24.06.2019

hasta siempre - 2

gelirken yanımda getirmemi tembihledikleri yarım litre suyla, grinin en karamsar tonuna boyanmış bekleme salonuna girdim. benden önce gelen yedi kişinin oturmadığı kırmızı koltuklardan birine oturdum. kimse konuşmuyordu. ya uykularını alamamışlardı. ya da içinde bulundukları durumu düşünüyorlardı. öylesine hareketsiz, öylesine sabit bakışlarla. bir tek yanımdaki kır saçlı adam telefonuyla oyun oynuyordu.
.
neden sonra lacivert önlüklü, beyaz gözlüklü, ömrünü buralarda tükettiği belli, yorgun ve yaşlı bir kadın adımı okudu. ilkokuldaki gibi “burdaa” diye seslendim. kendisini takip etmemi söyledi. ilaç kokulu duvarlar arasında, pavlov’un köpeğine nazire edercesine peşi sıra adımladım. yolculuğumuz soğuk ve loş bir odada nihayetlendi. beni topal bir koltuğa oturtup bazı direktifler verdi.
"iğneden sonra beş numaralı odaya geç. bir bardak su iç. adın okununcaya kadar orada bekle."
anladım dercesine başımı iki kez öne eğdim. söylediklerini içimden tekrar ettim. iğneyi vurdu. özensizdi. canım acıdı. ama ses etmedim. bu sefer bant da vermediler. pamuğu bastır dediler sadece. bastırdım.
.
beş numaralı odayı bir kaç bakınmadan sonra kolaylıkla buldum. odayı benden önce bulan üç kişinin yanına oturdum. bekleme odasından tanıyordum onları. ama hiç konuşmadık. onlar tembih edilen sularını çoktan içmişlerdi. bende içtim. sonra yine konuşmadık. bir kaç dakika sonra direktör kadını, zamanında gelmediği ve isim okumalarına cevap vermediği için sinirlendiren komik bir abla geldi beş numaralı odaya. bir litrelik suyunun kapağını açmaya çalıştı. açamadı. hamle yaptık yardım etmek için. benden daha yakın olan başka bir abla açtı kapağı. ve ona anlatmaya başladı bizim komik abla.
“ bir buçuk senedir geliyorum. ilaçlar, tahliller, röntgenler, emarlar. bir türlü bulamıyorlar anacım. samatya’ya gönderdiler önce. sonra haseki’ye. bu yaptırdıklarımın hepsini orada da yaptırdım. ilaçlı filmler. kan tahlilleri. her yerde aynısı. yeniden yeniden. böyle böyle öldürecekler beni” dedi. tutamadım kendimi. gayri ihtiyari gülümsedim. baktım suyun kapağını açan yardımcı abla da gülüyor. anlatan abla zaten gülüyor. gülüyoruz dertlenecek halimize..

