31.01.2019

poz


  
nişantaşı’ndan, etiler’den evvel nasıl dutluklar vardıysa instagramdan önce de flickr, fotokritik vardı. bir nesil, ara güler olma hevesimizi buralarda bileyledik hep. ama ve hepsinden önce çekirdek aile fotoğrafçısıydık 24 pozluk makinalarda. şimdiki gibi börtü böcek çekmek moda olmadığı, boğaz köprüsünü de senede bir kez memlekete giderken gördüğümüz için salt portre çalışırdık. babamı mesela sigara içerken ya da pikaplı radyoya kulağını dayayıp maç dinlerken, annemi mutfakta yemek, salonda ütü yaparken, biraderi de bruce lee tekmeleri atarken resmederdim. yine de bitirmezdim hemen 24 pozu. bir sıfır beş kalemin ucu nasıl kıymetliyse pozun bir tanesi de öyle değerli, öyle mühimdi. sakınan göze çöp batardı ama. pozlardan bir kaçı mutlaka yanardı. ve ne hikmetse en iyi çektiğine ya da çıktığına inandığın poz yanardı her seferinde. kimseyi inandıramazdım buna. şimdi hamd olsun dijital makinalar, akıllı telefonlar var. beğenmediğini anında yok ediyorsun. beğendiğini ise filtrelerle, programlarla konuya komşuya hatta elaleme beğendiriyorsun. 'layklatıyorsun' falan. ama işte hiçbirinde o eski tat yok. fotoğrafların basılmasını beklemenin verdiği haz, fotoğrafa dokunmanın, tek tek albümlere yerleştirmenin, bazılarını edebiyat kitabının arasında taşımanın verdiği o garip mutluluk diyorum. artık yok...
.
ed sheeran - photograph   

29.01.2019

nazar



uzunca sayılabilecek bir yolda kısa adımlarla yürüyor. ne çok yavaş, ne de çok hızlı. olması gerektiği gibi, olduğu gibi. hayatı bir kez yaşamış da ikinci şans verilmiş gibi. öyle ağır, öyle sindire sindire adımlıyor sokağı. sanki bir monet tablosuna bakar gibiyim. telaşsız, dingin, huzur veren bir havası var. dizlerine kadar inen siyah kadife paltosu ve sol omzunda taşıyıp eliyle sıkı sıkıya tuttuğu siyah bir de çantası. sağ elinde de bir market poşeti. para vermiş midir acaba, yoksa evden mi getirmiştir? bilemiyorum. bildiğim etrafına sakinlik veren havası hiç değişmiyor. dik ve asil yürüyüşü de. hayır bunu kibrinden yaptığını düşünmüyorum. sağlıklı yaşayıp düzenli spor yaptığı için böyle olmalı. bir de işte ikinci şans. herkese verilmiyor! kim bilir kaç zamandır yürüyor da bu yolda ben ilk kez görüyorum. fakat o, hemen başının üstünde v biçiminde, sanat eseri gibi uçan kuşları görmüyor. oysa sadece yola bakmayıp başını gökyüzüne kaldırsa canım kuşları görecek. yahut sola çevirip az yukarı baksa beni görecek!
.
cem karaca - resimdeki gözyaşları

