30.10.2018

otuz ekim

şehir hatları bekleme salonundayız. tam 26 insan. onsekizi karşı koltuklarda. sekizi bizim tarafta. karaköy’e hareket için daha on yedi dakikamız var. hepimiz çok meşgulüz. yüzde seksenimiz telefonuyla halvet içinde. can gox ıslak ıslak söylüyor. turnikeden geçiş yapan insan sayısı her saniye artıyor. ne çok insan var. kuşlardan bile..
..
vapur yanaşmasıyla birlikte bir iskele dolusu insan dar bir huniden geçer gibi gemiye akıyoruz. üst tarafa çıkıyorum. çoğunluk gölge alan tarafta. güneşi seven az kişiyle birlikte güneşli koktuklara oturuyorum. şimdi candan hanım söylüyor bağır çağır: ben kimim..
..
.
sahi kimim ben?
olmak istediğim kişi mi? şu an olduğum kişi mi? ikisinin arasında biri mi? yahut biraz ondan biraz bundan ortaya karışık biri mi?
..
.


haydarpaşa’yı geçiyoruz. geçit töreninde rütbelilere selam verir gibi hepimizin başı sola dönük. peşimizde martılar. en geride vapurun bıraktığı beyaz köpükler. hava pastırma yazı. sonbahar bu sene yeterince iyi davranıyor bize. yine de üşüyenler var. birer birer içeriye giriyorlar. ben inatçıyım. zira güneş diğer yana gitse de bu iyot kokusunu bir daha bulamayabilirim. ısrarcıyım. martılar da öyle. vapurun mütemmimcüzi gibiler. şarkı mı söylüyorlar küfür mü ediyorlar belli değil. çığlık çığlığa peşimizden geliyorlar. böyle bir manzaraya zaten bebe yakışırdı. siempre me quedara diyor şimdi o meftunu olduğum buğulu sesiyle. siempre me quedara.
..
.
her zamanki gibi bir randevuma daha erken geldim. doğumumdan bugüne çok değiştim. huylarım değişti.  alışkanlıklarım değişti. değişmeyen sanırım bir tek bu özelliğim kaldı. strese girmiyorum. bekleyeni ve kendimi üzmüyorum. hem kendime daha çok vakit ayırabiliyorum böylece. bu paragrafın mesajı da bu olsun: randevularınıza erken gidin!
güneş alan, salaş bir kahvehane aradım. karaköy’ün dar sokaklarında bulamadım. yeni yetme, yabancı isimli filtre kahvecilerden birine girdim mecbur. temiz bir yer. kahvesi beklediğimden iyi çıktı. konsepti güzel. sokağa hakim. bir de müzik tercihlerini değiştirirlerse şahane bir yer olur kanısındayım.
.
oldum olası sevmemişimdir kamu binalarını. soğuk, duygusuz ve insanı boğan bir hava hissetmişimdir içlerinde her zaman. nefes almakta zorlanırım bu gri duvarlar arasında. çok sevmediğim işimin, sevmediğim bir zorunluluğu nedeniyle buradayım şimdi. uzlaşma için müdür beyi bekliyorum bir süredir. lakin müdür beyin kürkü yeşil ve hala ortalarda gözükmüyor. oysa ben kırk beş dakika önceden hazır kıtayım bekleme salonunda. gülhane parkındaki ceviz ağacı ciddiyetinde bekliyorum. ama bunalıyorum. sıkılıyorum. hiç bir şey kesmiyor bulantımı.  öyle ki müzik bile. ortalıkta kafası kesilmiş tavuk gibi koşuşturan insanları izliyorum sadece. bir de enekliliğime kaç gün kaldığını hesaplamaya çalışıyorum kafamdan. sadece yıl ve ay olarak değil. saati ve saniyesine kadar. bir de totem yapıyorum kendimce. müdür gelmeden ben hesaplamayı yaparsam beşiktaş bu sene şampiyon olur. yok şayet hesaplayamadan gelirse şampiyonluk yine hayal... derken kahretsin! erken geldi faydasız müdür..
.
müdürün odası darma duman. cilt cilt kitaplar. makaleler. kenarı kırık saksıdaki bakımsız çiçekler. tozlu tablolar. kirli camlar. zevksiz, cırtlak pembeye boyalı, hepsinden öte kül tablosu gibi kokan bir oda. değil insanın herhangi bir canlının yaşamasının mucizelere bağlı olduğu makam. müdür de zaten yaşıyor gibi değildi. sigaradan sararmış dişleri, solgun yüzü ve bir deri bir kemik iskeletiyle sadece nefes alıp veriyordu. neyse ki çok uzatmadı. yirmi üç saniyelik toplantımız sonucunda uzlaştık. alan ve veren olarak razı geldik. hayırlı olsun dedik. çıkışa hareketlendiğimi gören çığırtkan memur da sıradaki müşteriyi seslendi: fıdıllıoğulları iç ve dış ticaret plastik metal inşaat sanayi tekstil ve turizm limited şirketiiii.
.
.