mithad selimmmm” diye uzaktan seslendi sarı kafalı, lacivert önlüklü teknisyen. bu kez ortaokuldaki gibi “burdayım” dedim.
buyrun” dedi.
buyurdum. çantamı kahverengi koltuğa bırakabileceğimi söyledi. bıraktım. ayakkabılarımı çıkarıp sırt üstü uzanmamı söyledi. uzandım.
kafamı oynatmamam gerekiyormuş. ama gözlerim ve kulaklarım açık. uzaktan ve derinden bir hırıltı sesi geldi önce. matkap gibi. trafo sesi bir de. sonra tepemdeki floresan lambalar. sekizerden dört sıra yapılmış 32 floresan bir kutunun içinde bir yanda. 32 si öte yanda. sağ çaprazımda duvar tipi ama kapalı bir klima. en arkada bir klima daha. kafamın üstünde huniye benzeyen, krem rengi, sivri kısmı bana bakan soğuk bir metal. sanki boğazıma saplayacaklar. öyle tedirginim. öyle savunmasız. ölümcül bir aşka tutulmuşum sanki. makine sesleri bir müddet sonra rutine döndü. kumanda odasından gelen iki kadın sesi var şimdi bu soğuk ve gergin dünyamda. ne dedikleri tam anlaşılmıyor. ama şen ve şuh kahkahaları taptaze. moralleri yerinde. espriler, şakalar, kahkahalar gırla. onlar da haklı tabi. buraya gelen her hastaya ayrı üzülseler üç aya kalmaz verem olurlar. ama ve yine de biraz sessizlik. biraz saygı güzel olurdu. kendimi onların yerinde düşündüm. belki ben coşup eğlenirken de bildiğim yahut bilmediğim yerlerde insanlar acı çekiyordu. adaletsiz dedikleri hayat aslında çok adildi. adaletli olmayan ise insanoğlu sonucuna ulaştığımda müslüm baba’yı duydum. rüya mı görüyordum? matkap sesi. floresanlar. klimalar. konuşan, şakalaşan iki kadının sesi. hepsi tamam. son kez sağ elimle, sağ baldırımı sıktım. hayır, rüya değildi. müslüm gürses’ti. ama şarkıyı çıkaramadım. tam şarkıyı bulacakken lacivert önlüklü, suni sarışın beni içinde bulunduğum tünelden büyük bir gürültüyle çıkardı.
"sonuçlar cuma öğleden sonra" dedi. 
affet’ diye mırıldandım. 

şaşkınlıkla yüzüme bakarak “pardon” dedi.
"teşekkür ederim, iyi günler" dedim gülerek.
bu kez gayri ihtiyari gülümsedi ve "geçmiş olsun" diyerek yolcu etti beni. 
..
.

22.06.2019

hasta siempre - 1

doğuyorlar, büyüyorlar, evlenip çocuk yapıyorlar sonra. ve hastalanıp ölüyorlar. insanlar diyorum niye böyle anne? oyunun sonunda hepimizin gireceği yer santranç torbası değil mi?
hal böyleyken bu kadar şamataya, davula ve zurnaya ve şatafata ne gerek var?
ve ölmek ne garip şey anne?
ahmet kaya dinleyelim mi bugün? baştan sona. ve hatta sondan başa 32 kısım tekmili birden. çünkü bugün haziran şairin dediği gibi. ve bilirsin; haziranda ölmek zor.


