,  birbirine benzeyen yollar, kavşaklar, duraklar sonra. en güzeli de a noktasına gittiğini zannederken aslında ş noktasına gittiğini k noktasında anlaman diyorum.
çok hoş.
bu sarhoşluk.
.
.

15.10.19

bulantı


teker üstündeydim. hemen kapının ağzında. bacaklarımı sığdırabildiğim en geniş koltuk sağ arka tekerin üzerindeydi çünkü. kapı açılıp kapandıkça ekimin soğuk yüzüyle karşılaşıyordum. ince, gri yağmurluğumun fermuarını boğazıma kadar çekmek zorunda kaldım. bir süre sonra da okuduğum kitabı kapattım. midem bulanıyordu. karnım açtı. şoför çok hızlıydı. sorduk. bu acelesi neymiş. “dakikaya’ yetişmesi lazımmış. oysa sorsa bize, ki en çok da bana. çok yorucu bir gündü. hem bedenen hem zihnen, o yüzden ‘sarsmadan git’ derdim. ama sormadı. onun yerine ben sordum. “kaptan tabakhaneye mi yetişiyoruz?”
 “abi dört dakika sonra meydanda olmazsam ceza kesiyor kahya” dedi. inanmış gibi yaptım. sustum. zaten bulanan midem. acıkan karnım. gitgide soğuyan ekim. hepsi bir tekerin üstündeydi. gözlerimi kapadım. uykum gelmedi. bulantım da geçmedi. önce gözlerimi açtım. sonra telefondaki yazı defterimi. aklıma düşen kelimeleri hiç ayırmadan, sıraya dizmeden yazmaya karar verdim. kapı devamlı açılıp kapanıyordu. insanlar bloklar halinde ve hep müsait bir yerde inip biniyorlardı. ekim soğuktu yine. nedense müzikten de keyif alamadım. tam kapatmasam da sesini kıstım. insanları dinlemek istedim. ama kimse konuşmuyordu. sanki sessizlik yemini etmişlerdi. “iki kadıköy, bir bostancı, bir öğrenciden” başka bir şey söylemiyorlardı. ha bir de “müsait bir yerde” diyorlardı devamlı surette. kimse dün geceki milli maçtan, sınır ötesi operasyondan, akşam yemeğinde ne yapacağından yahut yarınki çok önemli sunumundan bahsetmiyordu. hatta allah sizi inandırsın, her toplu taşımada mutlaka -en az 2 tane- bulunan ve araca biner binmez başlayıp inene kadar boş boş konuşan, 40 yıllık dedikodularını bizle paylaşmaktan çekinmeyen canlı formu bile yoktu. onu geçtim tıka basa dolu dolmuşta bir kişinin bile mi telefonu çalmazdı. çalmadı. hatta şöyle bir çevreme baktım benden başka telefonu kurcalayan da yoktu. allah’ım ne çeşit bir kabusun içindeyim dedim. yalan yok şimdi. ‘üç kulhü, bir elham’ bile okudum. lakin geçmedi. değişmedi hiç bir şey. elden ele para uzatıyorlardı sadece. bir de işte müsait bir yerde...
böyle olunca ben iyiden iyiye işkillenmeye başladım. çünkü ve zira; aylar hatta yıllar sonra kesintisiz ve deliksiz altı saat uyumuştum dün gece. tuhaflığı hissetmiş ama üstünde çok durmamıştım. oysa şimdi düşünüyorum da; her akşam ve istisnasız 16-18 arası, iş yerimin penceresinden kafiler halinde geçerken izlediğim kuşlar da yok iki gündür. şimdi işte bu sessizlik. bu teknolojik oruç. bu tekdüze para alışverişleri. bilemiyorum? bilemiyorum.
derken üniversite durağında dolmuşun yarısı boşaldı. lakin hemen yeniden doldu. bir umut bekledim. ama yine kimse konuşmadı. müziğin sesini sonuna kadar açtım bu kez. aksi gibi trafik yavaşladı. kırmızı stop lambaları, salı pazarının akşam telaşına karıştı. pazarcılar günün son ucuzluk naralarını atarken, akşam pazarının müdavimleri de telaşsız, ağır adımlarla ve sanki hayatın sırrına vakıf olmuşçasına pazar arabalarını çekiyorlardı. hemen yanlarındaki insanlar ise yaman bir çelişkiyle, amansız bir eve dönüş telaşının girdabındaydılar. kolkola girmiş iki kumral kadın misal; seri adımlarla kaldırımları arşınlarken, eli poşetli, mavi montlu, kel adam durağa yanaşmakta olan otobüsü yakalamak için koşuyordu. yine karşı kaldırımda aksi yönde koşar adım yürüyen üç genç adam vardı. oysa bu şehrin sorunu baş döndüren hızı değil miydi? ben bile atlı kovalar gibi yazıyordum. bunu farkedince yazmayı bıraktım. gözlerimi yeniden kapadım. başımı tam soğuk cama dayamıştım ki, içerideki derin sessizliği yırtan bir telefon sesi duyuldu. hani şu eski türk filmlerindeki zil sesi. çılgınca zırlıyordu. gözlerimi açtım. nihayet biri konuşacaktı. fakat konuşan yoktu. telefon mütemadiyen çalıyordu. ama kimse açmıyordu. ses o kadar yakındı ki hani elimi uzatsam ben bile açabilirdim. ama açmadım. sessize aldım..
.