29.10.2018

ben en çok istanbul’a dönüşlerden nefret ettim!

evvelsi gün
iyi ki doğmuşum. nice sağlıklı ve mutlu yaşlarım olsunmuş. iyi ki varmışım. sağolsunlar. sevenlerim varmış. azlarmış. ama çok öz’el’lermiş. çok da güzeller. ve her defasında mahçup ederlermiş beni. ilk kez yeni bir yaş alma törenine yol’da yakalandım. yaz yağmuruna tutulmak gibiydi. çok güzeldi. içinde deniz olmayan şehirler bile güzeldi. konaklama tesisinin verandasındaki mini kutlama güzeldi. yaşamak güzeldi.
..
.
dün
yemek masasındaki en yaşlı kişiydi. yaşlı dediysem elli dokuz, bilemedin 60 yaşında. zaman dedi. ne çabuk geçiyor. insan kabullenemiyor. oysa çocukken hiç geçmezdi. hepimiz hem fikir olduk bu ‘yaşlı adamla’. elimizden daha fazlası gelmedi. sonra bir süre sustuk. herkes bir yerlere savruldu. aynı kişi devam etti. “yine de geriye dönüp baktığımda iyi yaşadım diyebilirim. yanlışlarım da oldu. acabalarım da. fakat keşkelerim hiç olmadı. ki önemli olan da budur yeğenler. ama işte zaman çok hızlı geçiyor. bunu unutmayın!” dedi.
biz bu sefer uzun sustuk. çok uzun...
..
.

bugün :
burada dağlar dumanlı. yer yer beyaz ve karla kaplı. hava buz gibi. ama tertemiz. meyve ve sebzeler çocukluğumuzdaki gibi olmasa da hala yenilebilir. hala tadı tuzu yerinde. insanlar, güzel insanlar. havanın tüm soğukluğuna ve hoyratlığına inat sımsıcak. kadirşinas, hürmetkar. en mühimi; samimiler. istanbullu diyorlar bize şakayla karışık. haklılar. ne kadar değiştiğimizi üç beş senede bir geldiğimizde onları görünce fark ediyoruz. adeta aynamız oluyorlar. iki üç günlüğüne de olsa “öze dönmek” iyi oluyor. metropol hayatında biraz daha devam edebilmek için güç veriyor.
çünkü burada hareketler olabildiğince yavaş. sokaklar sakin. korna sesi yok. bir yerlere yetişme telaşı yok. anadolu’nun insanı kucaklayan, güvende hissettiren şefkatli eli var. doğallık var. huzurun kokusu var.
..
.
şimdi işte; tüm bunları bıraktık. gri asfalt üzerindeki beyaz şeritleri sayıyoruz bir bir. dağların arasına açılan bölünmüş yollardan geçiyoruz. trafik işaret ve işaretlerine uyuyoruz. ‘acaba burada yaşamak nasıl olurdu’ diye düşündüğümüz on-on beş haneli sakin köylerin yanından seyrediyoruz. cd çalarımız bozuk. trt fm dinliyoruz. sertab erener. barış manço. eda özülkü. bircan pullukçuoğlu. ve sezen aksu. hep kahverengi tonlarda. geçtiğimiz kasabaların meşhur ürünlerinden tadıyoruz. çok beğendiklerimizden biraz daha fazla alıyoruz. yolun kalanında ve evde yemek için yedekliyoruz. ama ve elbet onlar da bitecek. bir tek anılar kalacak. bir tek hissettiklerimiz. bunun bilincindeyiz. ama ve yine de üzülüyoruz...
..
.

