26.08.2018

koridor

önümde uzun bir yol. ben ona koridor diyorum canım viktor. hani klasik belediye yolu. taşlı. düzenli. pürüzsüz. koridorun iki ucundan, sanki bir köprüden geçer gibi insanlar gidip geliyorlar. yaşlı, genç, turkuaz gömlekli, siyah pantolonlu, belki memur belki işçi ama mutlaka öğrenci bazıları. sonra ev hanımları, emekli coğrafya öğretmenleri, banklarda oturanlar, yolda gezenler, günlük iaşesinin peşindeki kuşlar, eli poşetliler, ayağı patenliler. hepsinin ortak yanı; uzun tatilin bu son gününde bunaltan istanbul neminde kendilerini dışarıya, bu belediye parkına atmış olmaları.




koridorun en ucuna, en uzağa bakıyorum. patenli bir genç kız. kumral saçları omuzunun bir karış aşağısında, cetvelle kesilmiş gibi düz. altında siyah taytı. üstünde bembeyaz yazısız, şekilsiz bir tişörtü var. bir sağa hamle yapıyor, bir sola. paten kaymıyor adeta dans ediyor. sanki sene 1984. ve ben sarajevo kış olimpiyatlarında katarina witt’i izliyorum. öyle bir bilinç. öyle bir hafıza. zaten zihin böyle bir şey. uygun rüzgarı bekleyen yelken gibi münasip bir çağrışımı bulmaya görsün. hemencecik zamansız, zahmetsiz ve elbet ücretsiz bir seyahate çıkarıyor insanı.

katarina, gözden kaybolurken onun bıraktığı boşluktan eli kocaman poşetli, mavi gömlekli bir adam büyüyerek bana doğru yürümeye başladı. bay c. (aylak adam-yusuf atılgan) geldi aklıma. ama bay c. hiç sevmezdi eli poşetlileri ve eli poşetli olmayı. bay c.’ye göre; onlar sıkıcı, sabit bir işi olan, her gün işe gidip akşam elinde poşetlerle eve dönen, toplum düzenine ayak uydurmuş sıradan insandırlar. 
mavi gömlekli, siyah pantalonlu saçları önlerden hafif dökülmüş ve beyazlamış adam yaklaştıkça yusuf atılgan’a daha çok benzedi. üstelik uzaktan ağır, hantal ve çirkin görüntüsü yaklaştıkça zamanında pek çok kadının kalbini çalmış, yakışıklı bir kazanovaya dönüştü. karizmatik bir abi. geldiği gibi yine ağır adımlarla ve sağ elinde salladığı kocaman beyaz poşetiyle yavaş yavaş yanımdan geçip gitti. 

bay c. sol tarafımdan oyun dışına çıkarken çekirdek bir aile girdi görüş alanıma. abidin dino için pekala mutluluğun resmi olabilirler. ama benim için belki!
çünkü ve zira otuzlarına yeni merhaba demiş bu çiftimiz el ele tutuşmuyorlar. göz göze hiç değiller. iki adım mesafeyle yürüyorlar. gençler ama yorgunlar sanki. 60 aylık araba yahut 120 aylık ev kredisi mi buna sebep? yoksa büyükşehir aurası mı? yahut başka bir şey? bilinmez. belki de abidin haklıdır. onlar mutludur. onlar kim? esmer bir kadın ve sarışın bir adam. hemen önlerinde kuşları kovalayan dört-beş yaşlarında kıpkızıl bir oğlan. adı ardacan. çünkü annesi söyledi. “ardacan koşma oğlum, terlersin.”
yok yok kesin mutsuz bunlar. kadın mutlu olsa çocukluğun olmazsa olmazı, mütemmim cüzü koşmayı, oynamayı, zıplamayı haşin bir ingiliz mürebbiyesi gibi engellemez. akışına bırakırdı. kadın öyle de adam çok mu farklı. “ardacan gel buraya. oğlum kime söylüyorum ben? ardacan!”
adam bağırırken iç sesim girdi devreye;
“efendi efendi, bırakın oynasın, koşsun çocuk. bak zamanında bizi de koşturmadılar. ‘yapma etme, dokunma konuşma’ dediler.
 n’oldu? 
başaramadık. sevmediğimiz okullara gidip nefret ettiğimiz işlerde çalışır olduk. ve kendimize pazartesi sendromu icat ettik. 
ezcümle; çocukları rahat bırakın, hapsetmeyin, özgürleştirin.”
evet! diyeceklerim bundan ibaret.
şimdi şu turkuaz mavisi tişörtü olan abiye odaklanacağım. ama o da ne! bir afet geliyor uzaktan, koridorun karşı ucundan. bir meteor taşı gibi hızlı. ya da zaman bana çok çabuk geçiyor viktor. boy pos, endam yerinde. saçlar upuzun. az daha olsa bele değecek. bir sağa bir sola sallanıyor. koşmuyor, pyotr ilyiç çaykovski’nin kuğu gölü’nde süzülüyor adeta. hem siyah renk bu kadar mı yakışır bir insana. yaklaştıkça güzelliği de hd kalitede artıyor. makyaj yok denecek kadar az. doğal güzelliğim bana yeter diye akustik şarkı söylüyor. 
ya kokusu? 
aman allahım bu nasıl hafif, nasıl cezbedici bir kokudur. meyve özlü, hafif bir koku. fakat adını bilmiyorum. adı nedir acaba? sorsam söyler mi? -parfümünü kastediyorum elbet viktor.- hem turkuaz mavili adamdan bahseden kim? esmer güzeli diyorum. çok güzel. lakin rüzgar gibi geçip gitti yanımdan. üstelik bıraktığı etkiyi hiç bilmeyerek. 
aslında ‘koridor yolcularından’ hiçbiri varlığımı bile farketmedi. bilmem kaç gros tonluk panama bandralı yük gemisinin boğazdan geçişi gibi geçip gittiler. ne patenli katarina, ne mavi gömlekli bay c., ne abidin’in tablo ailesi, ne de esmer güzel. hiç biri bilmiyor benim hayatıma ve hatta burayı okuyanların hayatına bir şekilde dokunduklarını.
onlar sadece bir parkın içinden, bir koridordan geçtiklerini düşünüyorlar. ama ya biz..
hayat işte böyle bir şey: tuhaf. 
hani kuşlar, ağaçlar falan. ama güzel. 
çok güzel be viktor..
.
efkân şeşen - polyushka

24.08.2018

huzur

bu sabah şehir içinde minik bir yolculuğa çıktım. okumak için de yanıma ‘huzur’u aldım.
ne kadar ironik değil mi sevgili leyla?