28.01.2019

seçim



mütemadiyen konuşuyorlar. hiç susmuyorlar. kafam arı kovanında sanki. yahut kaptan şoförümüz rusya devlet radyosunu açık unutmuş gibi. öyle karmaşık, öyle anlaşılmaz bir dalga boyundayız. birbirinden bağımsız sesler korosu. ritimsiz. renksiz. kokusuz. bazı sesler anlaşılır. “yemeğin var mı evde?”,  “o tayfayı tanıyorum zaten.”, “beş dakika sonra okuldayım.”," bizim ev kalabalık abi ya.” “inecek mi var? son soran kaptan şofördü. yok demek istedim. vazgeçtim. kimse de bir şey demedi. kaptan bir daha sordu. 
inecek var mı?”
müsait bir yerde” dedi bej montlu bir kadın. kapı açıldı. indi. ayaklarımı hissettim. soğuk. tepkisiz. ellerim ama sıcak eskiye nazaran. hayır üşümüyorum. kaptan ahmet kaya çalıyor çünkü. 
..
şimdi kırmızı ışıkta ve okul durağında kapımız açık bekliyoruz. sanki dolmuşun hareketine duyarlıymış gibi birden sustu içerideki geveze kalabalık.erenköy’e metroya bostancı’ya bu araba” diyor pala bıyıklı, ecevit şapkalı kâhya. açık kapıdan içeri süzülen ayaza karşı koyamıyoruz. ses de etmiyoruz. hipnoz olmuşçasına kâhya ile kaptanın seçim muhabbetini dinliyoruz sadece.
 "
ıssız kamilkazanacak mı?" diye soruyor kır saçlı şoför. "şansı çok" diyor beriki. ama kaptana kalırsa belli olmazmış bu işler. kâhya iddialı. “yok yok bu sefer kesin kazanacak" diyor sağ eliyle kirli sakallarını avuçlarken. kaptan şoförümüz bu kez yan camına gelen kâhyaya bahşişini verip vitesi ikiye takarken “inşallah kazanır” diye seslendi. “inşallah, bakalım” dedi kâhya sağ eli havada. yeşili beklemedik. sarı ışık yanarken hareket ettik. içerideki yorgun kalabalık yeniden homurdanmaya, uğultu şeklinde konuşmaya başladı. penceremi buz gibi başıma dayadım!

26.01.2019

çöps



bir yemek mekanın önündeyim. ortamda çalan müzik o kadar gürültülü ve berbat ki kulağımdakini kırmızı, tehlikeli seviyeye çıkarıyorum. bir yandan önümdeki yemekten bir lokma alıyor, bir yandan etrafa bakıyorum. öyle gelişigüzel, öyle boşvermiş halde yapıyorum ki bu eylemleri. boşluğun farkındayım. ‘niye buradayım, buradayız?’ diyorum içimden. tam karşımda, ikbal lokantasında yan yana durmuş, müşteri bekleyen genç adamla, orta yaşlı kadının bomboş bakan gözlerinde de okuyorum aynı soruyu. niye buradayız? keza hemen önümde sultanahmet köftecisi ile lahmacuncu arasında kararsızca gidip gelen -muhtemel mağaza çalışanı- kumral ve sarışın iki kadının adımlarında görüyorum bu soruyu. ne yapıyoruz biz? az önce, aşağıda, remzi kitabevinde okuduğum ercan kesal’ın kapak yazısı geliyor aklıma. “bu kitapta anlatılan kişi ve olayların hepsi kurmacadır. tıpkı hayatımız gibi.
öyle mi gerçekten?
dün gece uyumadan önce de geldi bu manasızlık. nötrleşme hali. önce beşiktaş’ın puan kaybetmesine yordum. ama değildi. artık kendimi bile kandıramaz oldum. uzunca bir süredir, yazarak, okuyarak ve film izleyerek tutunuyordum. fakat en son bir kitabı iştahla okuyarak ne zaman bitirdiğimi hatırlamıyorum şimdi. yine aynı şekilde bir filmi? başladığım bir kitap veya film, beşinci sayfasında ya da dakikasında kapanıyor. o da zorlayarak. 
şimdi ve yine, insanlara bakıyorum. lahmacun yerken selfie çekmelerine gıpta ediyorum. yahut daha masaya oturmadan, yoldayken iştahla ve arzuyla tabaktaki patatesleri yemelerine. her şey normalmiş gibi çılgınca ve umarsızca alışveriş etmelerini de hayranlıkla izliyorum. siyahı olan çanta ya da kazaklarının bordosunu, yeşilini ve krem rengini büyük bir özveriyle aramalarını, tezgahtara soruşlarındaki heyecanı diyorum çok kıskanıyorum. su içer gibi kitap okuyup, film izleyenleri ve bununla yetinmeyip okuyup izlediklerini bir güzel yazan, yazabilen insanları da hem seviyor hem çok gıpta ediyorum onlara da. bıkmadan, usanmadan aynı istanbul’un, aynı vapurlarının ve aynı kuşlarınının fotoğrafını çeken insanlar; siz de benim kahramanlarımsınız. vapurlar ve kuşlar zaten ezeli ve ebedi dostum! ama işte alt kata kayıyor tekrar aklım. ercan kesal’ın kelimeleri. akşamki boşluk. dönmeyen bir dünya. akmayan zaman. bir anda çalmaya başlayan hotel california. sonra metroda siren sesleri. altıyol’dan kadıköy çarşı’ya akan insan seli. rodrigo’nun gitar konçertosu. hemen hepsi bir avm’nin yemek katında. müzik o kadar gürültülü ve karışık ki, ne yazacağını şaşırıyor insan! ne yiyeceğini de..
.
supertangox feat - eleanor rigby

