28.04.2019

karışık

çocuk
üstüne bir şey alsaydın oğlum. bu bahar sıcağına aldanma çarpar adamı” diyor.
25, 30, 40 kaç yaşında olursa olsun evlatlar hala korunup kollanması gereken küçücük bir çocuk anne gözünde ve yüreğinde.
bi’şey olmaz” diyorum ama yaklaşık kırk dakika sonra omzumdan sağıma dönemediğimde rüzgara çarpıldığımı anlıyorum.
25,30,40 kaç yaşında olurlarsa olsunlar. evlatlar hala büyük sözü, anne sözü dinlemeyen birer çocuklar.
.
zaman
duvardaki yahut telefondaki takvime bakmadan anlayamıyorum hangi zamanda olduğumuzu. bir sürü sebebi olabilir. ama ve galiba en mühim nedeni; geleceğe dair bir beklenti ve ümidim olmaması. fena. çok fena..
.
kahve
yine de güzel şeyler yok değil hani. misal, balkona oturup, dünya uyanmamışken daha sabah kahvesi içmek. müzik eşliğinde iki satır bir şeyler karalayabilmek hala.. güzel. çok güzel..
.
pelür
heybeli ve burgazada dünkü gibi net gözükmüyorlar. belli belirsizler. sanki resim defterindeki o hışır hışır, pelür kağıdına benzer, ince bir zarın arkadındaymış gibi silikler. ama orada olduklarından emin olmak güzel. istediğin vakit bir vapura atlayıp gidebileceğini bilmek.
.
broadchurch 
görünüşte bir ada polisiyesi. ama bana kalsa sağlam, çok sağlam bir drama. ve eşssiz manzarasıyla bir pastoral sergi adeta.  hinterland'ı sevenler bunu da çok sevecek. eminim. ben kendim. bir haftada üç sezonu yedim bitirdim. öyle sevdim. bir de dedektif bay hardy'nin yardımcısına millaarr deyişine hasta oldum. evet.
.
bazen
hayat bazen; sallama çay gibidir. sevmezsin ama içmek zorunda kalırsın.
.
çay
normalde ve böyle güzel havalarda insan sevdikleriyle deniz kenarına iner ; "garson, 2 çay. biri açık" der. sonra sigarasından derin bir nefes çeker. ve mühim bir şey söyleyecekmiş uzun uzun, moda'dan bakırköy'e bakar. ama hiç bir şey söylemez. söyleyemez.
  .
leyla
biz çocukken güzeldik leyla. çocukluğumuz çünkü sıcaktı. naifti. sevecendi. tüm yoksulluğumuza ve yoksunluğumuza inat bizi biz yapan değerlerimiz vardı.  oyunlarımız sahiciydi. sevgilerimiz gerçekti. kavgalarımız mertçeydi. dostluklarımız ebediydi. beğenilerimiz samimiydi. biz eskiden diyorum sevgili leyla; çok güzeldik. 
.
istek
renkli bir kart at bana. mekke yahut kudüs şart değil. istanbul içi de olur.

27.04.2019

ayrılıkçeşmesi





yapacak daha iyi bir işim yoktu. sırf istasyonlar daha çabuk bitsin, zaman su gibi akıp gitsin diye yazıyorum şimdi. yazmaya başlamadan evvel biraz metronun televizyonundaki kadayıf böreğinin tarifini izledim. yapacağımdan değil hani. sırf vakit geçsin diye. zaten çok karmaşık geldi. böreği bıraktım. yedişerli koltuktan üç bloktaki yirmibir yolcuya baktım tek tek. çünkü daha iyi işim yoktu. hem salt vakit geçsin diye. onaltısı telefonuyla meşguldü. üçü uyukluyordu. biri boş boş tünelin karanlığına bakıyordu. kalan bir kişi de tuğla kalınlığında bir kitap okuyordu. insanlardan çabuk sıkıldım. halbuki eskiden böyle değildi. saçından başından, kırmızı pabuçlarından türlü hikayeler uydururdum. ama işte bugün tuhaf. sanki nisandan mayısa geçiş sıkıntısı. yahut bir nuri bilge ceylan draması. öyle nötr. öyle vurdumduymaz. müşkülpesent bir cumartesi. ne yapsam olmuyordu.
sonra biraz, boş bakan esmer abi gibi ben de tünelin karanlığında takılı kaldım. oradan da çabuk sıkıldım. kapının üstündeki istasyonları hem sağdan hem soldan iki kez okuyarak bir kez de ezberden saydım. ezberden sayarken iki istasyonda yanılmışım. tekrar saydım. bu kez hepsi doğruydu. baktım ineceğim istasyona daha çok var. kağıdı kalemi çıkardım. yazmaya başladım. 
hayat bazen karışık kurabiye tabağı gibi. biraz tatlı. biraz tuzlu.
bunu metroda yazmadım. köşe bir pastanenin sigara içilen bölümünde ama sigara içmeyerek, metroya yürüyenlere bakarak yazdım. çünkü yapacak daha iyi bir işim yoktu.
.