bilirsin, saniyelik anlar dışında yanıma ve yöreme hiç uğramayan, bende hiç olmayan iç huzurdan bahsediyrum. hem bilemiyorum, hani dışımda olursa belki içime de sirayet eder diye düşündüm şimdi sana yazarken.
böyle olmayacak şeyler düşünüp imkansız bir sürü hayaller kuruyorum işte.
deli saçması. bak ama bunu biliyorum.
yine de düşünmeden edemiyorum bazı şeyleri. 
hem birazcık hayal kurmanın, fantazyanın kime ne zararı olabilir? 
..
diyelim ki bu manyak trump ve onun oyundaşları (kore,çin,iran,rusya liderleri) dünyayı gaza bulasınlar. ama öyle bir şey olsun ki; bütün gazlar birleşince öldürücü olmaktan çıkıp başka sihirli bir şeye dönüşsünler. renkli bulutlar olsunlar mesela. ve yağmurlar rengarenk yağsa. pembe yağmur yağınca damlaların ulaştığı insanlar mutlu olsunlar. mavi yağmura temas edenler huzurlu olsunlar. ne bileyim işte, yeşil yağmurla hemhal olan hastalar şifa bulsunlar. böyle derin bir mevzu ve bu mevzuda renkler ve zevkler tartışılmaz. ancak çoğaltılabilir leyla. anlıyor musun? ama ve fakat bu kadar güzelliğin elbet kötü bir tarafı olacaktı. o da kırmızı yağmur. 
yok hayır korktuğun gibi değil! bu yağmur öldürmüyor. lakin ölmekten beter ediyor. kırmızı yağmura temas edenler bir daha asla diğer renk yağmurların olumlu etkilerini yaşamıyorlar. deyim yerinde ise kırmızı yağmurda büyü bozuluyor. at arabaları bal kabağına dönüşüyor. o yüzden kırmızıya dikkat edilmeli. kırmızı mühim. kırmızı cıs!


kabul ediyorum, hayal edelim derken gazlar, kimyasallar hoş şeyler değil tabi. onun yerine kitaplardan yürüyelim biz leyla. bir şey olsun, bir paralel kapı açılsın mesela ve kitap cini çıksın, yüksek bir yerden duyuru yapsın mesela. 
“ey bu kadim coğrafyanın çilekeş insanları, çetin sınavlardan geçip birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacınız olduğu şu günlerde biliyorum pek çok dileğiniz var. lakin sonuçta ben de emir kuluyum ve yetkilerim sınırlı. o yüzden size belli şartlar dahlinde tek bir dilek ve mutluluk hakkı vereceğim.” diyerek anlatsa mevzuyu. örneklendirse. biz de istediğimiz kitaptan başlasak.
ben misal şimdi tanpınar’ın huzur’unu taşıyorum ya yanımda. isminden mütevellit, onu elime aldığım, yanımda bulundurduğum her vakit kendimi sessiz bir adada, yahut sakin bir koyda mevsim rüzgarlarının şefkatinde bulayım. fonda da eleni karaidrou çalsın. kitabın huzuruyla yoğrulayım falan. bunun gibi her kitap okuyan kitabın ismi ile müsemma olacak olumlu hisleri idrak edip, yaşayacak. hayat bayram olacak. emel müftüoğlu yeniden şarkı söyleyecek!
fakat türküz tabi, suistimale teşneyiz. o yüzden kolpa yapılmaması için kitap cininin yukarıda bahsettiği belli şartlar olacak. sayfası ne olursa olsun. kitap en geç bir hafta içinde bitirilecek. her gün mutlaka ve en az 10 sayfa okunacak. kitap biter bitmez, ara vermeden başka bir kitaba geçilecek. elbette ki bu sihirli etki sadece huzur için değil bütün kitaplar ve isimleri için geçerli olacak. ha denilebilir ki olumsuz kitap isimlerinde nasıl olacak. elbetteki ters etkiyle çalışacak. misal huzursuzluğun kitabı okuyana yine huzur şeklinde sirayet edecek. normandiya çıkarması’nda havadan bombalar değil güller yağacak.
zaten kitap etkilerinin ve karşılığının sadece manevi şekilde alınacağı, maddi hiç bir getirinin olmayacağıdır. sonrası zaten gelecek. bir bakacağız kimse yerlere değil çöp atmak su bile dökmeyecek. otobüse, metrobüse binerken usul usul sıraya girecek. bırak emniyet şeridinden gitmeyi, boşa doluya kornoya basmayı, hatasız sollama bile yapmayacak. siyasetçiler gözümüzün içine bakıp yalan söyleyemeyecek. çünkü bilecekler ki en küçük bir kandırma teşebbüsünde hep bir ağızdan “siyasetçi çıplak” diye bağırılacak. sevenler sevdiğini açıkça söyleyecek, ayıp olmasın diye eş ve dostlarının mahalle baskısına maruz kalanlar özgürce hayır diyecekler. insanlar yaşamak için zoraki çalışmayıp sevdikleri işte çalışmak için yaşayacaklar. böyle bir dünya. böyle bir ülke. böyle uçuk bir hayal. sevgili leyla. bu sabah diyorum yanıma huzuru aldım!
.
eleni karaindrou - eternity and a day

22.08.2018

bazı şeyler : 38 - 45 bu bayram barışır mıyız?

38- sevdiğim şarkılarda, düz ve bomboş bir otobanda hız sınırını aşar gibi telefondaki ses sınırını aşmak hoşuma gidiyor.

39- ve yine sevdiğim şarkıları suyunu çıkarana kadar üst üste, bin altı yüz elli iki defa falan dinleme huyumu seviyorum. çok seviyorum.

40- sahile yürüme mesafesinde, müstakil yaşam ünitesi diyor radyodaki etkileyici reklam sesi. sanki ev almayacağız da beraber yatağa gireceğiz. töbe..
aslında türkçesi; sahile bi’500-800 metre var ama n’olcak canım spor için yürünür. müstakil yaşam ünitesi dediği de; yirmi beş tane müstakili 50 metrekareye dipdibe sığdırmış halidir. kesin demiyorum. belki 75 metrekaredir. benim aşktan anladığım bu sevgili rose. sahile yürüme mesafesi.



41- ne vakittir istanbul’u böyle başıboş, böyle güzel görmemiştim. arefe günü demiştim. ‘bayram tatiline gidenlerin ardından su dökmeyin.’ bırakınız gitsinler. bırakınız dönmesinler efendim. eğlendikleri yerde doysunlar. biz böyle çok güzeliz. böyle ne iyi.

42- hem belki diyorum, şehre bir film gelir. beraber falan izleriz.

43- üç aydan beş aya olsa da arada lokal yaz yağmurları gibi twittera yoğunlaşıyorum. sonra zaten buharlaşıp yine üç ay yok oluyorum. bu seferki ziyaretimde bir tweet gördüm. bayıldım. sevdim yani.
diyor ki sevgili tweet sahibi; bu bayram barışır mıyız?

