31.03.2019

fırtına


pazar günlerini sevmiyoruz çünkü. hiç bir sebep yokken anlamsızca çöreklenen hüznü. durduk yere kasvetlenen havayı. sınırsız kahvaltının çatal bıçak seslerini asla onaylamıyoruz. hayat diyoruz bazen çok acımasız. ama ve lakin biraz da mutluyuz. cıvık başkan adaylarının sms tacizlerinin son bulmuş olmasına seviniyoruz. hastalıklı hoparlör seslerini özlemeyeceğimize yeminler ediyoruz. üzerimizdeki kara bulutları güneşi perdelemek için iten kuzeyli rüzgarların da etkisiyle uzaklarda bir tutam büyükada görüyoruz. bir demet de mavi var şimdi kadrajımızda. iyot kokusunu hissediyoruz. sanki ankara’dan bir sevdiceğimiz gelmiş de yarın gidecekmiş gibi. hem mutluyuz hem üzgünüz. balkona çıkıp hüzünlü bir sigara yakıyoruz. uzaklara, geri gelmeyecek olanın hüznüyle dalgın dalgın bakıyoruz. sonra bir şey oluyor. sınavda bir saat aklına gelmeyen cevabı "kalemleri bırak" dendiği an hatırlamış öğrenci gibi sıkı sıkı sarılıyoruz kaleme ve miladı takvime. 6 nisana çok az kalmıştır. hazırlıklı olmak lazımdır. o vakit işte; bir kez daha umutlanıyoruz. o gün çünkü kırlangıç fırtınası var. bu sefer diyoruz kırlangıçları yakalayacağız. bu sefer kesin..
.
fiona joyce - this eden

26.03.2019

bozkır



başımı güneşten sakınıyorum bu kez. sadece omuzumdan aşağısı, çoğunlukla sol yanım güneşle haşır neşir. varoş kafenin radyosu son ses açık. etrafta üç dört masa dolu. hepsinde birer kişi. bir bezginlik. bir yorgunluk asılı duruyor sanki havada. savaştan yeni çıkmış halkın yıpranmışlığı. bozkırın hareketsizliği, tekdüzeliği hakim ortama. garson bile altı dakika sonra geldi. az şekerli kahve dedim. mır mır bişeyler geveledi durdu ağzında. en nihayetinde beş dakika sonra dediğini anladım. ama sebebini anlamadım. gitti. vaktim vardı. dert etmedim. hatta kımıldayasım yoktu. ‘hayatın ikinci yarısı çok zormuş. oysa ilk yarısında atabileceğim kadar gol atıp ikinci yarıya saklamalıydım’ gibi astarsız bir cümle geçti zihnimden. sıkıldım. sağ yanımı güneşe verdim. başımı sakındım yine. telefonuma yöneldim. bir şarkı açtım. bazı şeylerin sadece tesadüf olmadığına inancım arttı. göksel’di söyleyen. gidelim diyordu buralardan. gidelim. bu kadının sesindeki büyüyü yıllardır çözemedim. ama aralıksız 27 dakika on iki saniye aynı şarkısını dinledim. mesai başlamasaydı bir yirmi dakika daha dinlerdim. lakin işte; böyle böyle sıkışmış hissediyor insan. istediği vakit istediğini yapamamak diyorum niye bu kadar zor? cevabını bilmezmiş gibi. bu kez başımı sakınmadım. güneşin en dik geldiği açıya serildim sereserpe. biraz yaktı. ama değdi. çok değdi.
.
göksel-gidelim buralardan

