6.11.2018

doktor civanım

gaye su, içilesi sesiyle ‘biliyorum’ diyor, vücudumdaki ısı seviyesi mahalle fırınıyla aynı sıcaklığa erişiyor, gözlerim retinaya kadar yanıyor ve ben kendimi ejderha gibi hissediyorum. bir de üstelik dolmuşta teker üstündeyim. hem de kapı ağzında. yorgunum. bir öğrenci, bir tam uzatacak halim de yok neşem de. başımı soğuk cama dayayıp müziğe odaklanmak istiyorum. ne var ki; şoförle karışık ortaya servis edilen her “bostancı köprüsünden geçer mi?” sualinde bir yanıyor, bir üşüyorum. öyle dengesizim. öyle tutarsızım. nerden baksan ahmakça. nerden baksan tutarsızlık.
.
oysa bu sabah işten doktora diyerek izin alıp çıktım. ama hangi doktora gideceğimi söylemedim. çünkü ve henüz ben de bilmiyorum. hayalimdekinin -yani senin- yerini bilmiyorum. özelinkine güvenmiyorum. devletinkini bekleyemiyorum. 
ve şimdi ben hiç yalan söylemedim desem yalan söylemiş olurum. bu kez doğruyu, yalnızca doğruyu söylüyorum doktor hanım. sizi ana haber bülteninde ilk gördüğüm günden beri aşığım. fakat ne siz bunun farkındasınız, ne de polis farkında! mecburen, hala kızına açıldım. ‘fakat müzeyyen bu derin bir tutku’ dedim. önce anlar gibi yaptı. başını öne arkaya bir iki kez salladı. bir süre gökyüzüne baktı ve nihayet yerçekimini bulmuş gibi ; “sen yoksa ilhami algör mü okuyorsun” diyerek hayallerimi beton zemine düşürdü küstah..
halbuki ve eminim biz seninle aynı dünyanın insanlarıyız. ve sorun ikimizde de değil. zaten sorun diye bir şey de yok aramızda. belki biraz fen bilgisi, biraz da matematik tek farkımız. yoksa yazımız ve yolumuz farklıydı sadece. sen tıp okudun, ben iktisat aynı üniversitenin farklı kampüslerinde. kim bilir belki bostancı dolmuş kuyruğunda sen en başta, ben en sonda ve ortada da bülent ortaçgil öylece beklemişizdir bir eylül sıcağında. belki yollarımız hiç kesişmemiş olabilir bunca zaman. ama bu kesişmeyeceği anlamına gelmez. onca yıl sonra sen orada, ben burada...
sonuçta “kader”e de, “sevmek zamanı”na da inanan insanlarız biz doktor..
hem ve belki ilk bakışta semptomlar grip gibi gözükebilir. nurofen ve aferin arasında bir tereddüt yaşayabilir insan. burun spreyini üç gün mü yoksa beş gün mü sıkmalı dilemmasına da düşebilir. lakin hakikat farklı. hakikat çok farklı. 
son tahlilde demem o ki deniz gözlüm; (gözlerin çünkü benim diyen okyanusun mavisinden bile güzel) içimdeki yangın büyük. çok büyük. hangi çılgın itfaiyeci söndürecekmiş şaşarım. öyle ki; bendimi çiğner aşarım. ıstranca’ları deler, maveraün’e dökülürüm. öyle doluyum. öyle deliyim. hatta hızını alamamış rüzgar gibiyim. oturup saatlerce sana esmeyi bile anlatabilirim. o derece. 
sevmeyi de anlatırım elbet. hem nasıl anlatmak! leman sam bile seni kıskanır. tıpkı benim cansever’i kıskandığım gibi. yemin ederim. yemin ederim. oysa ben seni uzun bir yolda yürürken de görmedim hiç sevgilim!
söyle
ben seni uzun bir yolda yürürken gördüm müydü hiç?

şşşş. lütfen..

konuşma! hiç lüzum yok
her şeyi duyuyorum
rakıyı sensiz içeyim diye
köprüyü yalnız geçeyim diye
küllenip biteyim diye
sevdirdin kendini
biliyorum!
.
..
gaye su akyol - biliyorum


2.11.2018

bazı şeyler : 56 - 62 vaya con dios dersem çık elma dersem çıkma

56- vaya con dios’lu hiç bir ortak anımız olmamasına rağmen her vaya con dios melodisinde seni hatırlıyor olmam...

57- taşınırken zarifoğlu’nu -ki en sevdiğim kitabım. başucum. yoldaşım. oksijen çadırım. kelime dağarcığım. sırdaşım. arkadaşım.- kaybettim. tüm faydalı ve faydasız, yarım kalmış ve iki kere okunmuş kitaplarım vardı. zarifoğlu yoktu. bu nasıl bir sınavdı? belli ki sınavı geçememiştim. yenisini almak bir dakikaydı. ama ya sevmek? altını çizdiklerim. elimi sürdüklerim. gözyaşlarımla ıslatıklarım. kenarını kıvırdıklarım ne olacaktı? neyse ki şanslıydım. dördüncü gün buldum o’nu. öyle sevindim. öyle sevindim. çok sevindim..

58- bugün vapurun arka tarafında bir çinli gördüm. belki de koreliydi. ama önemli olan bu değildi. gözlerini kapayıp sapsarı yüzündeki kırmızı rujunu ve kısa saçlarını öğle güneşine öyle bir tutuşu vardı ki; sırf ben değil peşimizdeki martılar bile kıskandı yemin ederim. öyle huzurluydu. öyle bu dünyanın ötesinden. öyle imrenilesi. öyle... öyle işte.



59- vapur demişken. bu öğlen takım elbiseyle ve elinde evrak çantasıyla kadıköy meydanında deli gibi koşan bendim. hepsi ve sadece bir dakika sonra kalkacak vapura yetişmek için değildi elbet. eskiden sirenini duyduğumda trene koşardım böyle pavlov’ın şartlanmış köpeği gibi. trenle benim aramda masum bir oyundu! nefes nefese yetiştiğim de olurdu yetişemediğim de. sıklıkla yetişirdim ama. yaş aldıkça, zaman geçtikçe yetişemez oldum. işte bu öğlen, treni vapurla ikame ettim. nostalji yaptım. eski günleri hatırladım. hem ayıptır söylemesi gedikli de mükellef bir ziyafet verdim kendime. son anda yetişemeseydim şayet fastfooda abanacaktım. ama koştuğum, iyi oldu. iyi..

60- fonda vaya con dios çalarken dizlerimize kadar denizdeyiz ve dans ediyoruz. tahta bir masa, iki ağaç sandalye. biri mavi. öteki yeşil. suyun bitip kumsalın başladığı yerde. rüya değil. hayal değil. serap hiç değil. sadece alaca bir karanlık. gündüz ile akşamın yahut gece ile sabahın öpüştüğü ara’da. arafta. öyle bir yer var biliyoruz. öyle bir an var, biliyorum. orhan veli de biliyordu lakin kimseye söylemedi. ama niçin?

61- trabzon.. (bunu yapmasaydım ölürdüm! ‘bize her yer trabizon’ diyenlere selam olsun)

62- bugün diyorum; sabahtan akşama ve sadece vaya con dios dinledim. anla artık!
.
vaya con dios - just a friend of mine