13.10.19

patiska



güneşte kalmanın acayip yaktığı gölgenin hafif ürperttiği günlerden geçiyoruz. yanından geçtiğim restoran çalışanı beyaz askılı atletini çekmiş, yine beyaz bir patiska bezle ve hışımla siliyor camları. arkada ahmet kaya ağladıkça diyor. dudaklarından anladığım kadarıyla belli belirsiz ona eşlik de ediyor. arkadaki zayıf, çelimsiz esmer oğlan da masaları siliyor ağır, otomatiğe bağlanmış dairesel hareketlerle, kafasında kim bilir hangi düşüncelerle? ben sanırım geçmişimin köşeli taşlarını silmeye çalışıyorum şimdi adalar’a karşı. mutlu pazar insanlarının arasına karışarak. ve cenk koray’ın sandalye kapma yarışmasına denk bir biçimde her çay almaya gittiğimde başka masada içiyorum çayımı bu self servis mekanda. şikayetçi miyim? değilim. her masa değişimde çünkü başka bir hikaye çıkıyor karşıma. misal şu an tam karşımda haldun dormen’in ikizi oturuyor. denize, uzaklara bakıyor. kağıt bardakta kahve içiyor. ama sütlü mü şekerli mi bilmiyorum. bildiğim çok düşünceli. hepimiz gibi.
ikinci fincan çayımı denize en yakın masada içiyorum. denize sıfır bir bankta iki sevgili suyun dinginliğinde temize çekiyorlar belki de aşklarını. konuşmuyorlar. belli. aşklarının kuru kelimelere ihtiyacı yok. gözler çünkü kalbin aynası.
üçüncü çayımı bu sefer aşağıdaki yalnız bankta içiyorum. üstten bakmaya çalışıyorum kendime. çevremdekilere. insanların benim üzerimde, benden habersiz, bana atadıkları misyonu anlamaya çalışıyorum. lakin yoruyor bu beni. oysa buna hiç gerek yok. çünkü ataol behramoğlu bundan yıllar önce ‘yaşam anayasayımızı’ ilan etmiş: basit yaşayacaksın!
ve şu an en mutlu olduğum yerdeyim. hani aramızdaki en kısa mesafeyi saymaysak denize sıfırım. hafiften iyot kokusu başımı döndürüyor. minik, güçsüz yavru dalgaların çıkardığı sesler kulağımdaki müziğe karışıyor. martılar küçük çocuklar gibi oynuyor, dans ediyorlar etrafımda. karşımda kınalıada dört başı mağrur. asil. anaç. her şart ve durumda şefkatinden ve sevgisinden asla ödün vermeden ben buradayım mesajı veriyor. az ilerimde tekneler, mutedil kıyıların ve bu son bahar güneşinin keyfini sürüyorlar hiç konuşmadan. ve ahmet kaya’ya geliyor sıra müzik listemde. bir adam beyaz bir patiska bezle gözyaşlarını siliyor sahilde.
.