24.03.2019

gibi



bir kere daha bulutlarlayım şimdi. o bulutlar ki; sonsuz bir mavilikteki ipe tek tek, özenle yerleştirilmiş tesbih taneleri gibi. oysa kış boyu benden başka kimse beklememiş gibi baharı. balkonlar zaten şimdi hep fransız. eski tip olanlar da kullanılmayan eşyalarla dolu yahut salona dahil edilmişler. güneşe ve bulutlara hasret bir kuşlar, bir de ben kalmış gibi. bir kere daha göğe bakma durağındayım. doksan beş baharında 28t bekler gibi. cağaloğlu yokuşunu tırmanıyoruz üç arkadaş. nuruosmaniye kapısından kapalı çarşının serinliğine giriyoruz. esnaf beşiktaş’ın şampiyonluğunu erken kutluyor bu sene. dört bir yanda dev beşiktaş bayrakları. bazı turistler lokum tadıyor. bazıları istanbul hatıralarına poloraid flaş patlatıyor. çarşının sahafların olduğu kapısından çıkıyoruz her zamanki gibi. tadını başka hiç bir yerdeki kebapçıda bulamadığımız, hemen köşedeki dönercide karnımızı doyuruyoruz bir güzel. son lokmamızı, ayranımızın son fırtına denk getiriyoruz yine maharetle. fiko kaybettiği kantitatif iktisat kitabının ikinci elini soruyor esnafa. ellerinde yokmuş ama haftaya gelirmiş. çınarın altında birer çay içip sınav notlarımızı gözden geçiriyoruz son kez. ıssız, elleri esmer kıvırcık saçlarının arasında endişeli.
 “bu sene de veremezsem bu dersi peder beni tefe koyar olm” diyor. 
dert etme hallederiz be olm” diyoruz gelişigüzel bir teselli cümlesiyle. lakin nasıl halledeceğimizi ne fiko, ne de ben biliyoruz. güvercinlerin arasından geçip kimliklerimizi göstererek ana kapıdan içeri giriyoruz. türlü nebatat kokusu arasından ağaçlı yoldan fakülteye yürüyoruz. sınava daha iki saat var. fiko boş derslerde king oynadığımız yeşilliğe önce elindeki kitabı peşinden de bir kaleci gibi kendini atıyor. ıssız’ın keyfi geliyor birden. o da fiko’nun üzerine atlıyor. kırkpınar çayırındaki pehlivanlar gibi güreşiyorlar şimdi. ben tuğla kalınlığındaki muhasebe kitabını başımın altına yastık yapıp bulutlara bakarak ezberimdeki tek turgut uyar şiirini mırıldanıyorum..
.
ikimiz birden sevinebiliriz
göğe bakalım
şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
şu aranıp duran korkak ellerimi tut
bu evleri atla bu evleri de bunları da
göğe bakalım...

23.03.2019

9 kat



eski düz yazılarımı kırpıp da şiir yaptım
beğenmediler beğenmedin beğenmedim
şimdi yine yeni bir direniş
benim düzyazı sevdam, senin şiir yazdırma ısrarların
uyumsuz gözüken bu şekilsizliğimiz oysa
bir üçgenin iç açılarının toplamından daha mesuttuk
arka balkona atılıp unutulmuş eşyalar gibi verdiğimiz sözler
giriş gelişme sonuçlu bir aşkımız olacaktı
izel dinleyecektik
arabayı adalar’ın karşısına çektiğimiz yağmurlu bir akşamüstü
daha fındıklı 9 kat gofrete bayıldığımı öğrenemeden sen orada ben burada
zaman mıydı bizi sıraya dizen yoksa kader miydi alın çatımızı çizen?
halbuki sorunumuz edebiyat değildi
bilakis
biraz matematik, biraz fen bilgimiz 
yetmiyor şimdi özlemlerimin pi sayısı hayallerimin tepkimesi
edebiyat karın doyurmuyor sevgilim
hem sanıyormusun ki o gün sana sadece bir ayfer tunç kitabı verdim
o kitap bendim
altı çizili her cümlesi damarlarımdaki hayati sıvı, köşesinden kıvırdığım her sayfa nefes alışverişlerim
evet doğru, bir kadın yazmıştı
ama bana bir sor 
bana bir sor
ben nasıl okudum satır satır, kana kana nasıl?
şimdi işte endülüs’te bir umut
arnavut kaldırımlı dar sokaklarda
bulursam seni bir portakal çiçeği kokusunda
söz



18.03.2019

gölge



bazı şeyleri hiç anlamadım. anlamayacağım. misal böylesine nefis bir bahar güneşi ömrü boyunca kaç kez nasip olur ki insanoğluna ve insanlar hiç yakmayan bu sıcaklıktan sakınıp niye gölgelere hücum ederler? oysa daha haziran değil, ağustos hiç değil. onlara söylemedim ama içimden kınadım bu gölgeseverleri. bir az şekerli kahve söyledim sonra garsona.