.
şimdi işte ben bu naçiz satırları yazarken sokağımızın hemen başında -ki üç bina sonrası- bangır bangır bir orta anadolu davulcusu ile zurnacısı bir tutam serinlik aradığım türk balkonumda kulak zarımı iğfal ediyorlar. kendimi tutamayıp uzanıp kanlıca’nın orta yerine bağırasım geliyor; “alın adetlerinizi de siktir olup köyünüze gidin a.k. köy mü lan burası!” diye haykırasım tutuyor. tam uzanıp bağıracağım. jetonum düşüyor! ama harbi köy lan burası. tabelaya bakıyorum. kadı-köy yazıyor! soldan sağa. yukarıdan aşağı istisnasız hep köy okunuyor. bu ne yaman çelişkidir annem. bu ne yaman çelişki? diyorum ki; ahmet kaya dinleyelim bugün. asıl diyeceğim çünkü bu değil. ama bak üzülmek yok. söz mü? bilirim çok üzüldün babama. ben de çok üzdüm seni. ama bu kez üzülmek yok. hem sen üzülürsen ben üzülürüm. ben üzülürsem sen yine üzülürsün. zaten böyle devam etmez hayat. çünkü insanlar doğarlar, büyürler, evlenip çoluk çocuk sahibi falan olurlar. sonra da hasta olurlar.
..
geçmiş gün şikayetlerim dinmeyince önce özelin sonra devletin doktoruna gittim. parası dışında aralarındaki fark; özelde kan örneği verdikten sonra bantı özelin hemşiresi yapıştırıyor deldiği koluma. devlette ise self-servis. hemşire pamuğu bastırdıktan sonra bantı ağzına sokuyor. "bunu deldiğim yere yapıştır" diyor. ben ise doktoruma “içim yanıyor içim” diyorum. susmuyorum. çünkü sıra bana gelecek. biliyorum! aslında ben hiç bir şey bilmiyorum. o yüzden soruyorum..
içimin sıcaklığı yüzüme vuruyor. gözlerim falan sonra. bir sıcaklık, bir ateş. bir iltihaplanma. santorio abimiz sağolsun ateş ölçeriyle, koltuk altımı ölçüyorum. ama sanki fahrenheitlar yalan söylüyor. bir türlü 36,2 yi geçemiyorum. lakin işte içim yanıyor. içim. kırgınlıklarım oluyor sonra. yazılarımı yazdığım kollarım, düşüncelerimi adımladığım bacaklarım.
doktor yüzüme bakıyor sadece. altın sarısı saçları, zümrüt yeşili gözleriyle. hani doktor hasta ilişkisine zeval gelmeyeceğimi bilsem oracıkta önce bağımsızlığımı, sonra ilan-ı aşkımı açık edeceğim. doktorum durmuyor ama ilk gittiğimde 'önce şu , bu ve o tetkikleri yaptıralım” dediği kan sonuçlarıma bakıyor dikkatle. soruyor sonra; "çarpıntınız oluyor mu? kalbi yorar bu hastalık?"
sizi görür görmez başladı bir çarpıntı diyemiyorum haliyle. "hayır" diyorum önden. fakat ardından ilave ediyorum: "ama ayda bir iki kez rahatsız etmeyecek şekilde oldu" diyorum.
biraz düşünüyor. "şimdi gitmeden şu tetkiki yaptırıp beni mutlaka görün” diyor. belli ki doktor da hemen ayrılmak istemiyor. ama işte hasta-doktor etiği, sonra hipokrat falan. bunları düşünerek yaptırıyorum hayatımın en güzel ikinci ekagesini. ilkini çeyrek asır önce babamla karanlık bir devlet hastanesinde çektirmiştik. babam çünkü çok güzel adamdı. şimdi doktor da güzel. ama işte hipokrat. penceresiz kaldım anne!
.
sonucu alır almaz bir koşu gidiyorum doktora. içerideki hastanın çıkmasını bekliyorum. çıkıyor. destursuz giriyorum. çünkü artık tanıyoruz birbirimizi. kısmetse bu üçüncü buluşmamız. teamül gereği hocam diyorum benden üç beş yaş küçük olsa da. hem aşkın yaşı da yok zaten. “hocam yaptırdım istediğiniz tetkiki” diyorum. sonuç kağıdını zarif eliyle alıp güzel kaşlarını hafif çatıyor. “hmm tahmin ettiğim gibi. bir tık fazla atıyor kalbiniz” diyor anlamadığım iki üç latince kelime eşliğinde. o bilmiyor ama konuşurken ölmeden önce en çok yapmak istediğim şey latince öğrenmek oluyor. bir latince bu kadar mı güzel telaffuz edilir? duvarlar konuşmuyor anne!
.
doktorum önce ilave bir tetkik daha istiyor. randevusu için ana binaya gitmem gerektiğini söylüyor. sonra küçücük, gözleri gibi yemyeşil bir kağıda, şahane el yazısıyla reçetemi yazıp bir anne şefkatinde ilaçlarımı nasıl kullanacağımı anlatıyor. can kulağı ile dinlerken dalmışım.
mithad bey, müsaade ederseniz sıradaki hastamı çağırmak istiyorum” dediği an büyü bozuldu, ayağımdaki spor ayakkabı çarığa dönüştü. aksayarak ve hiç istemeyerek çıktım odasından...

