21.06.2018

hükümsüz

yıllar önce -ki bundan tam dört yıl yarım ay ve on üç gün evvel- bu blogdaki en sevdiğim yazımı yazdığım yerdeyim. öğle vakti, bir belediye parkında. hava o günkü gibi sıcak. rüzgar, o zamanki serinletici rüzgar. hayaller aynı. hakeza yükler ve yorgunluklar da. tek fark aynı yazma isteğim yok. bir durgunluk, bir halsizlik hali. hani tehlikeli oyunlar’da diyor ya oğuz atay; “günlük yaşantıların küçük koşuşmaları içinde bunalmayalım, nefes nefese kalmayalım. insan kendini kaybediyor sonra.*”
galiba ve yine kendimi kaybettim ben de bir süredir. arıyor muyum, bulmak istiyor muyum? emin değilim.

gösterişli bir yeşile bezenmiş bu suni parkta düşünüyorum da; ilk kendimi kaybettiğimde yirmi yaşındaydım. sevgilim beni terk edip gittiğinde sahilden istasyona nasıl geldiğimi hatırlamıyordum. hala da anımsamıyorum. üstelik onca aracın arasından, çarpılmadan eve nasıl geldim. onu da bilmiyorum. hayatın o on beş-yirmi dakikalık bölümü yok zihnimde. insanoğlu ama çabuk öğreniyor. terkedilmeyi ve sonra terk etmeyi. nihayet hepsini hazmetmesini. 
sonra, bu olaydan bir kaç yıl sonra üniversite sonda, arkadaşlarla en büyük sevdamız beşiktaş’ın final maçında kaybettim. hem kendimi hem arkadaşlarımı. 16:00 da başlayacak maça sabah 06:00’da gitmiştik. o zamanlar öyleydi çünkü. içeri girerken çıkan kargaşada bizim grubu kaybettim. onları ararken devletin yasal güvenlik görevlisine ayar verme gafletinde bulundum. o da bana dersimi verdi bir manga arkadaşıyla. sonuna kadar haklıydım ama mutsuzdum. ben kendime geldiğimde beşiktaş şampiyonluğu kaybetmişti. her türlü kaybedendik. ve brecht’i yeni tanımıştık. yine ve daha iyi yeniliyorduk. hep kaybediyorduk. 
misal yine, kısa dönem askerliğimde yapmadığım bir şey yüzünden onca arkadaşın arasında haksız yere suçlanandım. bunu bilen bir tek ben değildim. bildikleri halde susan arkadaşlarım. ve güçlü olan komutandı. o akşamüstü astım işte ben de bütün iyi niyetlerimi bir bir. bu son olsun diyerek. bu son olsun.
ama olmadı.
büyük marmara depreminden hemen sonra anayasa fırlatma krizinden epey önce dünyanın elektriğini kestiler. seni sen yapan, dünyaya dair bildiğin ne varsa hepsini öğreten, atan, önderin, arkadaşın, yoldaşın, baban, süper kahramanın artık yok dediler. inanmadım onlara. hepiniz yalancısınız dedim. galiba biraz da kırdım onları. sadece kalplerini değil bir iki kişinin parmağını, dişini falan. gerçi sakinleştirme bahanesine onlar da bana sağlam bir kaç aparkat çektiler. ödeştik. ama sakinleşmedim. anneme gittim. lakin annem beni duymuyordu. ben de kimseye duyuramadım sesimi. son çare gölgesizler’de durmadan ‘kar neden yağar?’ diye bağıran cennet’in oğlu gibi gökyüzüne haykırdım. neden?
şimdi. 
dört yıl önceki parkta. rüzgar kelimelerimi, sıcak dikkatimi dağıtırken. canım acayip çay istedi. en iyisi sen “bana çay pişir. bırakalım her şey kendi kendine düzene girsin.*..”
.
sezen aksu - hükümsüz

* oğuz atay - tehlikeli oyunlar