44- bayram demişken eski günleri özlüyorum. bayramdan bir hafta-on gün önce şehrin en işlek meydanlarına kurulan tebrik kartı standlarını mesela. sonra bayram kurbansa koçlu, ramazansa şekerli yahut manzaralı kartlar alıp en içten dileklerimizle kutladığımız yakınlarımızın bayramını sağlıklı ve mutlu geçirmesini temenni etmeyi çok özledim. 

45- bu bayram diyorum barışır mıyız?
.
.

20.08.2018

ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç *

hani biraz daha uzansan tutabilecekmiş gibi yakın hissedilen isimsiz, kokusuz, yurtsuz mutlulukları olur insanın. öyle yakın. öyle uzak. sevinemezsin. ama üzülmezsin de. umutlanırsın sadece. her şeyin güzel olacağına dair.
şimdi işte; ne yönden estiğini bilmediğim tatlı rüzgar ve rachid taha bu umudu veriyor bana. oysa dünden hatta bir kaç yıldan beri yaz sağanağı gibi üzerime yağan bir sürü saçma olumsuzlukla boğuşurken. böyle ümitvar olabilmek. ne bileyim?
galiba bu rüzgar. bu müzik. şiirler.  
kuşlar sonra. 
.
annem bir de. 
çayı bu sefer annem demledi. şımarmasın diye söylemedim. ama rahmetli babamdan da güzel çay demliyor. yalan yok şimdi. benim demlediklerimi zaten beğenmiyor. gerçi hiç bir şeyi beğenmiyor. huysuzluğumu ve titizliğimi ondan almışım belli. bunu, bugün yine söyledim ona.
“ayakkabılarını dışarıda çıkar öyle gel” dedi. 
gözlerimin rengi de senden ama” dedim. 
güldü.
ayakkabıları çıkarmasan da olur” dedi.
.
yalnız bunlar değil elbet. hayaller kuruyorum. masmavi. yemyeşil hayaller. iyot kokusuyla çam kokusunun birbirine karıştığı geniş zamanlı hayaller mesela. bu hayallerin kiminde kaz dağları eteklerine sarılıyorum. kiminde ise ıssız, sessiz ve uzun bayram tatillerinde dahi kalabalıklaşmayan sakin bir adaya. ama hepsinin başrolünde sen varsın. bilmiyorsun!
.
çok sıkılıyorum bazen. 
bazen geçiyor. bazen hiç geçmiyor. yazarsam geçer diyorum bu kez. yazıyorum. kadıköy-beşiktaş arası gidip gelen tarifeli vapurlar gibi. hiç durmadan. bir o kıyıya, bir bu kıyıya çarpa çarpa yazıyorum. unutuyor gibi oluyorum. ama hepsi o kadar. 
.

hani diyorum; durduk yere bir mutluluk doğar ya bazen insanın içine.
sebepsiz. delilsiz. zahmetsiz. her şey çok güzel olacak hissi. 
mesela güneş vuran ön balkonda kahvaltı yapma ihtimali gibi. yahut uzun bir yolda o baş döndüren yürüyüşünü izlemek gibi. 

sahi, ben seni uzun bir yolda yürürken gördüm müydü hiç? 
.
.
* edip cansever - yaş değiştirme törenine yetişen öyle bir şiir
.
rachid taha - ecoute moi camarade

19.08.2018

rakı varsa keçi peyniri mutlaka olmalı kenan

kalemim var. kağıdım yok. oysa şu an öyle çok mektup yazmak istiyorum ki sorma. ama arial ya da calibri fontlarının hazıra konmuş sahte harfleriyle değil. mavi mürekkepli kalemin, kalbimizden ve içimizden daha temiz bembeyaz kağıt üzerinde adeta dans ederek, sürtünmeden mütevellit asla detone olmayan sesiyle şarkı söyleyerek nakşettiği sahici kelimelerden bahsediyorum. hem mavi diyorum. beyazın üzerinde ne güzel duruyor. zaten mavi her yere yakışıyor. şiirler dahil. afrika hariç.
.
şimdi işte, tescilli bir belediye parkındayım. yaşını ve cinsini bilmediğim bir ağaca sırtımı dayadım. karıncalarla birlikte oturuyorum. rüzgar öyle güzel, öyle şefkatli esiyor ki sonbahara hazırlık yapan yapraklar gibi oradan oraya savruluyorum. bir geçmişe, bir geleceğe yuvarlanıyorum. büyük filozof candan erçetin’in dediği gibi ; “kendine kalıyor insan eninde sonunda.”
ama ve lakin;  sen bize iyi bak tanrım, sevdalı kullarına...
.
bir vakit sonra ağacın kabukları sırtıma battı. rahatsız oldum. lakin kim kimi rahatsız etti emin değilim. bizim isimsiz ağacımız;  “hooop birader bu sıcakta ben zaten zor duruyorum ayakta bir de senin ‘insan ağırlığını’ çekemem” deyip kabuklarını sertleştirmiş olabilir. az ileriye boylu boyunca uzandım bu kez. iyi ki de uzanmışım yoksa turgut uyar’ın göğe bakma durağını ıskalayacaktım az kalsın. masmavi gökyüzü, bulutlardan beyaz uçaklar. bulutlar zaten beyaz. uçan kuşlar sonra. gökyüzünde şenlik var. ama bizim eski neşemiz yok..
.
bugün tv’de, 82 yaşında hem doktor hem de musikişinas bir beyfendi vardı. zaman dedi. çok çabuk geçti. nasıl geçtiğini hiç anlamadım dedi. oldukça hüzünlü, insanın içini acıtırcasına. oysa hem gönlündeki mesleği hem de tutkusunu (müzik) gerçekleştirmiş bir adam söylüyordu bunu. ‘ya biz n’apalım doktor?’ dedim. güldü sonra. pişman olmuş gibi aceleyle ekledi: “ama dedi iyi bir hayat yaşadım” dedi. bir tanem dediği eşinin avcunu sıkarak, gülen, sıcacık gözleriyle teşekkür ederek adeta.
.
arkamda, kırmızı topraklı yürüyüş yolunda hararetli bir tartışma duyuyorum şimdi de. müziğin sesini kıstım. hayır kavga değil. usul tartışması. 
balık var ama diyor kırmızı gömlekli. 
mavi beyaz tişörtlü hayır diyor. “balık olsun, kavun olsun fark etmez. rakı varsa diyor. keçi peyniri mutlaka olmalı kenan” diyor. keçi peyniri mutlaka olmalı..
.
sonra, karşı sol çaprazımdaki banka elinde tuğla kalınlığında bir kitapla, otuzlu yaşlarda, üç numaralı saç traşı ile genç bir adam oturdu. tanışıyormuşuz gibi başımızla selamlaştık. o kitabına gömüldü. ben yazmaya devam ettim. bir süre sonra da sağ çaprazımdaki banka sessiz ve mutsuz iki kadın oturdu. mutsuz bir yüzle hiç konuşmadan öylece oturuyorlar. öğle vaktine nazaran daha kalabalığız. yuvalarında sorun çıkmış karıncalar gibi parkın her metrekaresine doluşuyoruz. mutlu değiliz sadık!
.
genç adamın büyük bir iştah ve dikkatle okuduğu kitabın ismini anlamaya çalışıyorum. ama miyop gözlerim buna engel. üzerinde kalın siyah yazılar olan bej renkli bir kitap. en alttaki logoya bakılırsa yapı kredi yayınları olabilir. olmayabilir de. gözlerim çünkü eskisi gibi değil. hiç bir şey eskisi gibi değil. can sıkıntılarımız bile. hatta onlara bulduğumuz çarelerde. tükeniyoruz sadık. tükeniyoruz.
.
ane brun - all my tears