17.03.2019

keçi



inatçı keçi adlı mekanda tarihimde beni, daha doğrusu bizi en çok ekmiş, randevu sakarı arkadaşımı bekliyorum. onun adalet dağıtan bir hakim olması, bizim her seferinde inatla onu bekleyişimiz ayrı bir ironi ve bahis konusu.
.
91 baharından beri tanıyorum onu. 28 yıl. dile kolay. murathan mungan’la ataol behramoğlu’nun şiirlerini birbirine karıştırarak ve kendi üslubuyla okuması, beş kişilik grubumuzun en neşeli üyesi olması, cebindeki son kuruşu yine ihtiyacı olan diğerleri için harcayan cömertliği ve kimsenin bir bok anlamadığı iktisat dersinin hem makrosunu hem de mikrosunu çok iyi bilmesi bu kusurunun kefareti oldu hep! ne verdiğimiz cezalar, ne de uyarılar bu makus alışkanlığından vazgeçirmedi onu. biz de öyle kabul ettik onu. kendince marjinal bir adamdı. saat kullanmayı sevmezdi. grupta asla oy birliğiyle karar alamazdık. doğuştan muhalifti. bir özelliği de kimseyle küsmeyi bilmezdi. yıllar içinde bu beşli çil yavrusu gibi dağıldık. her birimiz bir köşeye savrulduk. kimi yurtdışına, kimi yurdun değişik bölgelerine. sorarsan müsebbibi hayattı. zaten ne vakit açıklayamayacağımız bir durum olsa çamur atacak bir 'hayat' her zaman elimizin altında değil miydi?
hepimizi bir araya toplayan o oldu yine. görevi nedeniyle bulunduğu şehirden dün gelmiş. “buluşalım” dedi. “elbette” dedim. “ama sen saati söyle ben bir saat sonrasına geleyim” diye de ilave ettim. güldü. "yarın tam yarımda" dedi. "tamam" dedim.
.
saat şimdi 12:44. ben hala bekliyorum. beklerken de boş durmuyorum. kâh bu satırları yazıyorum. kâh pazar insanlarının telaşlı hallerini izliyorum. yazarın dediği gibi; "neşeli başlasın ve öyle devam etsin diye gayret ettikleri*", iş gününden önceki bir günü mutlu geçirmek için çırpınmalarını izliyorum bir köşede. her telden, her cenâhtan onlarca insan geçiyor önümden. kimi yeşili bekleyip düzen ve tertibe önem veriyor. kimi beklemeden kırmızıda geçiyor, kuralsızlığı seçiyor. bazıları geçen seçim otobüse sövüyor, bazısı alkış tutuyor. sevgilisinin elini sıkı tutan da var. tabakhaneye yetişir gibi çekiştiren de. ama bu kadar kaosun, karmaşanın en güzel şeyi çocuklardı. güneşle birlikte beni gülümseten muhteşem varlıklar.
neden sonra insanları da bırakıp elimdeki kitabı karıştırırken iki üç fotoğraf düştü arasından. biri çocukluğum geçtiği mahallede babamın fiko'nun babasıyla olan, diğeri de emekli olduğunda kucağında bir vazo çiçekle çekilmiş fotoğrafları. ne vakit ve niye koymuşum oraya. unutmuşum. kendimi de randevuyu da. kendime geldiğimde sol yanımda garson menü uzatırken sağ yanımda hakim "yine geç kaldım değil mi?" diyordu sırıtarak. "önemli değil" dedim. hasretle sarıldım.
.
* ayfer tunç - taş-kağıt-makas
.
vitaa - sans regrets