26.10.2018

hava ayaz mı ayaz

güneşli ama soğuk. en sevdiğim. sanki ekim değil de kararsız bir şubat günü. işten erken çıkılası. önce sahile, sonra bir kaç eski türk filmi izlemek için eve gidilesi. arada kadıköy sokaklarında kaybolası. işte öyle bir gün.
ben n’aptım?
iç sesimi dinledim. işten erken çıktım. 
ama ve lakin yukarıda saydıklarımın hiç birini yapamadım. zira başka işlerim var. sorumluluklarım falan. evlat olmanın, yeğen olmanın, halaoğlu olmanın karşılıkları vesair. hem nasıldı o inka atasözü: “hayat, sen planlar yaparken başına gelen şeylerdir.” dolayısı ile kadıköy sahilde kuşlarla dans, üst üste iki türk filmi izlemek bir başka ayaza kaldı. 
öte yandan, dün uzun bir yol demiştim. anne zorlamasıyla 800 kilometre yol gözüktü. allah biliyor ya hiç isteğim yok. dünkü cümlemde bunu kastetmemiştim oysa. temelli gitmedendi gönlüm. dönmemecesine. bir su kenarına yerleşmecisine. gökyüzünü ve kuşları rahatça izleyebileceğim bir mekan tutarcasına. gerçi belli mi olur? belki bir gün o da olur.
belki..
ama şimdi elektrikçiye, kuyumcuya, kuru temizlemeye, berbere gideyim ki küçük esnaf kazansın, ekonomi canlansın biraz!

25.10.2018

doruklara sevdalandım

kul kurar, kader gülermiş” diyor candan hanım sabahın ayazında. kalp dağlıyor sesi. oysa ben sadece kurmuyorum. bu aralar sık sık görüyorum da. hayallerimi, yarım kalan hikayemizi. rüyalarımda elbet.
dün gece misal, yine gördüm. yine çok güzeldik. yine mutluyduk. “sonra kekik kokusu duydum huysuz gecenin koynunda. uyandım birdenbire” rüyaymış hepsi. hayal..
masumiyet’in bekir’ine bağladım çaresiz. eğdim başımı yürüdüm usul usul. biraz üşüyerek. biraz ıslanarak. belki de bu sene ilk kez. ellerim buz gibi oldu. neyse ki şanslıydım. tıka basa bir otobüsün peşinden bomboş bir dolmuş geldi. şoförün sıcak motorunun yanına kuruldum hemen. dün gecenin detaylarını hatırlamaya çalıştım.
rüya bu ya; doğum günümmüş. uzun süredir görüşmüyormuşuz. ve sen hediyemi alıp üzerinde adımın yazılı olduğu zarfla mağazanın rafına koymuşsun. hep uğradığım kitapçıda nasılsa görürüm diye. ama nasılsa görmemişim. sen rafların arasından bulup veriyorsun. şaşırıyorum. mutlu oluyorsun. mutlu oluyorum. az ötede gülerek bize bakan sadık da mutlu.
sadık kim? 
kırtasiyecinin oğlu. akşamları ve haftasonları babasına yardıma geliyor. temiz yüzlü, civa gibi bir çocuk. lise sona gidiyor. benim gibi babadan beşiktaşlı. diplomat olmak istiyor. ahmet kaya dinliyor. ezcümle iyi çocuk..
....
.
rüya diyordum. süresi kısa. ama etkisi 2 gün. zira dün akşam otobüsün en arka terkisine ters oturdum da yazdım bunların çoğunu. eskisi gibi. hem eski günler ne güzeldi. sen güzeldin. biz güzeldik. alem de güzeldi. ama ve sanki dünyanın ömrü kısaldıkça güzelliklerin de hacmi azalıyor. her geçen saniye, her geçen sonbahar. yaşamaktan değil de düşünmekten yoruluyor artık insan. “bundan sonra düşünerek atın adımlarınızı” diyen çok eski bir şarkı vardı hani. şarkıcısı aklıma gelmedi şimdi. ersan erdura ile kartal kaan diyesim var joker kullanmadan. google için takatim yok. düşün artık, adım atmaya, düşünmeye mecalim olsun! yorgun hissediyorum çünkü. ama yorgunluğumun yaşamak gibi bir anlamı var mı? bak onu bilmiyorum. belki de istediğim gibi yaşamamaktır anlamı. yahut...
neyse.. her şeye rağmen; uzun yola gidesim var. hayallerim var. yedi-yirmidört hiç dinmeyen. hepsi de senli. bazıları suya yakın, bazıları yerden yüksek. 
seninle diyorum sevgili, uzun uzun yaşayasım var. artık bir sahil kasabası mı olur yoksa kimsenin bilmediği ırak bir diyar mı?
hem ne diyordu cemal süreya; 
biz gözyaşımızı gizleyen insanlarız
biz kahkahamızı da gizleriz
biz koşuyu kaybettikten sonra koşan atlarız..
..
seni seviyorum.
..
.

