16.09.2018

kaç kişiyiz savunan sevdayı? *

hareketli, fransızca şarkılar biriktiyorum bugünlerde sevgili viktor. fakat şarkı, ne kadar tempolu olursa olsun mutlaka bir hüzün kırıntısı kalıyor kursağımda. belki fransızca, belki eylül etkisi. bilemiyorum. hem takılmıyorum da. bildiğim ve yaptığım; ne vakit sebepsiz ve huzursuz bir boşluğa yuvarlansam hemen bu şarkıları açıyorum. tedavi etmiyorlar elbet. sadece ve bir süreliğine ağrıyı kesiyorlar. sonra yine işe gidip eve dönüyorum. insanların gereksiz egolarına katlanıyorum. anneme de gidiyorum. on bir yaşımdaki öğütlerini yine dinliyorum. o zamanki gibi yine yapmıyorum. ama işte orta sonda yaptığım o hataya hala hayıflanıyorum. paralel evren yahut zaman makinesi gerçek olsaydı diyorum. orta son baharına gitmek isterdim. ve gider gitmez kapıyı üzerime kilitlerdim. özlem gelmeden de açmazdım. ama işte zaman makinesi yok. zaten ejderhalar da yok! lakin kadıköy var. iyi ki de var. zira bunca hengamenin ve telaşın arasında çölde bir vaha kadıköy. balıkçılar çarşısı. aktarlardan yayılan koku. 



fransızca şarkıların ağrılarımı dindirmediği pazarlar da buraya geliyorum. çayı çok güzel bir de pastane buldum serasker sokakta. içebildiğim kadar çay içiyorum. yazabildiğim kadar yazıyorum. insanları izliyorum sonra. neşeli-üzgün, yaşlı-genç, düşünceli-umarsız. sarışın. mavi gömlekli. çekik gözlü. canım insanlar. hepsinin ortak yanı; yetişmeleri gereken bir telaşlarının olması. sonra hızlı adımları. rengârenk giysileri. yorgun yüzleri. ve merakları bir de.
misal az önce “domates ne kadar?” diye sordu kıvırcıklı saçlı, esmer bir kadın acelesinden hiç taviz vermeyerek. yeşil tişörtlü, saçları alnından açılmış göbekli satıcı kendinden yaşça hayli küçük kadına; “10 lira abla, pembe domates. çanakkale.” dedi. kadın hiç bir şey söylemeden geldiği hızla gitti. satıcı da bir şey demedi. sonra kuzey avrupalı bir turist kafilesi geçti. pastanenin lambasına yuva yapmış bir kumru havalandı. bir kaç damla yağmur düştü. garson; “bir çay daha alır mısın abi?” diye sordu. hemen hepsi orhan veli şiirindeki gibi birdenbire ve bir sinema filmi sekansında oldu. filmlerden tek farkı ise; diyalog ve hareketlerin gerçek olmasıydı. ama şiirden farkı yoktu. bir de işte fransızca şarkılar diyorum aziz dostum. çok güzeller. bazı neşeli. bazı hüzünlü..
.
* sezen aksu - begonvil
..
enrico macias & mikael miro - le mendiant de l'amour


15.09.2018

eylülname

şimdi bana eylülü anlat desen anlatamam sevgilim. ama yazabilirim. çünkü ve zira; bir dilemmadır eylül. gülerken ağlamak, ağlarken gülmektir. araftır. yazla kış arasındaki köprüdür. bunaltıcı yaz sıcaklarının bitmesine sevinmektir. buna karşın gizli bir tasadır. dökülen sarı yapraklara, kaybolan yıllara üzülmektir. çayın deminin oturması gibi ağır ağır çöken hüzündür. aynı zamanda bir sezen şarkısıdır. en kahverengi tonlarda. hem çok zor. hem çok kısa. ama kokusu huzur verir eylülün. tıpkı fırından yeni çıkmış ekmek gibi. rüzgarı şefkatlidir. sarıp sarmalar. güneşi yakmaz. bilakis yüreğimizi ısıtır. sokakları telaşlıdır ama samimidir. bazen haylaz bir ortaokul öğrencisidir. ele avuca sığmaz. bazen emekli tarih öğretmenidir. güngörmüştür. naiftir. hareketleri yavaştır. yağmurdur eylül. toprağın kokusu, bulutların şarkı söylemesidir. öte yandan kısa kollu giysilerin kaldırılması, uzun kolluların ortaya saçılmasıdır. sabah serinliğinde tatlı bir ürpertidir. çinekopların geçiş mevsimidir. şiirdir. turgut uyar’dır. cansever’dir. cemal süreya’dır. “kimsesizliğimizin savruluşudur.” sıcak kompartıman içinde soğuk şehirlerden geçme isteğidir bazen de eylül. ama ve aslen; yaz boyu sakin olan otoparkların araç nüfusunun artmasıdır.