8.06.2019

okul tıraşı

dükkanı pazar sokağının hemen başındaydı berber recep’in. çocukluğumun en dik ve en uzun yokuşunu çıktıktan sonra, iğneci kemal’in evinden sola dönüyorduk her ayın bir ya da ikinci pazarı. ne sabah, ne öğlen, her zaman akşamüstü giderdik. babam, ben ve biraderim. neden akşamüstü bilmem? 
o zamanlar kürt memet’in kahvesine takılırdı babam. sanırım okeyden, elli birden ancak fırsat buluyordu. selamün aleyküm, aleyküm faslından hemen sonra “recep, bizim çocukların saçları yine uzadı. okuldan kızıyorlarmış. her zamanki gibi bi’okul traşı yapıver” derdi babam maltepe sigarasını yakmadan evvel.



berber recep, dondurma kepçelerine benzeyen, elektriksiz ve yağsız, kapı gıcırtısı gibi ses çıkaran el makineleriyle, kafamızı öne yukarı, sağa soka ittirerek üç numara traş ederdi. okul tıraşı dedikleri bildiğin asker tıraşıydı aslında. mahallemizin altındaki levazım bölüğünden çarşı iznine çıkan asker abilerin kafası da öyleydi çünkü. ama dert etmiyorduk çok. başta fiko ve hafız’ınki olmak üzere sınıfın bütün erkekleri aynı kaderi paylaşıyorduk. kızların saçları örgülü, önlükler siyah, yakalar beyaz. ilkokul beşten sonra da lacivert takım elbise ve üniformalar. dışarıdan bakıldığında kim fakir ve kim zengin, kim orta halli belli olmuyordu. fakir ve varlıklıları çok küçük detaylarda, çok dikkatli bakarsan görebiliyordun. dedim ya bunlar dert edilecek şeyler değildi okulda. daha mühim sorunlarımız vardı. misal bir erkeğin en büyük endişesi, ne sözlüye kalkmak, ne matematikten ikmale kalmaktı o günlerde. en korktuğumuz şey müdür muavinin bütün okulun önünde kafamızda tren yolu açmasıydı. bu yüzden o vakitler hayatımda en çok nefret ettiğim şey olsa da okul tıraşını her seferinde hatta çoğu kez zamanından bir iki hafta önce ben hatırlatırdım babama. lakin işte sakınan göze çöp batarmış ya! 
bir keresinde bizimki fener beşiktaş muhabbetinden berber recep’le küstü. onbeş gün konuşmadılar. mahallede şimdiki gibi adımbaşı bulunan berber, kuaför, güzellik salonu, hiç biri yok. serbest piyasa ekonomisi zaten yok. saçlar elvis’in saçları oldu nerdeyse. cavit müdürün x-ray gözlerinden kaçmanın imkanı yok. mayıs ortasında hastayım diye yattım bir hafta evde. gitmedim okula. haftasonu babamla berber recep barışsınlar diye dua ettim. ama nafile. hasta olmadığım da ortaya çıktı. son çare anneme açtım mevzuyu. her ne kadar tahsili olmasa da güngörmüş, maharetli kadındı annem. nice iş teknik ödevinden 10 almışlığı vardı. ben anlatır anlatmaz;  “sen makinenin gözünden getir bakayım makası” dedi. bir bildiği var elbet deyip ikiletmeden koşup singer dikiş makinesinin çekmecesinden kaptığım makası verdim eline. gel dedi benle. ördek yavrusu gibi takip edip yüksek giriş evin balkonuna çıktım peşinden. balkondaki demir ayaklı, kırmızı kadife oturağı olan sandalyeye oturttu beni. sonra beyaz bir çarşafı, boynumdan aşağı üstüme örttü. başladı saçlarımı kısaltmaya. yirmi yirmibeş dakika sonra banyodan getirdiği aynayı yüzüme tuttu. türk filmlerindeki kör adamın, ameliyattan sonra gözündeki sargıların açılıp aynaya baktığı heyecanla baktım ben de.
ilk tepkim; “berber recep’in elinin ayarını s.keyim” oldu. anında enseye tokatı yedim tabi. ama annem berber recepten de lise-üniversite yıllarımın kuaförü ümit’ten de iyi kesmişti saçımı. “kimseye söylemek yok ama” diye tembih etti annem. lakin çocuktuk nihayetinde. anlattım. hafız’la fiko’da yavşadı hemen. fakat annem kabul etmedi. sanki bir hakkı vardı ve onu da benim için kullanmıştı.
.
not: bu sabah okul tıraşı isimli bir filmin varlığından haberim oldu. sonra da iş bu yazı...
.
jill barber - plus bleu que tes yeux

görsel: izleyiciplatformu.com

7.06.2019

serasker

bu sabah, bilgisayarımı tamirciye emanet ettikten sonra kadıköy’ün denizine inmekti niyetim. lakin ayaklarım beynimden önce davrandı ve çarşıdan, serasker caddesine girdi. oradan bahariye ve nazım hikmet’e gitmek çok zor olmadı. 