18.08.2018

ne yani ejderhalar yok mu?

mevsimler değişti artık” diyor kavruk tenli, kirli sakallı esmer şoför. durmuyor, vitesi beşe atmış gibi devam ediyor; “bundan böyle eylüller de böyle olacak. 
şoförün hemen yanındaki tekli koltukta oturan, saçları sarıdan beyaza çalan altmış yaşlarındaki abla kâhküllerini düzelterek ve başını aşağı yukarı sallayarak onaylıyor genç şoförü.
şimdi her yer klima. eskiden klima nedir bilmezdik. iklim çok değişti çok.” diye söylendi. sonra da açık olan pencereden içeri dolan rüzgar kâhküllerini uçururken sanki göstermese şoför anlamayacakmış gibi sağ eliyle ineceği yeri işaret ederek "köşede ineyim ben evladım. hayırlı işler" dedi. şoför eyvallah dedi mi duymadım. çünkü ak saçlı ablanın boşaltığı püfür püfür esen tekli koltuğa seyirttim hemen. ama bu ufacık hareket bile şıpır şıpır terlememe sebep oldu. zira 'sıcak değil de nem fena' klişesini hak eden bir istanbul günü bugün.
.
en son böyle bunaltan, oturduğu yerde terleten buhranlı istanbul yazını 96 haziranında hatırlıyorum. hatta tam bir hazirandı. cumartesiydi. asker arkadaşlarımı ziyarete gitmiş. dönüşte kıyamamış beni eve kadar bırakmışlardı. babam hayattaydı o zaman. misafirleri severdi. arkadaşlarımız hemen dönmek istemişseler de yemin billah edip onları göndermemiş, akşam yemeğine kalmalarını sağlamıştı. çayı da anneme bırakmayıp kendi elleriyle, özenle demlemişti yemekten hemen sonra. çay harareti alır hem diyerek. çakır adnan'la ıssız ismail ağzı açık dinledikleri babamın sohbetinden sonra giderken itiraf etmişlerdi "iyi ki gitmemişiz" diye. yine gelin demişti babam. lakin cenazesine gelmek kısmet oldu onlara. zaten bir daha da hiç gelmediler bize. çakır irlanda'ya yerleşti. ıssız memleketi çanakkale'ye döndü. bayramda seyranda görüşüyoruz artık.
işte insanı lime lime eriten, o ıslak haziran akşamında ilk kez babamdan, bundan tam 22 yıl  önce duymuştum bu sözü. tabi bu kadar klişe olacağını bilemezdim. "mevsimler değişti artık çocuklar, sonumuz hayrolsun inşallah" demişti.  ki o zamanlar  mahallemiz hala 'dutluk' sayılırdı. son 10 yıldaki betonlaşmayı göremeden öldü rahmetli. iyi ki görmedi diyorum bazen. ama çoğu zaman çok özlüyorum. maltepe sigarasının dumanına sarılmış buğulu sesini. sanki bir kitaptan okur gibi anlattığı hayata dair anektodlarını. asabiyetini bile. özlüyorum.


dün mahallemizdeydim. heyula gibi dikilmiş, şekilsiz, çirkin ve hatta korkunç binaların arasından yürüyordum. aralarda, kır çiçeği gibi kalmış, bahçeli eski tip bir yapının duvarına yazmış bizim muzip çocuklar.
ne yani ejderhalar yok mu? 
ne ejderhalar, ne de o eski mevsimler, eski oyunlar ve oyun alanları yok artık çocuklar dedim kendi kendime.
çünkü her şey değişiyor. kimi yavaş. kimi hızlı. bazı fark ettirmeden. bazı sessiz ve sinsice.
bu sabah fark ettim. babamın son günlerini geçirdiği odadaki simit dediğimiz zaman zaman titreyen ışığıyla odada değişik bir atmosfer oluşturan yuvarlak floresan lambayı çıkarmış, yerine gösterişli bir avize taktırmış annem. sabah uyandığımda ilk gördüğüm; dönemin estetikten yoksun, çirkin binalarına benzettiğim bu camlı, süslü kaba şeydi. gözlerimi açar açmaz karabasan gibi çöktü üzerime. bir süre yataktan kalkamadım. gerçeği annemden öğrendim. aslında 3 ay önce değiştirmiş.
"eskimişti oğlum. bir yanıp bir sönüyordu" dedi.
"söyleseydin yenisini alırdım" dedim.
"ne bileyim değiştirdim işte" dedi.
üstelemedim. gözü daldı. konuyu da değiştiremedim. öylece sustuk bir süre. konuşmadık hiç. nevriye teyze zile basmasa daha ne kadar kalırdık öyle bilmiyorum. kızının kızını görmeye gideceklermiş eltisiyle, annemde gelmek ister miymiş?
onlar nevriye teyze ile çıktı ben mavi magirusla. öndeki kadın "bu ne sıcak böyle" dedi. ben "sıcak değil de nem çok fena" dedim. esmer şoför; "mevsimler değişti artık. eylül de böyle olacak" dedi.
.