12.10.19

perşembeye ne oldu?



cumartesi, 11:12

kalabalık şehirlerin, kalabalık mekanlarının tatil sabahlarında oluşan ve bana bilim kurgu filmlerini çağrıştıran kimsesizliğini, sadeliğini ve yalnızlığını seviyorum. ayrıca etrafta dolaşıp temizlik yapan, sıkılınca da sık sık gelip “bir isteğiniz var mı?” diye soran garsonların sadece sizinle ilgilenmesinin kral yahut padişah gibi hissetirmesi de cabası. tabi bu ikincisi fazla film izlemekten. tıpkı daha dün paraya kıyıp aldığım fotoğraf makinemin gecesinde kaybetmem gibi. rüyamda elbet. ama işte çok acayip bir rüyaydı. hani tarantino, scorsese, kubrik ve michael mann bir araya gelse böyle film çekemezler yemin ediyorum. aksiyon, şiddet, dram her şey var. bir tek aşk yok. ama biz yine de “hayırdır inşallah” demeyi ihmal etmeyelim sevgili. elbet bir gün seni de göreceğim. çok yakında biliyorum. tıpkı orhan veli gibi. ve bir yakaza anında olmasını ümit ediyorum bunun.
.


kafenin elemanları tırtıl gibi bir camlara abanıyorlar, bir masalara müşterisizlikten. oysa bir demlik çayı sırf ben bitirdim. çantamdaki yeni kitabı okumak istemiyorum. çay içip şarkı dinleyip umarsızca yazıyorum. arada masmavi gökyüzüne bakıyorum deniz özlemimi dindirmek için. çünkü ve zira denizden seksen gün uzaktyayım şimdi. hayallerimden ise yirmi bin fersah. ama ve yine de jules verne ne güzel bir insan. böyle bir işim olsaydı. iş de değil aslında. hayatım. yaşama şeklim. çay-müzik-yazmak. sıralaması farklı olabilir elbet. ama hepsi olsun. bir de sen. ille de sen. diyorum ki; sakin bir adada. belki protein için bir kaç tavuk. süt ve peynir için keçi. kulübeyi ben yapardım. ağaç ve çiçekleri sen ekerdin. maslow’u sktiret bunlar ve biz yeteriz birbirimize. 
.
son getirdikleri çay iyi değil dombililerin. ama tiryakiye bu yapılmaz ki! bahşişten keseceğim. affetmem. hem ben affetsem...
neyse..
.
hayat diyorum gerçekten tuhaf.
iki gün önce bu sayfalara neler yazıyordum. şimdi neler. 
aslında bayağı da yazdım. tamamlayamadığım için göndermedim. belki de sevmedim. ama hepsi benim kelimelerimdi. benden olma cümleler. devrik ve yorgun betimlemeler hani.
o yüzden dünyanın bir köşesinde durmasından kimseye zarar gelmez. yazandan başka!
...
perşembe,10.10.2019
.
hiç bir vakit ilkinin tadını tutmasa da bir umutla hep ikinci bardak çayı istedim mukadder hanımdan. bugün ilk defa 3.bardak çayı istedim. çünkü dışarıda güneş öylesine davetkar ki... 
öylesine isyankar. 
öylesine gemileri yaktıran cinsten. 
ama işte sorumluluklarımız. para kazanma ve harcama alışkanlıklarımız. ekonomik tutarsızlıklarımız. öğrenilmiş ve içgüdüsel korkularımız. ceketi alıp çıkmama engel şimdi sevgili viktor.
.
oysa çok değil bundan beş sene önce, hatta ondan da iki sene, hatta hatta bir ara ve her mevsim iş değiştirirdim. canımı mı sıktılar, lüzumsuz artistlik ya da iş icabı ayak mı çektiler?
ben çekmedim onları. lacivert blazer ceketimi alıp kapıyı çektim sadece. ama şimdi ne ceketim lacivert blazer, ne de eski ben ben’im. bir pes ediş, bir kabulleniş belki. yorgunluk daha çok sanki. ofisin kocaman penceresinden çemberin dışını izliyorum candan erçetin dinleyerek. ve biraz çaresiz  3.çayımı istiyorum. belki de az sonra 4.çayımı. mukadder hanım şaşkın, sadece gözleriyle sorarken ben sessiz kalma hakkını kullanacağım. 
oysa öte yanda, okunmamış artık bir hap şeklinde almak istediğim onca kitabım duruyor. izlemek istediğim sinema filmleri. fotoğraflamak istediğim kuşlar ve şehir hatları vapurları. varmak istediğim köyüm. altında saatlerce oturmak istediğim -hala cinsini bilmediğim- ağacım. oynamak istediğim folklor oyunlarım. çalmak istediğim enstrümanlarım. öğrenmek istediğim yabancı dillerim. (ama bak ispanyolca ilk sırada. sonra belki italyanca.) ve gitmek istediğim ülkelerim. okyanuslarım. tren yolculuklarım. deniz aşırı seyahatlerim. yurda dönüşlerim. kanatsız hayallerim diyorum dostum viktor.
anlıyor musun?
...
cumartesi,11:23
.
şimdi. hava açık, az bulutlu. gökyüzü yeterince mavi. yaşamak diyorum çok güzel.
..