16.03.2019

yalancı


bugün bahar yalancı. güneş de öyle. kendini arada bir gösteriyor ama pir göstermiyor. sokaktaki soğuk ise ısırıyor. geçmiş kıştan izler taşıyor. ahval ve şerait böyleyken güneşe bilerek aldanıyorum. kadıköy’e iniyorum. kadıköy bildiğimiz gibi. uykusundan yeni uyanmış bir güzel gibi karşılıyor beni. tatil sabahının sakinliği ve mahmurluğu üzerine sinmiş. ama yine de yüzünü yıkamadan kahvaltıya oturmuş ergenin telaşlı halleri de yok değil. ekmeğinin peşindeki esnafın ve martıların sesi dışında baskın bir ses yok şimdilik. yeni yeni çıkıyor insanlar sokaklara. öğleden sonra artacak kalabalık ve hareketliliğin ön sevişmesi gibi. sabırsız olanlar yeşili beklemeden ışıktan geçiyorlar. haldun taner’in önünde karaköy vapuruna yetişmek için koşuyor bir kaç kişi. saray muhallebicisi’nin çaprazında toplanmış bir grup gelecek diğer arkadaş veya arkadaşlarını bekliyor. yapı kredi’nin önünden mühürdar caddesi’ne yol alıyorum. acelem yok. türk kahvecilerinden burnuma çalınan hoş koku kahveye değil de sigaraya meylettiriyor beni daha çok. oysa kaç ay oldu sürmedim ağzıma. sürmeye de niyetim yok. kilisenin karşısındaki bankamatikte babası para çeken sarı kafalı bir turist çocuğunun haşarılığına gülümsüyorum. karşıdan gelen uzunca boylu, kırmızı montlu mavi jeanli güzel kadın üzerine alınır gibi oluyor. başını çeviriyor hemen. oysa ingiliz sarayından çıkmış asilzadelere has dik duruşu, mağrur yürüyüşü ve biçimli yüzüne oracıkta aşık olabilirdim. ağzındaki sakız olmasaydı şayet. bir de hemen yanımda yürüyen başka bir kadın; “duydun mu zehra? saniye salkımsaçak hamileymiş. oğlu olacakmış” diye telefonun öteki ucuna yetiştirdiği sabah dedikodusuyla dikkatimi dağıtmamış olsaydı bir şansımız daha olabilirdi kırmızılı kadınla. olmadı. arkamı döndüğümde kırmızılı kadın yoktu. rüya mı görmüştüm. hayır. bahar bugün yalancıydı. buna inandım.
.
piraye cafe, on altı mart 2019
.
.

15.03.2019

bahane


bu fotoğrafı dün öğleden sonra çektim. çok sevdim. bana bir sürü şeyler anlattı. sevindirdi. hüzünlendirdi. bu fotoğraf diyorum; çok verimli geçmeyen günün tek müspet duygusu oldu. kafamda bir dolu şey vardı oysa tarihi yarımadaya geçerken. karaköy’deki işimi erken bitirip çıkınımdaki gezi planlarını bir bir gerçekleştirmekti amacım. vaktim vardı. hevesim de. ama olmadı. bir sürü şeyi bahane ettim. havanın soğukluğunu, ayağımdaki ağrıyı, insanı boğan huzursuz kalabalığı, keyifsizliğimi. en çok da sensizliği. ama seni özlemenin bahanesi olamazdı. çünkü yıllar geçiyor, insanlar doğuyor, insanlar ölüyor, liderler değişiyor, buzullar eriyor, bayramlar kutlanıyor, vapurlar kaçıyor, filmler izleniyor, şarkılar ezberleniyor ama sonuçta hayat devam ediyordu. dünya hiç durmuyor, daima dönüyordu. ben de işte onca olan bitene rağmen hep aynı yere dönüyordum. bazen serin bir rüzgarla, bazen soluk bir manzara ile. aynı şarkıya. aynı hüzne. aynı özleme. misal şu vapura beraber hiç binmedik biz. ama ve sanki binmiş gibi özlüyorum şimdi. ben diyorum; bu fotoğrafı çok sevdim. içinde sen varmışsın gibi.
.
ima - gracias a la vida

10.03.2019

an


elimdeki kitabın gitmek temalı hikayesini okurken, iki bin on yılının en çok dinlediğim nazan öncel şarkısı çalmaya başladı, tebessüm etmekle üzülmek arası bir çıkmaza girdiğim an bulutların arasından homurdanan uçağın sesini duydum, başımı yukarı kaldırır kaldırmaz adalara, ahenkle kanat çırpan beyaz mucizelere tanık oldum, kendimi bıraktım, yüzyıldır gülümsememişçesine mutlulukla tebessüm ettim, çayımdan bir yudum aldım, şarkıyı başa sardım, şarkıyla birlikte neredeyse tüm geçmişimi bir film şeridine hapsettim, kuş uçumu beş km uzakta bir parçası görünen ve denize ayağını uzatmış adada yaşama ihtimalimi düşündüm, ‘olmaz’ dedim içimden, sebebini yine kendime izah ettim usulca, ‘bu kadar yakın olmamalı şehire’ dedim, içimdeki diğer ses bunu makûl karşıladı, ilk kez haklı buldu beni, ben yine tebessüm ettim, yüzümü güneşe çevirdim, kafamdaki kocaman beyaz kulaklığı çıkardım, gözlerimi kapadım, dünyanın alışık olduğum tüm seslerini geride bıraktım, benliğimi de hemen yanı başımdaki portatif masaya teslim edip bilinmezliğe doğru bir yolculuğa çıktım..
.
nazan öncel - bu havada gidilmez
.