17.10.2018

kuzu kuzu

“günaydın kuzum” diyor. “seni gerçekten ama gerçekten çok seviyorum canım” diyor. kısa mesaj servisi. sabahın yedisi. benimki de nasıl bir aymazlıksa mazruftan çok zarfla ilgileniyorum evvela. sms mi kaldı günümüz feysbuk, dm, vatsap dünyasında diyorum. benim sms kutum çünkü bilimum banka bilgilendirmeleri ve gereksiz reklam mesajlarıyla dolu kaç zamandır. sms’den en son böyle sevgi mesajı geldiğinde julia roberts’la mel gibson komplo teorisi filmini ya çevirmemişlerdi ya da üzerinden çok zaman geçmemiş olacaktı. yahut istanbul etrafı sel götüren temmuz sağanağına daha tutulmamıştı. ezcümle çok uzun zaman oldu. kaldı ki; smsler şimdilerde apartmanlardaki posta kutularının yerini aldı. ne kadar gereksiz malumat varsa hepsi sms kutusunda şimdi.
neyse biz mazrufa dönelim.
gözünü onunla açmış olacak ki sabahın ilk ayazında böylesine sıcak, içten ve kara hummalı mesajlar yağdı. fakat sorun şu ki; ben o sandığı kişi değildim. bozmak istemedim önce. lakin bu sevgi sözcükleri de gerçek sahibini bulsun istedim. “ben o sandığınız kişi değilim, yanlış oldu sanırım” dedim lisanı münasiple. 
ama o hiç yılmadı. ısrar etti. hem eski toprak hem telefon numaramı kaydetmiş belli. vazgeçmiyor.
“benim aşkım. mithad oğlum, baba’nen ben.”
ama. ama..
layn.. 
adımı da biliyor. 
şoförün geceden açtığı kalorifere ek olarak ellisekiz kelleden çıkan sıcak nefesle beş yıldızlı otel saunasından hallice olan otobüste üşüdüğümü hissettim bir an. 
babaannem çünkü yirmi bir yıl önce hakka yürümüştü. “allahım beni neyle sınıyorsun yine” dedim. yalan yok. irkildim. silkindim. kendime geldim. hafız’ın işi bu diye düşünürken anında vazgeçtim bu düşüncemden. zira babaannem pes etmiyordu! telefonumu çaldırıyordu. babanemli anılarım gözümün önünden geçti.
neden sonra “efendim” dedim en ortaüç sesimle. babanem yüz metre finalinde maksimum hızına ulaşmış hüseyin bolt gibiydi. 
“oğlum merak ettim. niye cevap vermiyorsun mesajlarıma. telefonumu açmıyorsun. iyi misin? hasta değilsin di mi? sesin de bir tuhaf. kahvaltını yaptın mı? sana ördüğüm kışlık çoraplar ayağına oldu mu? terli terli su içme sakın. çok koşturma, ananı babanı üzme, derslerine iyi çalış. olur mu evladım?”
“olur babaanne” dedim bu sefer yaş haddinden emekliliği bekleyen kocaman sesimle.
bir parça tereddüt sessizliğinden sonra.. emin olmak istedi.
-oğluummm. mithad... sen misin? 
“ben başka mithadım babanne. numaralar karıştı sanırım. tekrar kontrol ederseniz numaranızı.
- ay çok afedersiniz. istanbul’da torunum var evladım. onu şeyetmiştim ben. ayy çok pardon valla. kusura kalma evladım.
“sorun değil babane. size hürmetler. küçük mithad’a da sevgiler.”



12.10.2018

long way home

tom waits çalmaya başlayınca müziğin sesini alabildiğince açıyorum. sanki solfej yetmezliğinden ölecekmişim gibi melodinin bütün hücrelerime ulaşmasını istiyorum. oysa ne vakittir yazmaz, okumaz, izlemezken müzikle de arama mesafe koymuştum. şimdi mavi bir magirusun köşesinde bir süredir gerisinde kaldığım hayata yetişmeye çalışıyorum sanki. uzak kaldığım her şeyi aynı anda yapıyorum. en sevdiğim şarkıyı ardı ardına dinliyorum. yarım bıraktığım 1984’ü yeniden okuyorum. blog yazıyorum. seni özlüyorum. seni özlüyorum. sonra seni gene özlüyorum. sebebini düşünmedim. belki ekim’den. belki az önce dolmuşa binen iki kadının içeriyi saran rayihasından. ya da pıt pıt dolmuşun camını döven sonbahar yağmurunun yüzünden. bilemiyorum!  ama ve galiba işin aslı; yolum uzadı. evle işimin mesafesi yine, yeniden arttı. denize biraz daha yaklaştım. kuşlar ve bulutlara da. etrafımda insanlar çoğaldı. kalabalıklar çekilmez hale geldi. ve böylece yazmak kaçınılmaz oldu. hem söylemiş miydim? seni de özledim.
..
tom waits - long way home