6.10.19

zero

bu sabah yağmur damlaları yandaki inşaat işçilerinden erken davranıp beni uyandırdığında saat 07:39’du. tekrar uyumaya yeltenmedim. pencereyi açtım. deniz ve adalar yerinde duruyordu. sevindim. bir kaç dakika öylece, kimileri için hiç bir anlam ifade etmeyen sadece küçücük parçası görünen o üç beş santimetrelik maviliğe, burgazada’nın yorgun, yalnız ama mağrur duruşuna baktım. düşündüm.


ve şöyle bir cümlenin beynimden kalbime inmesine engel olamadım.
ölene kadar beni asla terk etmeyecek tek şey yalnızlığım olacaktır. 
benim için belki biraz hüzünlü, biraz acı verici ama gerçek buydu. ki ilk kez de düşünmüyordum bunu. ama işte insan beyni unutmakla mükellef olduğu için ancak bir sertliğe başını çarpınca bu gerçeği hatırlıyordu. 
bu sabah işte; yağmur damlaları penceremden aşağı tıpkı bir gözyaşı gibi usul usul süzülürken radyomda madonna çalıyordu yıllar sonra. anlamını bilmeden sevdiğim şarkılara bir yenisini daha ekledim. burgazada’yı kısa süreliğine kendi iç hesaplaşmalarıyla baş başa bırakıp makus yalnızlığıma yöneldim. youtube’da ne kadar madonna şarkısı varsa hepsini sırayla dinlemeye başladım. yine kitaplığımda ne kadar sevdiğim yazar ve kitabı varsa kucağıma topladım. ama şu ana kadar daha hiç birinin kapağını açmadım. ama birazdan okuyacağım, sevdiğim, altını çizdiğim cümlelerin kısa süreliğine de olsa iç huzurumu getireceğini biliyorum. bildiğim ve yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey daha (behramoğlu’na selam olsun) var ki o da ; hayatın -kesin olan sonu- dışında sadece bir matematik kesinliği ve netliğinde yaşanmayacağı. açık uçlu soruların ve birden fazla cevapların ve seçeneklerin de olduğu tıpkı bir aşure gibi içinde tarih,edebiyat,coğrafya, felsefe,psikoloji, sosyoloji, fizik,kimya ve ismini sayamadığım ne kadar müspet ve müspet olmayan ilim varsa hepsinin karmasından kendi çabalarımız sonucu önümüze süzülendir hayat. yine de emin değilim ama. böyle olabilir de olmayabilir de. çünkü ve zira; geçmiş gün şuna benzer cümleler kurduğumu hatırlıyorum.
pazar günleri hayatın çizgilerini yeniden çiziyormuş gibi hissediyorum. misal sevdiğim filmleri yeniden izliyor, kitapları tekrar okuyorum. aslında hep aynı şeyleri görüp okumama karşın her defasında yeni bir şeyi fark ediyorum. keşke hayat filmlerdeki ve kitaplardaki kadar kolay olsa. bu kadar karmaşık olmasa. yalın ve esnek olsa. yine mesela; geriye sarma şansımız olsaydı bir film şeridi yahut zaman makinesi gibi. böylece altını çizip not aldığımız repliklerin üzerinden yeniden ve daha dikkatli geçip keşke demek zorunda kalmasaydık.
keşke!
nereden nereye geldim. bir kaç yağmur damlasından hayat felsefesine. ki beceremediğim yegane işlerden biridir felsefe yapmak. zaten becerebilmiş olsaydım buralarda kilometrelerce yazıyor olmazdım. kimsenin ismini cismini bilmediği uzak bir dağ köyünde, yine çok uzaklardan bir parça maviliğin göründüğü kulübemde yaşardım mutlu mesut. belki de gelecek hayatımda kim bilir? ben bilmiyorum!
.