24.01.2019

bir kış gecesi eğer...



şoför gaza yüklendikçe sol çaprazımda açık olan pencereden içeri dolan soğuk rüzgarı iliklerimde hissediyordum. ama neredeyse boş olan araçta kalkıp camı kapatmıyordum. üşengeçlik miydi? değildi. bulamadığım başka bir şeydi sebebi. rüzgarın serinliğini bedenimle birlikte ruhum da hissediyordu. üşüyordum. en çok ellerim yine. fakat hiç bir şey yapmıyordum. sonra tanıdık bir koku bindi dolmuşa. kadın kokusu. hayır al pacino’nun oynadığı değil. sanırım iki bin on iki'den bir parfüm. böylesi soğuk bir kıştı. belki de bahar sonuydu. iki bin on'da olabilir. bilemiyorum. bazı parlak, bazı soluk hisler. karışık. çok karışık. lakin ümit verici. aslında o zamanlar da şimdiki gibi kayıptım. fakat olric vardı. turgut da, selim ışık da. ben yoktum. bugünden farkım; daha çok okuyor. daha çok izliyor. ve daha çok yazıyordum. her şeyden çok. koku diyordum. kendime getirdi beni. sebepsiz bir sevinç hali. kalktım açık olan pencereyi kapattım. yeniden yerime oturdum. kısa, kumral saçlıydı. sol elinde tuttuğu kahverengi çantası vardı. siyah deri kabanı bir de. yüzü güleçti. lakin yorgundu. kokunun sahibini diyorum. kadıköy’e gidiyormuş. -şoföre sordu oradan biliyorum.- eskiden ben de çok giderdim kadıköy’e. şimdi yalnızca eve gidiyorum. her akşam, aynı yoldan. aynı karanlıkta. aynı soğukta. yemeğimi yiyip bir bölüm saga noren izledikten sonra yatıyorum. sabah erkenden işe gidiyorum. akşam tekrar eve dönüyorum. dönüşte mutlaka bir şeyler yazıyorum telefonumun notlar bölümüne. sıradan, basit, olağan insan ve yol halleri. bilemiyorum. belki günlük gibi, üç beş satırı geçmeyen bu hallerimi de toplamalıyım bir yerlere. hem kim bilir belki bir gün gerçekten çok sıkılırım ve oturup hepsini baştan sona okurum.
.
son çalan şarkı : izaline calister - gracias a la vida

