30.04.2018

otuz nisan

          niye yazıyorum acaba bunları.
             içimiz bir dolap değil ki açıp bakalım.
                açıp gösterelim!
                   yine de anlatıyoruz ama..
                              cahit zarifoğlu - yaşamak

..
bu sabah rodrigo soslu, yeni bir fransızca şarkı buldum. ve şimdi bir sürü anımı çağrıştıran bu ezgi eşliğinde balkonda sırtımı güneşe dayamış hayatımın özetini çıkarıyorum. ama en çok sevdiklerim. kişiler, sokaklar. elbet denize kıyısı olan anılar önceliğim. sokaktan geçen eskicinin gevrek sesi, karşı balkondaki çocukların şen kahkahası, bulutsuz mavi gökyüzü ve serseri martılar renklendiriyor bugünümü. lakin dengesizim. gölgede üşüyor, güneşte yanıyorum. orta yolu arıyorum. vücudumun yarısını güneşe, yarısını gölgeye teslim ediyorum. 
.
bazen ve misal şimdiki gibi; ismi ve cismi bilinmeyen soğuk bir kuzey ilinde öyle umarsızca ve günlerce uyumak istiyorum. her şeyden ve herkesten bağımsız. mekanik hal ve hareketlerden ve dahi ezberlenmiş alışkanlıklardan arınmış vaziyette uyumak diyorum. misal işe gidip eve dönme ritüellerinden, dokuz-altı bulantılarında boğulmaktan, bir şeylere yetişme telaşında ve bu büyükşehir kaosunda harap olmaktan üç ışık yılı uzakta uyumak diyorum canım viktor.
lakin uyumadan önce manzaraya bakarak bir kaç bardak demli çay içmek istiyorum. çay çünkü mühim. çaydan evvel de kulübemin dışına çıkıp sakin ama lapa lapa yağan karda biraz yürümek istiyorum. -söylemiştim; karda yürürken çıkan o katur kutur sesleri çok seviyorum.-  
yürümeye başlamadan önce en sevdiğim müzik listemi açmak isterim elbet. fakat ve en mühimi; müzik başlamadan az önce, kuzeyin tüm serinliğini, kar taneleriyle etrafa savrulan o çığ sessizliğini ve bütün özlemlerimi içime çekmek istiyorum. 
.
bazen de uzun soluklu planlar yapıyorum. dört yıl sekiz ay kadar mesela. basit, sıradan, kendi halinde hesaplar. önce çevremdekileri sonra kendimi bu plana hazırlıyorum. ya da tam tersi. ama ve sonuçta birilerinin ikna olması lazım. bu yüzden her önüme gelene söylüyorum. rivayete göre kırk kişiye söylersem gerçekleşirmiş. lakin ve daha başta annemi inandıramadım. ablam her vakit ki temkinliliğinde “iyice düşündün mü?” dedi. abimse “hayat senin olm, bana bulaşma da ne istersen onu yap.” kestirmesine saptı. kırk yıllık dostlarım acı söyledi. hafız “senin planlarını biliyoruz yavrum. bu gerçekleşmeyen kaçıncı planın olacak?” dedi. fiko; daha insaflıydı! “yol yakınken vazgeç istersen dostum” diye ünledi.
.
sıkıldım. 
balkonu ve güneşi bırakıp dışarı çıktım. gönülsüz girdiğim mağazada satıcının psikolojiye batırılmış ikna çabasına maruz kaldım. hayatın sırrına vakıf olmuş gibi konuşmasına uyuz oldum. ama o işler öyle olmuyor satıcı beyefendi de demedim. diyemedim. dinler gibi yaptım. sattığı malı almadan çıktım dükkandan. berber meto’ya gittim. biraz beşiktaş’a üzüldük. biraz memleketi kurtardık. moralim yerine geldi. sonra kenardan kenardan eve geldim. balkona çıktım. müziği açtım. şemsiyenin altına girdim. şemsiyeden sekip duvara yansıyan güneş ışınlarını izlemeye koyuldum. ayşegül aldinç geldi. 
"ne var ne yok?" dedi. 
"sorma durum leyla" dedim. 
durum leyla.
hafif tebessüm edip sağ elini dostça omzuma koydu. sol elini de alnına siper edip uzaklara baktı. "bu hayatı" dedi. "fazla içine çekmeyeceksin dostum. oluruna bırakmak en iyisi. bak şu salınan beyaz kuşlara. içgüdülerinden başka pusulaları yok. beynindeki gürültüleri değil kalbinin sesini dinlemelisin." 
teşekkür etmek için soluma döndüm. güneş gözümü aldı. yüzüm yandı. rüzgar şemsiyeyi devirmiş, zarifoğlu ise savrulan sayfasında şöyle diyordu:

yazarak; hayattan eksikliklerimizi, ihtiyaçlarımızı mı kapatmaya çalışıyoruz?

28.04.2018

geçtiğimiz 6 ay

sen benim kim olduğumu biliyorsun. ne yiyip ne içtiğimi. neleri sevip neleri sevmediğimi. nerelerde gezdiğimi sonra.
ama ben hiç bir şey bilmiyorum.
haksızlık değil de nedir bu?
hem ve yine en iyi sen biliyorsun.
şu hayatta iyi bir şiir yazabilmeyi ne çok istediğimi.
lakin kötü bir şiir bile yazamıyorum ben kendim
hani şair diyor ya bir şiirinde
geçtiğimiz altı ayda çok şey oldu*
sahi ne çok şey oldu geçtiğimiz altı ayda
misal, her kış gibi bu kış da üşüdü ellerim
ama bu sene hepsinden çok 
ellerim sanki. 
ahmet kaya dinledikçe daha çok üşüdü bu kış
ben de ağırdan aldım 
çok ağırdan hayatı
ses etmezsem belki geçer diye
geçmedi 
hayat ne garip şey 
oysa
geçtiğimiz altı ay diyorduk 
menekşeler boy verdi
cemreler sıraya girdi
kuşlar yönünü afrika’ya çevirdi
içimin boşluklarına gökdelenler dikildi
yoruldum
çok yoruldum
geçtiğimiz 6 ay
..
çok yorgun olunca da işte uyuyamıyor insan. düşünüyor. tepedeki beyaz ışığa bakıyor. gündelik, basit meselelere kafa yoruyor. türk hava yolları ile dünya şimdi daha büyük diyen radyoyu dinliyor. geçmişi ile geleceği arasına sıkışıyor. kısa cümleler kurmak istiyor. sıradaki şarkıdan fallar tutuyor. özlemleri artıyor. sayfalar dolusu mektup yazmak istiyor. 
sonra şiir okumak. 

birhan keskin’den rastgele mesela:

bana demli bir çay, uzun efkar, geniş keder
sana smoke sana malt viskiler sana rezerv**

geçtiğimiz onca zaman diyorum ne çok şey oldu
ama ben hiç bir şey bilmiyorum..
.
.
.
* sinem sal