7.03.2019

uzak


marttan nisana, oradan da ömrün sonuna hızla yol alan bir tramvayın içindeyiz sanki. insanlar, arabalar, ağaçlar, kuşlar, köpekler, ışıklı reklam tabelaları, anılar ışık hızında geçiyor önümden. ama çalışmanın bu kadar zül geldiği başka bir takvim anımsamıyorum. üç dört gündür santa’nın, jose’nin kulaklarını çınlattım. içimden çalışmak gelmedi hiç. eve gidip güneşli pazartesiler’i bir kez daha izlemek istedim. hatta iki üç kez. bıkana kadar. lakin patrona söyleyecek makul bir yalanım yoktu. öğleni zor ettim. güneşe çıktım. varoş kafeye. çay söyledim. garson her zamanki gibi kahve niye değil dercesine baktı. ocaktaki kadın tepsiyi düşürdü. gürültüye irkilen herkes ocaktan yana döndü. garson dahil. ben hariç. çayımdan bir yudum aldım. yüzümü güneşe, aklımı geçmişe çevirdim. tam beş yıl önceki bugüne gittim. o günkü hatalarımı şöyle bir çek ettim. sanırım şimdi olsa yine aynı yanlışları yapardım. insan çünkü hata yaparak büyüyor. ama asla uslanmıyor, oysa ve bana kalsa bir saniye bile durmam. çeker giderim buradan. babadan kalma bir avuç toprağa. memlekete. göle karşı bir ağaç ev kurarım. hatta iki katlı. aşağısı kafe olurdu. içinde gelişigüzel konmuş, hepsi farklı renkte 4 masa. fazla değil. ama onlarca kitap, müzik cdsi ve sadece iki film dvdsi. bir gün güneşli pazartesileri, ertesi gün smoke filmi olurdu ekranda. film olmadığı zaman ağırlıkla vaya con dios ve tom waits şarkıları çalardı. iki masa da dışarıda olurdu. güneşli günler için. akşama kadar kasabanın yaşlılarıyla, dışardan gelen turistlerin hikayelerini dinlerdim. hikayesi olandan çay kahve parası almazdım. olmayandan da almazdım. sonuçta maksat para değil hoş bir sada kazanmak. hem siz kafe dediğime bakmayın! öyle sabahtan gece yarılarına kadar açık olmazdı. akşam güneş batmak üzereyken kapatıp göl kenarına giderdim. batana kadar güneşi izler, battıktan sonra da gölün etrafında yürürüm. bir gün diyorum. bir gün basıp gideceğim buralardan..
.

6.03.2019

keşke



sen seviyorsun diye aldım. yoksa biliyorsun kokusundan hiç haz etmem’ dediği balığı pişiriyor mutfakta. bense salonda haberleri izlerken birden aklıma düşen çok eski bir fotoğraf için eski albümlere yöneldim. hayatımızda bir çok şey değişti. ama albümlerin yeri hiç değişmedi. bir de işte o yataklı kanepenin. ölmeden bir hafta kadar önce, televizyonun tam karşısına taşıtmıştı rahmetli. albümü o kanepenin altında elimle koymuş gibi buldum. biraz dağınık. hatta bazı yaprakları kopmuş. düzeltmeye vaktim yok. doğrusu gücüm ve cesaretim yok. sanki çok fazla kurcalarsam bazı anılar yok olup gidecekmiş gibi geliyor. sakin sakin, bir serçeyi sever gibi bakıyorum geride kalan yıllara. aradığımı bulamadım. fakat daha önce hiç görmediğim bir çift fotoğraf buldum. oysa ve neredeyse her geldiğimde en az bir kez bakarım bu eski fotoğraflara. kaybettiğim bir şeyi arar gibi. dalgın dalgın. dakikalarca. ama işte bu iki fotoğraf? sanki dün konmuş gibi. en azından kış boyu görmedim. bordo bir vesikalık kılıfına sağlı sollu, özenle yerleştirilmişler. siyah beyazlar. ve çok genç. şimdiki yaşımdan da gençler. yan yanalar. annem bilinçli mi yaptı bunu bilmiyorum ama sol yanına koymuş babamı. fotoğraflarda gülme emaresi yok. ama mutsuz değiller. bilakis umutlu görünüyorlar. gözlerindeki ışıktan anlıyorum bunu. hiç yaşlanmamışlar, hiç ayrılmamışlar gibi. siyah-beyaz, kocaman bir tarih. ama artık yarısı yok. sonsuz bir özlem var.. albümü toparlayıp usulca yerine koymuştum ki içeri girdi. “balık hazır” dedi ve ilave etti. “keşke” dedi, sustu. devamını getirmedi. ama biliyordum dilinin ucunda sakladığını. babam da çok severdi balığı.