Rachid Taha - bonjour



17.08.2018

bazı şeyler: 26-37 bu sabah yağmur var istanbul'da


26- tuhaf. akşamları yakalarsam bindiğim otobüs kışa nazaran daha kalabalık kaç zamandır. halbuki tersi olurdu hep. kışın kalabalık. yazın sakin. iklimlerin, mevsimlerin şaşırması gibi ahali de şaşırdı. ama işte hep diyoruz az sıkın şu deodarantları! reklamdaki orhan baba’ya kulak asmayın siz. sıkıyorsunuz deodarantı, sıkıyorsunuz şişeler dolusu parfümü ozon deliniyor sonra ablacım!
.
27- bu sabah yağmur var istanbul’da. bir de evden hiç çıkmadan, üst üste dört jüliette binoche filmi izleme havası var. evet.
.
28- son günlerde memleketteki döviz, evin içine girmiş ve bir türlü çıkarılamayan kara sinek gibi. vız vız yerinde durmuyor şerefsiz. ama bi’yakalarsam hoca misali biliyorum ben yapacağımı..
.
29- bir gemidir tutturmuş gidiyoruz. aynı gemide değil aynı apartmandayız efendiler. ve ak saçlı delinin biri de bütün iş makinalarını toplamış, kongresinden gerekli izinleri almış binayı yıkmaya geliyor. biz oturmuş yöneticiyi suçluyoruz. ‘şunu yaptın, bunu söyledin. gör şimdi gününü’ diyoruz. birbirimize dalıyoruz.  alooo, olm adam manyak. binayı yıkıyor. binayı..
.
30- dört senede üniversitede öğrenemediğim iktisatı, şu bir haftada televizyondaki açık oturumlardan öğrendim. iyi oldu!
.

31- yalnız şu dünyanın en güzel şeylerinden biri çocuklarsa ötekisi martılar. aşığım lan onlara!
.
32- uzuuun bir aradan sonra ot dergi aldım. beğenmedim. lise gazetesi gibi olmuş! her şey var.  ama ve nerdeyse hiç bir şey yok. istisnalar hariç. kaideler dahil.
.
33- yine uzun bir tatil öncesi son iş günü. ilk saatler. ama müşkülpesent bünyem daha iki gün öncesinden havaya girdi. cuma akşamı istiklal marşını haykırarak söyleyecek öğrenci hissiyatındayım ne zamandır.
.
34- eskiden, çok değil bir kaç sene evveline kadar küçük sahil kasabasına kafa dinlemeye, kendi domatesini, biberini ekmeye gidenlere öykünür hatta kendim gitmiş gibi sevinirdim. ama bugünlerde gıcık olmaya başladım onlara. allahım sen affet.
.
35- ama bu gidişle sadece istanbul’u değil ülkeyi terkedeceğim. hayır efendim ne dolar, ne ekonomi. yemin ediyorum sırf halkımızın şu mangal sevdası yüzünden terkedeceğim ülkeyi. ha bir de gereksiz yere ve sanki iki saniyede bir o kornaya basmazsa ölecekmiş gibi davranan bit yavruları yüzünden.
.
36- çocuklarımız, neşemiz, geleceğimiz tamam da durduk yere ve sanki parmağı kapıya sıkışmış gibi bağıran çocuklar yapmayınız. yetiştirmeyiniz lütfen. hadi yaptınız o bağırıyor diye ortalık yerde siz de kıçınızı yırtarak bağırmayın. başım ağrıyor. valla.
.
37- üzerinize afiyet klima çarpmış biraz. sultan hanımdan çay istedim. “yeni ıhlamur kaynattım seviyorsunuz diye, hem boğazınıza iyi gelir.” dedi. tarçın ve limon da eklemiş. 
söyleyin; hangi milyon dolarlar verebilir bu mutluluğu bana.
.

15.08.2018

hayat ne tuhaf spotify falan

yaklaşık bir sene önce yolu tesadüfen bu kıyılara düşmüş değerli bir takipçim şöyle demişti:
yazılarınızda yer verdiğiniz şarkılardan oluşmuş bir şarkı listeniz var mı spotify’da? yoksa ne güzel olur?”

yoktu böyle listem.
hatta bir spotify’ım bile yoktu. anneme zaten küstüm!


sonra işte; dün akşam evin balkonunda otururken bir martı kafama sıçtı. gidip bilet almak yerine fikrim geldi. spotify hesabı aldım. yazının sonundaki kıyılar mutedil açıklar kaba dalgalı şarkı listesini oluşturdum. bence fena olmadı. hatta ve belki iklim değişir akdeniz falan olur.
hadi dinle ve gülümse...

.
.
not: listeyi dinleyebilmek için bilgisayar yahut telefonunuza spotify uygulamasını yüklemeniz gerekiyor.

12.08.2018

28. mektup

her şey anlamını yitiriyor sevgili leyla. birer birer. tane tane. bütün renklerin aynı hızla kirlenmesi gibi. şairlerin şiiri unutması, bülbüllerin ötmeyi bırakması gibi. beni bu hayata bağlayan her şey. her-kes. ve her hal. tek tek. ve çok hızlı. dünyanın güneşin ve kendi etrafında dönmesinden daha hızlı. kelebeğin ömründen daha kısa. yok oluyor her şey. parça parça anlamsızlaşıyor.
.
dün gece ikiyi biraz geçe ölmek istedim. yalan yok şimdi. bütün anlamlar. anlamsızlıklar. yorgunluklar. aşklar. sevgiler. sevgisizlikler. bencillikler. fedakârlıklar. inceltme işaretleri. sabah işe gidip akşam eve dönmeler. yaz tatilleri. kızgın kumlar. serin sular. şehirlerarası yolculuklar. yaz sıcağındaki serin mola yeri anonsları. sınıf kapısının önünde hoşlandığın kızla kalem açmalar. yerli malı haftasındaki portakal kokusu. siyah önlük, beyaz yakalı dizilişler. hafız’ın gölette bir batıp bir çıkması. fiko’nun fenni sünnetçiden kaçıp bizim apartmanın boşluğuna iltica etmesi. babamın hiç dinlemediğim nasihatlerinden sonra burun üstü çakılmalarım. kalbin ilk kez genişleyip midede kelebeklerin uçuşması. sonra aynı mideye kocaman bir kaya parçasının oturması. dolmabahçe’de ilk gol sevinci. yakup amca’nın ölümü. bir ömür gibi uzun gelen sıkıcı pazar günleri. radyoda ilk kez duyup aşık olduğun şarkıyı sevdiğine dinletme isteği. yârin huzur veren kokusu. kaybetme korkusu. sevdiğim kitaplar. kıskandığım yazarlar. ıskaladığım fırsatlar. hayallerim. hayallerim. imkansız hayallerim. atlas okyanusu görme heveslerim. marakeş ekspresi. yaşamak ağrısı. güneşin doğuşu. güneşin batışı. tuzlu su parçacıkları. iyot kokusu. martı çığlıkları. sirkeci’den saraybosna’ya giden trenin türküsü. ahmet kaya şarkıları. bitmeyen hüzün tünelleri. ayrılık dilemmaları. doğruluk-cesaret oyunları. babamın ahirete intikali. annemin ağladıkları. benim anlatamadıklarım. ama sevmelerim. çok sevmelerim. mecburiyetlerim. ölümüne özlemlerim. “garson bize 2 çay. biri açık” demelerim. sonra gülüşlerin. dünyayı durduran gülüşlerin. ahh o gülüşlerin. matematikten ikmale kalışlarım. dahi anlamındaki de ve da eklerinin ayrı yazılışları. küskünlüklerim. barışmalarım. yalnız ve uzun yürüyüşlerim. uzak ihtimallerim. yakın pişmanlıklarım. bitmeyen şarkılarım. şarkılarım. fransızca sözlü hafif müziklerim. bir türlü huzuru bulamayan huzursuz ruhum. ayrık otu düşüncelerim. kibarlıklarım. kabalıklarım. hemen hepsi. cumartesiyi pazara bağlayan bir ağustos gecesi. kirece boyalı beyaz tavanın üzerinden geçti.