bahçenin en sakin köşesine konuşlandım. bir dakika sonra garson “hoşgeldiniz efendim” dedi. sade kahve ile çikolatalı pasta karşılığında 132 numaralı hesap kartını masama bırakıp gitti. siparişler gelene kadar tanıdık yüz var mı diye etrafa bakındım. yoktu. telefondaki müzik listemi açtım. slowly isimli. 50 parça varmış. 3 saat 20 dakika sürüyormuş. liste çok uzun zamandır var. fakat tüm bunları yeni fark ediyorum. yine çarşı ile bahariye caddesi arasında yürürken nerden esti bilmem, bir yürüyüş yahut zaman analizim yapılsa tüm hayatım boyunca serasker caddesi açık ara birinci olur dedim. sakızgülü de ikinci olurdu. hani lüzumsuz işler müdürleri -neye ve kime göre hesapladıklarını bilmediğim bir şekilde- hayatımızın bilmem kaç yıl, kaç gününü tuvalete geçiriyoruz diye bilimsel verilerle aydınlatıyorlardı ya bizi. oradan aklıma geldi sanırım. sonra arkama yaşlı bir çift geldi. oturmadan sigaralarını yaktılar. hatta biri küba purosunu. dumanı rahatsız etti. şöyle bir arkama baktım gidecek gibi değillerdi. yan masaya geçtim. garson az önce istediğim suyu yazmak için peşimden koştu. “numara kaçtı abicim?” diye sordu. “132” dedim. hem bu masa daha serin, daha bir rüzgar alıyor gibi şimdi. ve ismini yanlış bilmiyorsam yasemen kokusu geliyor buram buram. kırılmasından korktuğum yeşil, plastik sandalyemi şöyle elimle bir tarttıktan sonra, iyice geriye kaykıldım. tam o sırada rüzgar yaz günü en istenecek kıvamda esmeye başladı. yelkeni şişen, hızlanmaya hazır bir tekne gibiydim. derin bir nefes aldım. yazmaya başladım.

...
..
hemofili bir fil hastalığı olamaz*

sevgili julia. (sana julia diyorum zira gerçekte kim olduğunu bilmiyorum) önceki gün başladığım bir hikayede julia kristeva mahlasıyla yazdığın mektubunu okudum. bazı cümleler çok teknik ve ağır. mektubun geneli karmaşık bir ruh halini yansıtsa da neden bilmem tekrar tekrar okudum mektubunu. bağımlılık yaptı adeta. sanırım tüm bu karmaşanın, kaosun içinde uçurum çiçeği misali açan bazı cümlelerine meftun oldum. bu cümlelerin hatırına defalarca okudum. boş kaldıkça, aklıma geldikçe kitabı açıp mektubunu okudum. öyle ki kitaptaki diğer hikayeleri bırakıp sadece bu mektubu okuyorum iki gündür. yazarın (sahip) dediğine göre psikaytr arkadaşına gelen mektuplardan almış. ama hikayenin sonunu okuduğumda kurgu olma olasılığın yüksek. sorun değil. zaten hepimiz aynı bokun laciverdi değil miyiz? 
misal ben deniz hayri irdal'da ‘sahip yazar'ın bir kurgusuyum sonuçta. saatleri ayarlama enstitüsü'nü duymuşsundur. benim sahip de bu kitabı çok sever. aslında beni seçtiğine şaşırmadım desem yalan olur. zira aynı kitapta halit ayarcı gibi muazzam bir beyin, abdülselam bey gibi şaaşalı bir osmanlı beyi yahut dokor ramiz gibi avrupada tıp eğitimi almış, freudyen psikoanaliz kuramını benimsemiş bir duayen dururken varlığı ile yokluğu pek belli olmayan bir adamı, hayri irdal'ı yani beni seçti. değişik bir adamdır bizim sahip. ser verir, sır vermez. bir adını biliyorum. bir  de kuşları, güneşi ve şarkıları çok sevdiğini. fazla konuşmaz. hem fazlasına da gerek yok zaten. yemeklerden bahsetmek daha keyifli olabilir. misal lazanya vardı dün öğlen yemeğinde. lakin sevmem. görevli kadını her defasında verme diye uyarmak zorunda kalıyorum. dün de uyardım. bir gün ben söylemeden tabağıma lazanya koymadığında sevincimin nasıl olacağını tahmin edemiyorum. belki de hayri irdal'ın laneti vardır üzerimde. kim bilir? 
ben bilmiyorum.
yemek diyordum. çorba ve pırasaydı diğer yemekler. işte pırasayı yerken karar verdim sana yazmaya. hayır, çağrışım yapan herhangi bir şey olmadı. sadece bugün julia'ya yazmalıyım dedim. madem açıkça kime yazıldığı belli olmayan bir mektup var ortada. tereddütsüz talip oldum. üzerime alındım. ben belki oraya gelemem ama sen hayallerime gelebilirsin. 
hem belki öperim seni hayallerimde, her yerinden, belki? 
merakla?
.
her vakit sizin,