cama vuran yağmur sesidir. pencerelerin gözyaşlarıdır. ıslak kadıköy sokaklarıdır. miralay nazım yahut sakızgülü’dür. rexx sinemasıdır. balıkçılar çarşısıdır. sahaflardan bahariye oradan moda’ya yürümektir. elbet nazım hikmet’tir. ve tabi ki piraye cafe’dir. bazen de tüm bildiklerini ve çalakalem yazdıklarını unutmaktır. çünkü eylül aşktır. yüzdeki şapşal gülümsemedir. eylül diyorum sevgilim; aşkımızın kafiyesi, sevgimizin aritmetik ortalamasıdır. ama şimdi bana anlat desen anlatamam.. ...
..
sezen aksu - yol bitti çoktan

2.09.2018

bazı şeyler: 46 - 55 eylül geldi sonra

46- eylül geldi. hüzünseverler en keskin sezen şarkılarını bileylemeye başlayabilirler.

47- eylül geldi. lakin istanbul hâlâ sıcak, hâlâ ıslak. ‘sıcak değil de nem çok fena’ klişecileri için son fırsat günleri. acele edin. bir daha 2019 haziranına kadar bulamazsınız.


48- dün parkta kitap okurken yanıma gelen minik serçeleri izlerken yüzümde hissettiğim mutluluğun filmini çekmek istedim bir an için. iktisat yerine sinema-televizyon okusaydım dedim.

49- ama işte cemal süreya haklı.
hayat kısa. selâlar veriliyor. uğruna çırpınıp telaş yaptığımız her şey boş. anahtarlar öyle yanlış ki!
erzurumlu bir mahalle sakini ahirete intikal etmiş. mevlam rahmet eyleye.

50- bir aydır masamda uyuklayan leyla ile mecnun’a başladım. yazarın kuzeninin yazdığı ön sözü kitaptan daha çok sevdim. lakin kitap da güzel. ama diziyi izlediğim için kitaptaki diyalogları dizi karakterlerinin görüntü ve sesleri, hatta tonlamalarıyla okudum. ama bu iyi bir şey mi bilemedim?

51- her şeye rağmen hayalleri olmalı insanın. ve onlara sımsıkı tutunmalı. geçmiş gün yenal bilgici çarşıda dükkânım olsa diyerek beni de bir hayale zorladı!
“ben küçük dükkanımdaki işimin ismini bilmiyorum. lakin biçimini biliyorum. seramikten yapılan bilimum eşyaların üzerine kafama estiğince şekiller, motifler çiziyorum. hem dükkânımda öyle dört duvar arasında değil. açık bir alanda. yazın tepesinde çatı niyetine sadece bir gölgeliğin kışın da branda yahut camdan şeffaf bir korunağın olduğu bir dükkan. çalışırken ben dünyayı, dünya beni görebilsin diye. hem kim bilir belki benim dükkanın etrafına da hale bırakan olur.."

52- daha önce üst üste yüz on iki kez falan dinlediğim şarkılara aylar sonra telefonumda rastladığımda eski bir dostu görmüş gibi seviniyor, sarılıyorum. yüz on iki kez olmasa da eski günlerin hatırına bir on beş kez dinliyorum. 

53- yalan yok şimdi. bazı günler tıpkı klimalı avm’ler yahut starbakslar gibi twitterdan çıkmak istemiyorum. sonra geçiyor ama..