20.01.2019

muhbir



karadeniz fm’de niye sıla şarkısı çalarlarki diye düşünürken alakasız bir fotoğraf karesi düştü zihnime. renkli. seksenlerden. dört kişiyiz fotoğrafta. babam. kardeşim. ben ve ahmet abi. haki renkli asker üniforması var ahmet abi’de. anne tarafından akrabamız. ama annem niye yok fotoğrafta bilmiyorum. metris’te askerdi. bazı hafta sonları evci olarak gelirdi bize. şimdi hatırladım. başka bir fotoğrafta annem de var. ahmet abi ama sivil. babamın montu yine mavi. bu fotoğrafta ise ben de gri bir pantolon. üstümde bordo beyaz bir eşofman. doğrusu bu ya; yırtıp, yok etmek istediğim fotograflardan. hayır üstümdekilerden dolayı değil. şapşal duruşumdan. uzun, sıska, anlamsızca sırıtan bir ergen. laurel miydi o komiklerden zayıf olanı. yoksa hardy mi? aynı o işte. haberli ya da habersiz zaten hiç bir fotoğrafta iyi çıkmam. bu ise en kötüsü. ama atamam. yırtamam. babam var çünkü. meşhur mavi montu. içinde siyah gömleği. sağ elinde sigarası. derin bakışları sonra. mağlup ama mağrur duruşu. atamam. kaybedemem. kardeşimin üzerinde de beşiktaş forması. onun duruşu benden daha şapşal. hatırlasa o da yok etmek ister bu pozsuzluğunu. ama işte içimizde bir tek ahmet abi. en gösterişli olanımız. hem mecazi hem gerçek anlamda. çocuğuz tabi o vakit. bilmiyoruz. sonra sonra öğreniyoruz. askerlikte adetmiş. fotoğraf çektirirken vücut geliştiricilerin hareketlerine benzer şekilde hafif yan dönüp sağ ya da sol pazudaki rütbeyi göstermek. memleketteki bekleyenlerine, eşe dosta hava atmak! 
şimdi düşünüyorum da benim pozum, hava atma biçimim de bu birbirinden devrik, iç anadolu ayazına tutulmuş, hüzünlü şarkılara ve çokça kasvete bulanmış cümlelerim mi acaba?
.
sıla - muhbir
.

19.01.2019

hüzünlü bir akşamüstü susmuşuz, durgunuz hepsi bu*



ilk taşı atabilecek bir günahsız var mıdır gerçekten içinde yuvarlandığımız bu yerkürede? yahut kendi düşen gerçekten ağlamıyor mu? ya da geçelim tüm bunları da galata kulesine çıkalım ve aşağıdaki meraklı kalabalığa avazımız çıktığı kadar soralım; bir insan için bugün şer gibi görünen yarın hayır oluyor mu sahiden? on saniyede ve üç kelimeyle yıktığınız hayallerini, örselediğiniz umutlarını hangi profesyonel gerçeklerle ve hangi iyimserlik bardağıyla anlatabilirsiniz? dört yanlışın bir doğruyu yok ettiği bu coğrafyada bir doğru neden her şeyi parçalamak, yok etmek zorunda?
maskelerimiz, bırakın başkalarını kendimizin dahi aşamadığı savunma hatlarımız, iki yüzlülüğümüz, bahane duvarlarımız, bencilliğimiz, haklı çıkmak için arayıp da çok rahat bulduğumuz doksan dokuz adet sebebe rağmen niye hala bok gibi hisseder ki insan?
çoğunluğun hayrı için bir insanı feda etmek nasıl bir duygudur bilir misin viktor? ben biliyorum. hiç iyi bir şey değil canım viktor. hiç iyi bir şey değil. dedim ya bok gibi hissediyorsun. göğsüne oturup kalkan fillerin, kursağında tıkanan elmaların, armutların haddi hesabı olmuyor. keza vicdanına diş geçirmek için sıraladığın haklı sebeplerin de bini bir para etmiyor.
işte tam da böyle zamanlarda saga noren olmak istiyorum. maskesiz, hesapsız, kitapsız birileri üzülecekmiş yahut alınacakmış, küsecekmiş ya da kızacakmış diye gerçeği gizlemeden, tüm çıplaklığı ortaya seren malmö polis teşkilatının acar dedektifi saga noren.** olaylara yalnızca siyah ya da beyaz olarak yaklaşan, defterinde griye yer olmayan saga kızımız. doğru bildiğinden şaşmayan, aldığı kararları asla sorgulamayan. düz, dümdüz. tali yollara sapmadan. hep ana yoldan giden ilkeli dedektif.
acaba zor olan, zaman zaman ve hatta çoğu zaman yaşamı dayanılmaz kılan hayatın bizatihi kendisi mi yoksa zarifoğlu çok mu haklı? 
bize ağır gelen yine kendimiz miyiz?
yolda, okulda, işte başkalarıyla birlikte taşıdığımız kendimiz. her şeyi böyle komplike, en ince ayrıntısına, üçüncü dördüncü etki alanına kadar düşünüyor oluşumuz, basit yaşamayı beceremeyişimiz?
şimdi neden birinci çoğul konuşuyorsam..
neyse ve son tahlilde saga noren olmadığıma, olamadığıma göre böyle durumlarda yapılacak iki şey vardı benim için. ya zil zurna sarhoş olacaktım ya şarkılara vuracaktım kendimi. sarhoş olmayı bilmediğimden bildiğim en iyi şeyi yaptım. hiç dışarı çıkmadım bugün. telefonumdaki bütün ahmet kaya şarkılarını -ki 33 adet şarkı- üç tur dinledim. ama içimdeki o berbat, o acımtırak ve kesif duygu hiç dinmedi. bir açıklaması vardır elbet. bir açıklaması.. ama ve yine de mithad der ki; ilk taşı en günahsız olanınız atsın.
.
ahmet kaya - hep sonradan
.
** bron/broen