.
yalan değil. dün gece ikiyi biraz geçe ölmek istedim. ama nasıl yapılacağını bilemedim. biraz da korktum. ben hep korktum. çocukken de korkardım. ama çocukken güzeldik leyla. çocukluğumuz sıcaktı. naifti. sevecendi. tüm yoksulluğumuza ve yoksunluğumuza inat bizi biz yapan değerlerimiz vardı.  oyunlarımız sahiciydi. sevgilerimiz gerçekti. kavgalarımız mertçeydi. dostluklarımız ebediydi. beğenilerimiz samimiydi. biz eskiden diyorum sevgili leyla; çok güzeldik.
..
.
.
pink floyd - wish you were here

7.08.2018

seni görünce gözlerim $

iki gün önceki fil gitti, göğsüme göğsüme çöreklenen. lakin sabah annemden ayrıldığımdan beri midemde bir futbol topu bu sefer. basket topu da olabilir. emin değilim. öyle bir baskı. öyle bir ağırlık. oysa dünkü tahliller temiz çıktı. en az 60 sene daha yaşarmışım. fakat annem. yeni ayakkabılarıma takmış sabah sabah. daha açık ve daha sadesi yokmuymuş yaz günü. anne dedim ben kırk yaşındayım. biliyorum dedi. devam etti. o neymiş öyle. sipsivri. mezar gibi. hem sıcakta yanmıyormuymuş ayaklarım. evet çok sıcak sen de çıkma bugün dışarı dedim. tamam dedi. ama yola kadar yolcu etti beni. bıraksam dolmuşa bindirecek. tek bindim sarı dolmuşa. bir şoför, bir ben hareket ettik kartal sahilden. sıcağa ve rutubete inat püfür püfür. sarı sarı gittik eski adıyla rahmanlar’a kadar. rahmanlar’dan içeri girdi şoför. bir yolcu daha aldı. üç kişi olduk. ahmet kaya şarkısı geldi aklıma. biz üç kişiydik. bedircan, nazlıcan ve ben suphi. üç kişiydik sahiden. şoför, sarışın istanbul hanımefendisi ve ben selim. hanım efendi sarışındı, güzeldi ve çok naifti. şimdilerde kaldı mı öyle? lakin o kadar kibardı ki son on yıllık kabalığımızdan dediklerini anlamadım. şoför de anlamadı bana kalırsa. sadece müşteri velinimettir frekansından evet. doğru. haklısınız türünden tek kelimelik cevaplar verdi. sonra sustuk. çok güzel sustuk. çünkü solumuzda adalar öyle güzeldi. deniz öyle maviydi. kuşlar zaten olabildiğince özgürdü. lakin işte midemdeki sıkıntı geçmedi. bilakis doların büyümesi gibi bir genişledi. bir yükseldi. ne püfür püfür esen rüzgar. ne de adalar’ın güzel çehresi dindirebildi içimdeki krizi. bostancı’ya kadar bildiğim tüm diplomatik ilişkileri, arka kapı diplomasisini kullandım. geçmedi içimdeki buhran. bostancı’yı az geçince bir teyze bindi meşhur bir mağazanın çantasıyla. çantasını sağ kolumla, sağ baldırıma oturttu. kendi de yanıma oturdu. şaşkınbakkal ücretini sordu. anlamadı bir daha sordu. 2,75 dedi şoför biraz sinirli. kırmızı ışık yandığında “al canım” dedi uzattı ücretini bizimki. ben cadde bankında düşünceli oturan esmer güzele takıldım. rönesans tablosu fazla mı iddialı olur? ama öyle sahici. öyle güzel. fakat öyle de hüzünlü. sanki onun da midesinde bir top vardı. belki voleybol, belki tenis topu. duru, durgun ve kederli yüzü öyle söylüyordu. yeşil yandı. esmer güzeli kederiyle baş başa bıraktık. bizim teyze poşetinde yazan isimde inmek istedi. “markenspensırda inicem şoför beeyy” dedi uzatarak. anlamadı şoför. “nerde?” dedi. müdahale ettim. “sağda ışıklarda inecek kaptan” dedim. şoför dikiz aynadından gözleriyle bana eyvallah çekti. ben boynumu sola yatırarak lafı mı olur dedim. teyze indi. kolumdaki çantası da. midemdeki top duruyordu ama. feneryolu ışıklarda da ben indim. gözlükçümden yakın gözlüğümü aldım. bu ağustos buhranında eve mi döneyim kadıköy’e mi ineyim ikileminde fazla kalmadım. yine bir sarı dolmuşla kadıköy’e ve başka bir ikilemin kucağına indim. 




sahil mi nazım hikmet mi? dedim. piraye cafe’ye geldim. bahçe püfür püfür insanlar şen şakrak. içimdeki sıkıntı biraz erir gibi oldu. tam ortada dört sandalyeli küçük bir masaya oturdum. ilginç bir şey oldu. aralıklarla üç çay içtim. neredeyse her çaydan sonra bir kadın gelip kulaklığıma rağmen bağırarak sandalye için izin istediler. verdim elbet. işkillendim de ama. ‘makaraya mı geliyorum lan’ diye. bir ben, bir oturduğum sandalye ve küçük, yuvarlak mermer masa kaldık ortada. şimdi dördüncü çayı istemeye korkuyorum. bu arada midemdeki top kar topu oldu eridi. doların ateşinin düşmesi gibi bir anda küllendi. rüzgar biraz esse rahatlatacak kıvamda tatlı tatlı esti. ağaç yaprakları ve kuşlar beraber ve solo şarkılar söyledi. çevremde insanlar cıvıl cıvıl,vır vır, mır mır. kimi geyiğin dibine vurdu şuh ve şen kahkahalarla. kimi memleketi kurtardı en vatansever tonda. bense kafamı öne eğmiş bunları yazdım.
sonra işte; kafamı şöyle bir kaldırdığımda bir tepsi çayla kirli sakallı, çekik gözlü esmer kahvecinin bana doğru geldiğini gördüm. 
“çay. çay isteyen var mı?” dedi gözlerimin içine bakarak.
.
caro emerald - paris