4.03.2019

mektup-2


burada insanlar güneşin kıymetini bilmiyor sevgilim. sanki dört ay boyunca güneş arayıp asık suratla dolaşanlar onlar değilmiş gibi güneş tüm sıcaklığı ve sevecenliğiyle insanlığı sarmalayınca onlar gölgeye kaçtılar. birer ikişer sandalyeleri sürüklediler. don kişot misali bir ben kaldım güneşe karşı. üstelik şarjım da bitmek üzere. daha kaç kelime yazarım bilemiyorum. oysa bana şimdi güneşin kıymetini bilen biri lazım. bana diyorum sen lazımsın. yoksa güneş bahane.
.
zayn - satisfaction

3.03.2019

mağribi


şimdi. üç mart pazar günü, ünlü bir kahvecinin terasında mal bulmuş mağribi gibiyim. çünkü bayım ve çok sevgili hanımefendi güneş bugün çok cömert. söylemiştim güneş benim yaşam yakıtım. güneş olmayınca kırılıyor kolum kanadım. 3-0 öndeyken ezeli rakibine maç veren beşiktaş gibi oluyorum. kahroluyorum. vehmediyorum. küsüyorum. ama işte böyle bir güneşi görünce tüm yaylarım gevşiyor, tarih sözlüsünden 100 almış öğrenci gibi sırıtıyorum dünyaya. ne bileyim, sanki vaya con dios şarkılarıyla duş almış gibi seviniyorum.
son tahlilde bayım ve çok kıymetli hanımefendi; kahve bahane, güneş şahane.
.
vaya con dios - pauvre diable

2.03.2019

kuşlar


mühürdar caddesinin başında, kilisenin hemen önünde bir grup fotoğraf sevdalısı toplanmış. hayatın en renkli anlarını çekmek için plan yapıyorlar. kimi esniyor, kimi tembel bir kedinin fotoğrafıyla alıştırma yapıyor. tam karşılarındaki pastanenin önünde, soğukta kumral bir kadın çayının buğusunda, stefan zweig kitabında kaybolmuş. çaprazlarındaki eşfâk bey kahvecisinde ise iki eski dost koyu bir sohbete tutuşmuşlar. az yukarıdaki çarşıda balıkçılar en taze balığın kendilerinde olduğunu haykırıyorlar. balıkçıların hemen üstünde daireler çizen martılar bir parça da bize düşer mi umuduyla uçuşuyorlar. metrodan çıkanlarla, beşiktaş vapurundan inenler birbirine karışıyor. çünkü dünya bir an olsun durmuyor. hayat olağanca hızıyla akıyor. 
.
fazla sürmüyor. başımı döndüren bu girdabın içine düşüyorum. ücra bir köşedeki kafeden bir yudum çaya karşılık üç beş adet gemi fotoğrafı çekiyorum. beğenmediğim bir  iki tanesini siliyorum. garson serpme kahvaltı sipariş vermem konusunda ısrarcı ama ben değilim. on saniyede bir mızmızlanıp viyaklayan sevimsiz çocukla, bağıra bağıra sıradan ve basit anılarını anlatan kadın yüzünden mekanı erken terkediyorum. 
.
dışarıda algı yağmuru dinmiyor. bakıyorum; bizi boğaz turuna çıkarmak isteyen motorcuyla, fırından yeni çıkmış sıcak simiti satan simitçinin derdi aynı ve halis. telefonuma her gün mesaj atan farklı cenah siyasilerin derdi de aynı ama kirli. 
.
nefes alamayacak gibi oluyorum. kafamı yukarıya kaldırıyorum. gökyüzünün haşarı çocukları. bembeyaz. çığlık çığlığa.