hayri irdal
.
* mehmet günsür - içeriye bakan kim

tonina saputo - historia de un amor

6.06.2019

29. mektup

istanbul’un boşalmış hali buysa’ diye başlayan cümle kurmak istemiyorum artık sevgilim. şayet mümkünse ve en kısa zamanda, en sakin, en ücra sahil kasabasına ışınlanmak istiyorum. birlikte elbet..
.
oysa dün akşamki sevgili ve sayın sarı taksiciye kalsa son yirmi beş yılın en sakin arefesi ve bayramıymış. istanbul çok boşalmışmış. hangi istanbul dedim ama dinleyen kim? 
bir konuşkan, bir susmak bilmez. hükümetten girip caretta carettalardan çıktı hazret. pes dedim ineceğim yerden bir kilometre evvel indim. 
.
bu sabah da sakin olur diye erkenden indim deniz kenarına. sakindi. lakin saatler ilerledikçe sakinlik bir tedirgenliğe bıraktı yerini. ama yeri gelmişken bilim insanlarına yalvarıyorum buradan; eli kapıya sıkışmış gibi mütemadiyen zırlayan çocuklar için bir şey geliştirin artık. olmuyorsa da bir aşı, bir toz serpin üzerimize toptan yok olalım. bu ne ya allahaşkına. 
tamam günahtır belki söylemesi ama insan olan yerden kaçıyorum artık. çocukları ayrı zırlar, anaları babaları ayrı teraneden bağır çağır konuşurlar. kararımı verdim karada ve istanbul’da hayat yok artık leyla. şayet sana da uyarsa ve şu bizim ışınlanma olayı da olmayacaksa hani; nohut oda, bakla sofa bir tekne ile ancak denizde hayat mümkün görünüyor. bırakalım istanbul’da, tapındıkları koltukları da, çirkin binaları da, tabakhane koşturmaları da onların olsun. 
şöyle küçücük, mütevazı ama büyük sevdamızı taşıyacak sağlamlıkta bir tekne diyorum. sonrası zaten uçsuz bucaksız bir mavi. uçsuz bucaksız sevda. uçsuz bucaksız..
.
hani 13 gün mektuplarında eşi zuhal’e diyordu ya cemal süreya; “her yerden yazıyorum sana. gerekirse nikaragua’dan, kongo’dan, çin’den de yazarım.” 
pek çok yerden yazıyorum ben de. ama en çok balkondan yazmayı seviyorum sana. ha gerekirse çin’den de, prag’dan da, endülüs’ten de yazarım. o ayrı.
.
.