54- hayat tuhaf, dikkatle baktığımda insanlar bana ölümü hatırlatıyor. hiç ölmeyecekmiş gibi koşturmaları, yeşili beklemeyip kırmızıda geçmeleri, tıka basa yiyip içmeleri, kıtlıktan çıkmış gibi alışverişleri. sonra son model güneş gözlükleri, filtre kahveleri, sınırsız çaylı pazar kahvaltıları, pazartesi sendromları. el ele, yan yana, sıra sıra acaba kafalarında hangi düşüncelerle karşıdan karşıya geçip iskeleye yürüyorlar yahut ada’dan dönüyorlar? canım insanlar! az biraz nefes alın, şöyle bir etrafınıza bakın. mesela gökyüzüne bakın. maviye ve beyaza. ve tabi ki kuşlara. nihayet sabırsız turuncu, sonbahar yapraklarına bakın. ben zaten size bakıyorum! 
yavaş. daha yavaş. başımı döndürüyorsunuz.

55- çay harareti alır, yazmak yalnızlığı..
.
sezen aksu - gidemem

1.09.2018

29. mektup

ceviz yemeliymişim. hamur işlerini bırakmalıymışım. sarımsağı da çiğ yemeliymişim. asla abur cubur tüketmemeliymişim. sordum. haftada bir kahve yanında çikolatadan zarar gelmezmiş. hem mevsimi geliyormuş mutlaka nar yemeliymişim. en çok da yeşillik. ve günde en az iki litre su. 
uslu, uyumlu bir öğrenci gibi reçetenin arkasına not aldım hepsini. eskiden olsa beş yüz telefon numarasını tuttuğum gibi aklımda tutabilirdim bu söylediklerini. ama ben eski ben değilim. hayat eski hayat değil. zaman eski zaman değil. peki ya sen?
sahi sen nasılsın?

oysa gördüğüm en güleryüzlü devlet hastanesi doktoru. tane tane, sanki şiir okur gibi anlatıyor hastalığımı, yapacaklarımı. böyle bir enerji karşısında hani dediklerini yapmayacaksa bile yapası geliyor insanın. 
bilirsin inadım pistir. sen de arnavut ben diyeyim eşek inadı. evet çok eşeklik ettim zamanında. hem seni de çok üzdüm. biliyorum. buna rağmen sevginden gram eksiltmedin. hala bile. biliyorum. çünkü hissediyorum yıllar sonra bile. 

ha unutmadan, günde bir saat de yürümeliymişim. o kolay dedim hocam. zor olan..... pencere kenarına konan güvercine takıldım. sustum.
kısa bir süre sessizlik oldu. soran gözlerle baktı.
hiç bir şey olmamış, sanki cümlem yarım kalmamış gibi teşekkür edip çıktım.



sana da oluyor mu bilmem. bana çok oluyor son vakitlerde. misal pek çok şey anlamsızlaşıyor. hayat duruyor. sadece kuşlar uçuyor!
leylekler mesela. üç gündür başımın üstünden geçiyorlar kafileler halinde. istanbul’dan afrika’ya. 
zarifoğlu’nun dediği gibi gökyüzüne bakıp dalgın dalgın düşünüyorum ve soruyorum içimden. ‘onların bir amaçları, rotaları var ne güzel.’ diyorum. peki ya benim? hiç bir şeyim yok. uykum bile*

halbuki kadıköy’de otursaydık ve leylekleri birlikte görseydik. o meşhum espriyi yapsaydık. gülseydik. hep gülseydik. hep yan yana olsaydık. kuşların süzülüşünü resmetseydik hafızamın en güzel köşesine. ne güzel olurdu. sanatçılar’da aynı huzurla bir kez daha yürüyebilseydik. ama işte, iki yüzlü hayat! bir yanı vuslat öte yanı özlemek. 

cevizden sonra bir yemiş ismi daha vermişti doktor. ama badem miydi fındık mıydı unuttum bak şimdi. yazamadım hepsini. eskiden olsa diyorum... 
.
* memet baydur