6.08.2018

biz seninle ne çok şey yapmadık

bazı insanlar geçmişte yaptıklarını özlemekle, nostaljiyle geçirirler ömürlerini bense yapamadıklarımızı özleyerek sevgilim. misal biz seninle tarihi erenköy çarşısında oturup çay içmedik hiç. bir yandan da kuşlara ekmek, kedilere su vermedik. büyükçe bir ağacın altında serinlemedik ve ‘sıcak değil de nem çok fena’ geyiği yapmadık. şöyle bakınca biz seninle ne çok şey yapmadık..
.
telefonumun şarjı nasıl bitiyorsa ömür de işte öyle bitiyor aslında. azala azala. bazı farkında olarak bazı hiç farketmeyerek. hem farketmek demişken az önce panayır pastanesinin önünden bir kadın geçti. sen sandım bir an için. beynim ve gözlerimin oyunuydu bu belli. ama duygularımın değil. çünkü sana olan duygularım ilk günkü gibi sahici. o günkü gibi taze. ama işte şartlar denen o vahim şey sevgilim. şartlar...
gerisini zaten biliyorsun.
.
şu an sol dirsek içim mosmor ve kanla pıhtılaşmış biçimde yazıyorum bu satırları. kan alan hemşire aslında çok kibardı. lakin işte bazı meslek erbabının dili kibar, eli hoyrat olabiliyor. olur da. bu yüzden ona kızmadım. ama sorduğum soruya ukala ukala cevap veren yanındaki meymenetsize çok kızdım. günde kaç insan soruyormuymuş, biliyormuymuşum. ben dedim ilk defa geliyorum. cevap vermek zorundasınız. sağolsun, yandaki kibar hemşire cevap verdi. ama o da işte kolumu morarttı. olsun. olur. hepsinin derdi, devası var. ama işte seni özlemenin yok. hele yapamadıklarımızın hiç yok.
.
üç yıl sonra yeniden gaye su akyol dinlemeye başladım. hem ne dinlemek. üç öğün. hatta ara öğünlerde de. uykudan önce. uykudan sonra. seni özlemekle doğru orantılı. biliyorum..
.
yarım saat kadar önce erenköy çarşıdan çıktım. deniz kenarı ile serin, klimalı bir mekan arasında tercih yaptım. zira öğleden sonraki randevum için zaman geçirmem gerek. sahile inmeyi gözüm almadı. yakınlardaki bir mekanın terasına çıktım. çay içiyorum bol bol. sigara mı? hayır hayır! üç aydan 3 aya içtiğim sigarayı bıraktım. unuttun mu? hem sen dememiş miydin; eline hiç yakışmıyor diye?
.
kuşlar var burada. bir sürü. serçe hepsi. pır pır yerinde duramayan. şaşkın. tedirgin. ve ürkek. 
onların fotoğrafını çekiyorum arada. zira bize de benziyorlar biraz. biraz düşünüyorum. biraz seni özlüyorum. sonra yine gaye su akyol.
.
aklımda bir şey var. kadıköy’de dar sokaklar. arnavut kaldırımları. yürüyüşün. sonra gülüşün. ahh o gülüşün..
.
sonra işte herkese olan bize de oldu. 
biraz şartlar denen o vahim şey. biraz cevapsız sorular. biraz anlamlı suskunluklar.
oysa ve daha kışın üşüyen, roma rakamlarına benzeyen parmak uçlarımı gösterecektim sana. tahammül edebilsen bu bet sesimle şarkı bile söyleyecektim. sonra arka fonda vaya con dios çalarken edip cansever şiirleri okuyacaktım. tamam kızma hemen! birhan keskin’den okurum. ama işte en çok yapamadıklarımızı özlüyorum. gitmelere doyamadığım şehirlerarası yolculuğumdun sen benim.

şimdi; kuraklığın mı yoksa sonbaharın mı habercisi olduğu belli olmayan turuncuya çalan sarı yapraklar, özlemin ve yalnızlığım.



5.08.2018

aklımdan bir gökdelen tutsam geçer mi?

aslında her pazar olurdu. ama bu pazar başka. daha büyük. hem tarifi hem sindirmesi zor. sebepsiz bir sıkıntı. her zamankinin aksine öküz değil. bir fil oturdu göğsüme bu defa. ne yapsam gitmedi sabah beri. üşenmedi, semtin parkına geldi benimle bu yapış yapış istanbul sıcağında. belki gözü kesmez diyerek oradan ilk gelen tıklım tıkış dolmuşa bindim. para üstü aldım. para üstü verdim. müsait bir yerde, deniz kenarına indim. oraya da geldi şerefsiz. sahilde benimle birlikte denizi ve adaları izledi uzun uzun. uzaktaki gemilere el bile salladı. "o gemi bir gün gelecek" dedi içinden. çay içip martılara simit verdi. gelip geçen insanlar hakkında saçma sapan hikayeler uydurdu. ben sıkıldım. o sıkılmadı. -tabi onun işi bu zaten. niye sıkılsın!- 

amaçsızca yürümeye başladım. bir yandan başıboş adımlarla yürüyor öte yandan insanlara bakıyordum. insanlar. güzel insanlar. tutkuyla yiyorlar, iştahla okuyorlar, keyifle tüttürüyorlardı sigaralarını. bir süre öncesine kadar ben de onlar gibiydim. ama şimdi... 
hiç olmazsa o eski güzel günlerimi hatırlatacak bir şeyler aradım kalabalık kadıköy sokaklarında. bahariye'yi gidip geldim iki defa. yoruldum. nazım hikmet'te oturup çay sigara eşliğinde bir şeyler okumaya çalıştım. olmadı. sakız gülü sokağını inip çıktım. rexx sinemasında gelecek programa baktım. balık pazarını turladım. sahaflara girdim, çıktım. yine olmadı. bulamadım. değil tanıdık bir his yakalamak duyduğum, gördüğüm her şey, herkes yabancı geliyordu.