23.04.2019

23 nisan



dokuz masa dolusu insan unuttuğumuz bir şeyi hatırlamak ister gibi dalgın dalgın denize bakıyoruz. çaylar demini henüz almış. saat daha on bir olmamış. güneşin tam içindeyiz. belki de dertlerin ortasında. ama bunu çok mesele etmiyoruz. çünkü meşgulüz. kimimiz çocukluğunun sayfiye yerlerinde, kimimiz babasının yanında kartal’dan adalar’a gidiyor. kimi de sevdiğini ilk kez öptüğü ağacın altında. öyle savrulmuşuz. biliyorum kimse bugünde değil. yarında bile değil. sadece geçmişte. böyle bir güneş ve böyle açık bir deniz olunca çünkü bayın başka bir yere gitmek söz konusu değil. ben neşet baba etkisiyle mavi, masmavi bir pikabın peşindeyim. lakin bir türlü netleştiremiyorum hafızamda. gözlerim yanıyor. yüzüm acıyor. hani böyle tuzlu, çok tuzlu suya mesela akdeniz’e sokmuşlar sanki kafamı. öyle yanıyor genzim. mavi pikabı düşünüp bulamadıkça kafamı daha da derinlere sokuyorlar. ama mavi pikabin hayali çıkmıyor aklımdan. sağ yanı orta ve uzun dalga radyo. bir kutu. küçük bir james bond çanta gibi. sol yanı açılıyor bu çantanın. ve ortasında bir mekanizma. yuvarlak, rengarenk, ince plastik plaklar arasında bir neşet ertaş plağı görüyorum. turuncu. portakal turuncusu. kafamı sudan çıkarıyorum. etraftaki tüm masalar dolmuş. hep birlikte uzaklara, çok uzaklara, yolda kaybettiğimiz gençliğimize bazılarımız çocukluğuna bakıyor. saat daha on iki olmamış. dördüncü bardak çaylar henüz yudumlanmış. tabelaya kalsa baktığımız bostancı sahilmiş. ama ve aslında çocukluğumuzmuş..
..