5.10.19

my way


dışıma bakarsan, hemen yanıbaşımda saat sekizi vurur vurmaz başlayan inşaatın gürültüsünden kaçtım. oysa ikimizde biliyoruz ki; içimdeki gürültüden kaçıyorum. kaçabileceğim en yakın ve tek sığınak deniz kenarı bu yağmurlu, kısmen serin istanbul haftasonunda. halbuki ne kadar sevsem de bu havaları ve denizi şimdi olmak istediğim yerde değilim. üstelik deniz kenarında bile değilim. kimi arkadaşlarımın bana ‘komik’ gelen ilkesel protestoyla içerisine adım atmadıkları meşhur bir kahvecide oturmuş bunları yazıyorum. çünkü olmak ve gitmek istediğim yerde değilim. güya gürültüden kaçmıştım. oysa bulunduğum ortamda bir grup ergenin ders çalışma homurtusu. arkamda yüzünü görmediğim bir abinin basbariton sesiyle yaptığı telefon konuşması. neyse ki nefis kahve kokusu. ve kulağımda müzik. pencerenin arkasından bana bakan hüzünlü ağaçlar.
peki mutlu muyum? değilim. ama mutsuz da değilim. sadece olmak istediğim yerde değilim. 
böyle havalarda çünkü hep yollarda olmak isterim. sonunun nereye varacağı belli olmayan, meçhule giden yollarda. arabama binip gidebildiğim kadar uzağa gitmek. dağlardan, ovalardan, nehirlerden geçmek. güneşi yakalamaya çalışmak. hiç bilmediğim bir köyün eteğinde biraz soluklanmak sonra. çayımı, köylülerin ikram ettiği bazlama ve peynir eşliğinde içmek. dalından kopardığım yeşil bir elmayı ısırdıktan yola tekrar devam etmek. başımı hafif kaldırıp V biçiminde uçan göçmen kuşları gördüğümde gülümsemek. yalnızlıktan sıkıldığımda sırf iki laf edebilmek uğruna, yolda yürüyen bir vatandaşa bildiğim yolun tarifini sormak ve isterse onu gidebileceği yere kadar bırakmayı teklif etmek. hep böyle havalarda aklıma gelir. bu yağmurlarda zıvanadan çıkarım. çalakalem yazma histerim baş gösterir yine bu hava koşullarında. aylaklık damarlarım en yüksek basıncına çıkar. orhan veli’ye de işte böyle havalarda kanarım. ‘bir yer var biliyorum’ dediği o mekanı bulmak isterim.
son tahlilde sevgilim; yağmurlu ve serin bir günde gidebilmek diyorum ne güzel olurdu!
.