yine de dönüş yolunu bilerek uzattım. hiç bilmediğim, hiç gitmediğim sokaklardan yürüdüm. hep kaçındığım kalabalıklara bir kez daha karıştım. hatta seferberlik varmış gibi alışveriş yapılan marketlerden birine girip alışveriş bile yaptım. belki bu karışıklıkta içimdeki sıkıntı, göğsümdeki fil kaybolur dedim. olmadı. sonra bir bebeğin mavi gözlerinde, ekmeğinin peşindeki esnafın babacanlığında umudu aradım. bulamadım. mecbur eve döndüm. o da benimle döndü. akşam yemeğini haberlere bakarak birlikte yedik. 
balkonda oturuyorum şimdi. güneş gitti. o gitmedi. ilgilenmemeye çalışıyorum artık. karışık müzik dinliyorum. arada şiddetlenen rüzgarın ya beni ya da göğsümdeki fili alıp götürmesini temenni ediyordum ki fatih geldi aklıma. belki esen rüzgar. belki kulağımdaki melodi buna sebep. bilemiyorum. ama iyi ki geldi. fatih. ilkokul arkadaşım. onunla oynadığımız bir oyun vardı. ne vakit canımız sıkılsa vadi gibi bir boşluğun tepesine dikilmiş okulumuzun ucuna giderek vadinin diğer ucundaki gece konmuş rengarenk evlere bakardık. ve sonra aklımızdan bir sayı tutar gibi birimiz onlarca ev arasından birini tutup rengi ve şekliyle ilgili kimi ipuçları verir, diğerimiz de hangi evi tuttuğumuzu bulmaya çalışırdı. oyun bittiğinde bizi üzen, dertlendiren sıkıntıyı unutmuş olurduk her seferinde. şimdi diyorum ben de şu karşımda sıralanan irili ufaklı gökdelenlerden birini tutsam acaba içimdeki sıkıntı geçer mi?
.
adriano celentano - i passi che facciamo

4.08.2018

27. mektup

zarifoğlu okuyorum. yine. balkondayım. “babamdan mektup aldım eylül yirmi bir tarihli” diyor. allah var. yalan yok şimdi. kıskanıyorum onları. çünkü ben hiç mektup almadım babamdan. onca zaman ve bir kaç kez (askerlik, üniversite tahsili vs.) uzak kalmama rağmen mektup da yazmadım. belki de mektup hevesimin bu denli yüksek olmasının, sana bu kadar çok yazmamın sebebi budur. kim bilir? inan ben bilmiyorum sevgilim. bildiğim özledikçe yazıyorum. yazdıkça daha çok özlüyorum. özledikçe geri gelmeyecek olanın hüznü doluyor ciğerlerime. hüzünlendikçe şarkıların kuytusuna sığınıyorum. lakin geçmiyor. ne hüznüm. ne de özlemim. unut diyor doktor. ama ben unutmak istemiyorum. dört gün sonra mesela. ölüm yıl dönümü babamın. ne yapacağımı bilmiyorum. her geçen yıl daha fazla özlemekten başka. hem nasıl unutabilirim ki? en ufak bir şey. dinlediğim şarkı. nerden geldiği belli olmayan serseri bir koku. rüzgarın esiş şekli. yahut yalnız bir kuşun süzülüşü. hep ondan bir iz taşıyor. ankara mesela. cem adrian ciğerlerimi dağlıyor. kar yağmış yollara diyor. örtülmüş izler. ıssız ankara diyor şimdi. bursa. izmir. samsun. eskişehir. gaziantep. malatya. kırklareli. hepsine gittik beraber de ankara’ya hiç gitmedik. oysa hastalanmadan bir, ölmeden sekiz ay önce demişti. “ankara’ya gideriz değil mi? başşehire.”

 “gideriz tabi.” dedim.

gidemedik. 
ondan sonra da hiç gitmedim ankara’ya. başşehire.


ankara’ya gidesim var. trenle. ama şimdi yerimden kımıldayasım yok. bugün hiç dışarı çıkmadım. bakkala bile gitmedim. kahvaltıyı elde kalanlarla yaptım. öğleyi dışarıdan söyledim. fiko aradı az önce buluşalım diye. işim var diye yalan uydurdum. oturdum. çay demledim. ama aceleye getirmedim bu sefer. babam gibi demledim. kaynayan suyla doğrudan haşlamadım çayı. hafif ıslatıp tozunu toprağını süzdükten sonra demledim. kaynar suyu yine demliğin dibinden değil de çok yukarıdan doldurdum.
zarifoğlu okuyorum. yine. babamı özlüyorum.
.
istanbul, 4 ağustos.

1.08.2018

tam 4 yıl olmuş

ağaçlar büyüyor. ama yavaş büyüyorlar. tam dört haziran önce geldiğim genç fidanın altındayım şimdi. bana sorarsan sevgilim hala genç bir fidan o. yaprakları biraz daha fazlalaşmış. dalları biraz daha uzamış. bıyıkları yeni terlemiş delikanlı sadece. altında aşıkçasına ve özgürce oturabileceğimiz bir ağaç değil. sanırım bir dört yıl daha geçmesi gerek bunun için. ama bu geçen dört yılda çok şey oldu. bazı haritalar değişti. iklimler daha karmaşık oldu. özeldeki memuriyetimden anlaşarak ayrıldım. sigarayı bıraktım. bir buçuk yıl sonra memuriyete mecburen döndüm. sigaraya başladım. beşiktaşım iki kez üst üste şampiyon oldu. -ki dört yılın benim nazarımda en mesut olayı.- sonra annemin tekir kedisi kayboldu aniden. bir sabah gelmemiş. ikinci. üçüncü sabah derken 322 sabahtır yok tekir kedi. annem; “hisli yaratıklar, sahiplerini üzmemek için olsa gerek ölümlerine yakın böyle birden kaybolurlar.” dedi. durumu kabullendi. fakat çok üzüldü. o üzüldü diye ben de üzüldüm. gidenlerin ardından üzülmek çünkü bizim ata sporumuz. ilk okulda misal bizi dört yıl okutan naci öğretmen gittiğinde de çok üzülmüştük sınıfça. sonra ben askerdeyken sıra arkadaşım metin gitti elim bir trafik kazasında. yine ve keza ablam evlenip heidi’nin memleketine yerleştiğinde de hep üzülmüştük. çok üzülmüştük. seni söylemiyorum bile. çünkü üzüntüm değil ama hüznüm hala devam ediyor.
dört yıl boyunca bu kadar şey değişmişken değişmeyen bir hüznüm. bir de işte bu mecburi çalışma hallerine karşı olan hissiyatım. dört haziran önce tam burada, yazın çalışmak yasaklanmalı demiştim. ama yasaklanmadı. hala aynı fikirdeyim. hatta aklı ve durumu olan dışarıya adım atmaz bu sıcakta diyerek devam etmiştim. tam dört yıl önce böyle bir yaz. dışarı çıkmam. biraz zarifoğlu okur, en az 2 ispanyol filmi izler, çay içerek balkondan aşağı sokak insanlarının hikayelerini yazarım. seni de düşünürüm elbet. yalnız seni. ama en çok seni. demiştim. tam dört yıl önce...
sahi en son ne zaman geçmiştin bizim sokağımızdan?
.