21.04.2019

hazan


antikacıların karşısında, herkesin gölgede, kıyıda konuşlandığı kahve evinin en güneş alan yerine kuruldum kuzey ülkelerinin birinden yeni gelmiş iskandinav gibi. oturur oturmaz tepemde bitiveren lacivert bluzlu, kıvırcık saçlı ama çok güzel gözlü garsona “az şekerli” dedim. “şekerli?” diye tekrar etti. “hayır az şekerli” diyerek düzelttim. “hemen geliyor efendim” dedi ve hızlıca içeri geçti. onu beklerken sahaflardan az önce aldığım tomris uyar kitabını açtım. yaza yolculuk’tu adı. yazla baharla bir alıp veremediğim yoktu. sırf tomris uyar kitabı diye aldım. fakat bir kaç cümle okuduktan sonra yarısı içilmiş sigara gibi kenara bıraktım. canım çok fena sigara çekti. boşluğu telefonumla doldurdum. rastgele bir şarkı açtım. göksel’in nazan şarkısı çıktı. bu ikinci kez oluyordu. o an kararımı verdim. bugün hüzünlü şarkılar dinleyecektim. hazan mevsimi diye bir liste uydurdum hemen oracıkta. göksel, nazan öncel, sezen aksu ve emre aydın’dan ikişer şarkı koydum içine. sıradan dinlemeye başladım. hiç bir şey düşünmeden. bir şey ümit etmeden. öyle gelişigüzel, öyle doğaçlama. haydarpaşa’dan kalkıp ankara’ya yönelen trenin uğradığı istasyonlar kadar sessiz. onlar gibi boşlukta. şarkının biri bitip öteki başladı. bu arada insanlar gelip geçtiler önümden. işten önceki son tatil gününü olabildiğince keyifli geçirmek isteyen pazar insanları. çocuklu ve çocuksuz aileler. genç sevgilililer. orta yaşlı can dostları. yalnızlar. küskünler. gamsızlar. yüzü sirke satanlar. güzel gülen insanlar. yorgun ruhlar. bir sürü hayat formu. sonra ekmeğinin derdindeki sokak kedileri. ve üç adımda bir konuşlanmış seyyar satıcılar çalındı gözüme. çoğunluğu antikacı. gramafon eskisi, kasetler, köstekli saatler, gümüş şamdanlar, bakır küllükler var tezgahlarında. caminin köşesindeki beyaz sakallı amca ise tesbih satıyor sadece, bir james bond çantanın içinde. beyaz çizgili bir kağıda da oltu taşından diye not düşmüş. hemen az ilerisinde, duvarın dibinde nisan güneşinin keyfini süren kahverengi tüylü köpek var bir de. hepimiz buluşmak için bu pazarı beklemiş gibi. aslında binlerce pazar olduğu gibi, birbirimizden habersiz belki haftaya, belki iki üç hafta sonra aynı sokakta, aynı antikaların arasında pazarımızı iyi etme telaşında birbirimizden habersiz rastgeleceğiz yine. ben belki bu kez şekersiz içeceğim kahvemi. beyaz sakallının çantasında oltu taşı yazmayacak hatta tespih yerine yüzük satacak bu sefer. lacivert bluzlu garson saçlarını kısa kestirmiş olacak belki veyahutta kafe el değiştirmiş olacak. nemrut, kirli sakallı bir adam alacak siparişimi. kim bilir? 
.

8.04.2019

pejo


yaklaşık on yolcu. seksen, belki 70 model bir pejodayız. iş çıkışı, yokuş aşağı, frenleri patlamış da durmakta güçlük çeken ağır vasıta bir araç gibi gidebileceğimiz en yüksek hızda ilerliyoruz. dur durak bilmiyoruz. sanki bazılarımızın ağzı yüreğinde. benimkisi ama sevinçten. nereden geldiği belli olmayan rüzgarla çünkü orta üç yazında çağlayan’dan kâğıthane’ye iniyoruz. en arka ve en sağ koltukta, başım dışarıda. ağzım kulaklarımda. ağustos rüzgarıyla oynaşıyoruz. sol arka camda da birader. keyfimize diyecek yok. içeride kopan şamatadan bihaberiz. düğüne gidiyoruz ya da dönüyoruz. oralar biraz flu. biraz karanlık. biraz çalışmadığımız yerler. orta üçe giden ergenleriz en nihayetinde. ama ve lakin üç yahut dört dakikalık bu kısa özgürlük, kuş misali dansımız, kısaca rüzgârla sevişmemiz; hezârfen’in galata’dan üsküdar’a süzülmesi pahasındaydı bana sorarsanız bayım. hoş sormasanız da öyle. çünkü söylemiştim; orta üç kafasıyız. mevsim yaz. okul yok. sorumluluk yok. ders diye okuduğumuz rüzgârı açık hava laboratuvarında test ediyoruz adeta. şimdi işte; bu dokuzu tam, ikisi öğrenci olan on bir yolcuyla sanki pejo yerine lastik bir botla niagara’dan aşağı çağlıyoruz. rüzgar, efil efil. kafayı söylememe bilmem gerek var mı?
.
noa and mira awad - will you dance with me