4.01.2019

bu 10 liradan bi’bostancı mı alıyoruz?


üç öğrenci, bir tam kozyatağı diyen tuna huş sesli abi, şoförün motoruna benim de neredeyse sol baldırıma oturdu. sol avcuyla, sol koluma dostça dokunup “rahatsız olmadın di mi abi?” diye müşfik bir tonlamayla sordu. tatlı dil miydi yılanı deliğinden çıkaran? çıktım. “sorun yok baba” dedim! şoför güldü. trt’de spiker olacak hitabetteki abi güldü. ben güldüm. ama biraz üşüdüm. biraz da bozuldum doğrusu. bu kadar soğuğa, bu kadar yaygaraya ve tabi ki istanbul'a çarşaf teşbihini haklı çıkaracak bir kar beyazlığı yakışırdı. olmadı. yalan yok şimdi. yaşı kaç olursa olsun şöyle lapa lapa, vagonlar ve gemiler dolusu kar yağsın istiyor insan. olmayınca kuzey dizilerine sarılıyor. küçük balıkçı kasabalarındaki izlandalıları, danimarkalıları ve onların mütevazı dramlarını izliyor. pazartesinden cumaya işe gidiyor. eve dönüyor. cumartesi ne yapsam acaba diyene kadar ve şimdi zaten her yer ana baba günüdür düşünceleri arasında akşam oluyor. pazar günü de yarın yine lanet olası iş var düşüncesiyle (kate-leopold kuramı) zehirleniyor. nihayet pazartesiden cumaya kuzey dizileri. işe gidip eve dönmeler. hüzünlü sezen ezgileri. emre aydın şarkıları. sonu mutlulukla biten cümle kurma çabaları. hayattan ve beşiktaş’tan ümit kesmeler. 
 sonra işte bir umut. ailemizin sürmeli'si bay bünyamin. 'istanbul’a sağlam kar geliyor' der. sanki ankara’dan abim gelecek. öyle bir bayram havası. kaşkoller. eldivenler. havuçlar. kömürler. kar üstünde kısa paslaşmalar. bizim çocukluğumuz güzeldi be’viktor. hem çok güzeldi. yoksa diyorum bu özlem midir bizi bu kadar hüzünlendiren. latin harflerine böyle ağıtlar yaktıran. yoksa..? bilemiyorum viktor. bilemiyorum.
..
.
emre aydın - çocuğum belki 
.