3.06.2019

haziran notları

bir haziran:
onunla ne zaman tanıştığımı anımsamıyorum. ama nerden baksan bir on senesi var. eli hünerli, kalbi temiz, çalışkan bir orta anadolu çocuğu. o üç kez dükkan, ben iki kez ev ve semt değiştirdim. bırakmadım. ona gitmeye devam ettim. işin aslı mekanım değişince berberim de değişirdi hep. altan bunun tek istisnası oldu. hepimiz gibi onun da sıkıntıları, başetmekte zorlandıkları oldu. ama umudunu, yüzündeki tebessümünü eksik etmedi hiç. ondaki iş disiplinini, çalışma azmini ve hayata sarılma biçimini görünce barış manço’nun ahmet bey’i gelir aklıma hep. meslekdaşları 10’da 11’de dükkan açarken o müşteri olsun ya da olmasın, hafta içi yahut hafta sonu demeden “ya nasip” diyerek hep 07:00’de açar dükkanı. işte bu sabah yine erkenden altan’a gittim. bayram tıraşı bahaneydi. muhabbet şahaneydi. her zamanki gibi güleryüzlüydü. samimiydi. eline mahirdi. ve her tıraşta olduğu gibi yine önce beşiktaş’ı sonra memleketi kurtardık. aslında kurtardığımız kendimizdi! keşke herkesin bir altan’ı olsa.
..
iki haziran:
nilüfer’in bir şarkısı var hani; haziran vakti. “bitmezki bu dünyanın derdi
biz kavuşalım bir hele” dediği.
şimdi işte; güneşsiz, ağır rutubetli pazar sabahı bir tutam rüzgarın yolunu gözlediğim gibi bekliyorum. biliyorum imkansız, vladamir ve estragon’un bekleyişleri gibi biraz. ama yine de; çıkıp gelsen diyorum ya bir haziran vakti.
.
bu sabah martıların derdi ne bilmiyorum. yarım saattir nara atarak dolaşıyorlar binanın etrafında. kim bilir belki de havada tomurcuklanan nem onlara da dayanılmaz kılıyordur hayatı? yeşilin her geçen gün azalıp grinin galebe çaldığı bu öksüz şehirde kıt kaynaklarla sınırsız ihtiyaçlarını gideremedikleri için böyle belki de. bilemiyorum müjgan. bilemiyorum, söyledim ben zaten hiç bir şey bilmiyorum. gözlerinden başka!
.
egm mesaj atmış sabaha karşı. emniyet kemeri hayat kurtarır mealinde. takside, kısa mesafede bile takıyorum. hem yol’suzum hem istanbul kalabalığından kaçıp bodrum’un kalabalığına sığışmak bana göre değil dedim. aynen böyle yazdım. on saniye sonra gülen surat ifadesi düştü ekranıma. sonra uyandım, balkona çıktım. biraz rüzgar esse, biraz yağmur yağsa rahatlayacak ama. esmiyor. yağmıyor. haziran vakti aniden çıkıp gelsen oysa.. ne güzel olur. ne güzel..
..

üç haziran:
metronun serinleten karanlığına inen üç kişiyiz yürüyen merdivenlerde. en önde kırklı yaşlarda, kır saçlı, mavi gömlekli, hafif kamburca bir adam. sağ eli merdivenin tutamağında ama aklı sanki kilometrelerce uzakta. kır saçlının hemen ardında, ortamızda, siyahlar giymiş genç bir kadın. kısa kumral saçları, beyaz kulaklıkları, kırmızı çantasıyla, dimdik durmuş, kendini otomasyonun insiyatifine bırakmış, merdivenin götürdüğü yere gidiyor. 
biraz sonra, üçümüz de sarı çizginin gerisinde, diğer insanlarla birlikte sanki boşalan istanbul’un artıkları gibi duruyoruz. ama bizim dönüşümüz değil asıl dönmemek üzere gidişimiz muhteşem olacak der gibi bakıyoruz dünyaya. insanlara. metronun siyah beyaz saatine.  elbet bir gün diyoruz içimizden.
elbet bir gün.