6.04.2019

şahit


...
ondan sonra bu mithad’ın insanlardan alıp veremediği nedir? çocukluğu mu kötü geçmiştir yoksa öğretmeni yahut patronu mu ona kafayı takmıştır? hiçbiri değil sevgili kardeşlerim. hiçbiri. güneşi ve baharı gören her fani gibi ben de gözümü karartıp istanbul keşmekeşine attım kendimi. aylık saç traşımı, haftalık alışverişimi sabahın köründe hallettim ki kalabalığa çok karışmayayım. on iki olmadan da bir kahvecinin en iyi güneş alan masasına kuruldum. kahvemi aldım. müziği açtım. kitabımın altı çizilmeye muhtaç satırlarını karalamaya başladım ki; iki farklı ailenin ses tonunu ayarlamayı bilmeyen doğrusu etrafta sadece kendileri varmış gibi davranan anneleri ve babaları ve çocukları ve patavatsız gürültüleri ortama hakim oldu. bu durum bırak kitap okumayı, hiç bir şey yapmadan oturmayı bile mümkün kılmıyordu. armut çünkü dibine düşüyordu. ve ünlü düşünür hülya avşar bir kez daha haklı çıkıyor, küfretmek yürürlüğe giriyor, nihayet okumak cahilliği alıp eşekliği bâki kılıyordu. hele bir ‘beyefendi’ vardı ki; konuşması, hali, tavrı ülkenin en iyi kolej ve üniversitesini bitirmiş ama yerini ve yurdunu bulamamış savan fili gibiydi. zaten kıç kıça, dip dibe olan masaların ortasında bağır çağır konuşan bu abinin erol taş kahkahalarına, turgut özatay repliklerine oracıkta şahit yazdılar bizi. hemen yan masadaki sarı kazaklı abla da kahvesini sütlü içtiğini, yedi numaradaki mesture hanımın cimriliğini, yeni aldığı kazağını ve daha bir sürü kişiselini cami hoparlöründen ilan eder gibi telefonda konuşurken şımarık çocukları da ondan aşağı kalmıyordu. la havle çekmekle sıcak kahveyi her iki masaya eşit dağılacak şekilde savurmak arasında bir süre kararsız kaldım. ikisini de yapmadım. inzivaya çekilmeye karar verdim. tesbih çeker gibi emekliliği saydım yine. gününe ve saatine kadar. sonra yapmayı hayal ettiklerimi düşündüm bir yandan müziğin sesini açarken. güneşin bütün kemiklerimi eritip yumuşatması gibi içim de pelteleşti. bir sakinleşti sanırım. ben köy evimin bahçesine domates ve biber fidelerini diktikten sonra elma ağacının altında taze demlenmiş çayımı içerken hissedilir bir sessizlik peyda oldu birden. gözlerimi açtığımda güneşin alnında kavrulan bir ben kalmışım bir de gölgede stefan zweig okuyan siyah tişörtlü, kumral saçlı kadın. bir tuhaf oldum. sevinsem mi üzülsem mi bilemedim. gidip bir kahve daha aldım.
.
shivaree - goodnight moon

2.04.2019

afrika


mektuplar yazıyorsun. mektuplar yazıyorum. iki haftada üç ya da dört kez hem. sonuncusu dün gece. rüyaların bir yerde, bir şekilde mantıklı bir izahı olmalı. hem ellerim de eskisi gibi üşümüyor artık. buna da bir izahat gerek. yoksa bildiğin eskişehir ayazı benim hissettiğim. sonra sabahları sürünerek kalkıp uyurgezer olarak işe gitme meselesi var. dışarıdan bakıldığında bizatihi tembellik oysa. zorunluluk. vallahi mecburiyetten. bir de işi hiç sevmediğimden. yalan yok şimdi. okuduğum kitaplar değil. bir buçuk haftada üç sezonunu bitirdiğim diziler ve filmler hiç değil. tüm bunlara sebep. hayatın bize ters gelen olağan akışı desem inanmazsın biliyorum. halbuki bir şiire nasıl inanıyorsan öyle inanmıştın bana. geçmiş gün. miralay nazım’da dünyadan özerk, dertlerden bağımsız o aheste yürüyüşümüz geliyor aklıma. hani imkanım olsa ve geçmişten bir an seç deseler ilk ve son tren yolculuğumuza, hepi topu üç istasyonluk bahtiyarlığıma dönmek isterim. zira o zamanki mutluluğumu tarif edemem. ki zaten bu yüzden anlatmadım sana. bilmiyorsun. şair misali, ben şimdi büyük bir kentte seni üşümekteyim. ellerim hariç. afrika dahil.
.
kazka -cry