** birhan keskin - fakir kene







27.04.2018

son çalan şarkı

O zaman bunu niye yaptığıma bir anlam verememiştim. Belli ki bugünler içinmiş. İktisat Fakültesi Mezunları Cemiyeti’nde Necla ve üniversiteden iki can dostumla oturmuş çene çalıyorduk. Daha çok okul anılarından, geçmişteki mesut günlerimizden bahsediyorduk. Zira mevcut gündem, en az saçlarımıza düşen aklar ve bedenimize eklenen yağ kütleleri kadar acı veriyordu. Arka planda Tom Waits’in bir şarkısı çalıyordu. Sanırım Innocent when you dream idi. Evet evet,hani şu Smoke filminin finalindeki meşhur şarkı. Ben aniden ve üstelik ortada hiçbir neden yokken; "Ölünce cenazemde Tom Waits çalsın dostlarım. Bu size vasiyetim olsun," diyerek heyecanla ayağa kalktım. Masadan kalkarken çarpıp düşürdüğüm bardağın sesiyle bizimkilerin sessizliği arasında bir süre dondu kaldı zaman. Kimse tek kelime etmedi. Sadece Şebnem ve Oğuz’un suskun ama meraklı bakışlarının üzerime sabitlendiğini hatırlıyorum. Necla ise söylediğimi hiç duymamış gibi dalgın bir biçimde pencereden süzülen yağmur damlalarını izliyordu.
Sessizliği Şebnem bozdu. Zaten en konuşkanımız oydu. Mesleğinin de vermiş olduğu bir refleksle, hem beden hem de tatlı dilini devreye soktu. Öncelikle yüzüne, beni anlamayaçalışan ciddi bir ifade oturttu. Hemen akabinde sağ bacağını sol bacağını üstüne attı. Sırtını koltuğa iyice yasladıktan sonra da psikologlara özgü bir eda ile tane tane, kelimelerin üzerine basarak konuşmaya başladı.
“Canını sıkan bir şey mi var Selim? Bize anlatmak ister misin? Ölüm, vasiyet. Asla senin cümlelerin değil bunlar. Neler oluyor?”
“İnsanlar değişir Şebnem. Ben de değiştim.”
Şebnem’in bir anlık sessizliğinden yararlanan Oğuz girdi araya ve tanıştığımız günden beri yaptığı gibi yine onu tasdik etti.
“Şebnem doğru söylüyor, dostum.” 
Sonra, masanın üzerinden bir kadeh alarak ayağa kalktı ve sağ elinde kadeh, sol eli pantolonun cebinde olduğu halde ileri geri yürürken konuşmasına devam etti.
“Böyle karamsar konuşmalar, melankolik tavırlar hiç yakışmıyor sana. Daha önümüzde görecek çok güzel günlerimiz var. Hem ne demiş üstat Nazım Hikmet; En güzel günlerimiz, henüz yaşamadıklarımızdır.”
Bu sefer Şebnem, Oğuz’a arka çıktı.
“Oğuz çok haklı.”
“Haklıyım tabi ya. Hadi, şimdi hep beraber sağlığımıza ve gelecek güzel günlere kaldırıyoruz kadehlerimizi.”
Ayıp olmasın diye ben de kadehimi kaldırdım. Ama bir gözüm hâlâ Necla’daydı. Konuyu açtığımdan beri sessiz kalmıştı. Bedeni oradaydı ama besbelli aklı başka yerlerdeydi. Önce oturduğu yerden kadehini isteksiz bir biçimde kaldırdı. Sonra da uzunca bir süredir pencerede tuttuğu renksiz ve sabit bakışlarını bu kez önündeki siyah çerez tabağına dikti. Sağ elinin işaret parmağıyla tabağın içinde daireler çizmeye başlamıştı ki aniden ve gürültülü bir şekilde söze girdi.
“Ama cenazede şarkı çalınması, hem dinimize hem göreneklerimize ters," demesiyle kül tablası büyüklüğündeki çerez tabağını hışımla masaya vurması aynı anda oldu.
Oysa Necla’nın dini hassasiyetleri o kadar yüksek değildi. Biliyordum. Niye böyle yaptığına o an için anlam veremedim. Üzerine gittim. 
“Olmayacak şey de değil ama,” dedim.
Ses çıkarmadı. Bir karış suratla başını yine pencereye çevirdi. Az önce bıraktığı yerden boşlukları okumaya devam etti. O an yine de farklı davranmasını beklerdim. Her ne kadar durduk yere ve hiç gereği yokken boş boğazlık etsem de böyle hassas bir konuda en azından diğer dostlarım gibi daha ılıman ve yapıcı olabilirdi. Onca yıl birlikteliğimizin, sevgimizin bir karşılığı, bir hatırı olmalıydı? Yoksa beni hiç sevmemiş miydi? Onlara belli etmemeye çalışsam da eski karımın bu doğruculuğu epey canımı sıkmıştı o gün.

                           ***
Aslında her şey, tüm bu olanlar, önlenemez çöküşüm Necla ile boşandığım gün başlamıştı. Necla, ilk ve son göz ağrım. Üniversitede henüz kayıt aşamasında tanışmış, okulu birlikte bitirmiş, toplam altı sene çıktıktan sonra mutlu bir aşk evliliği yapmıştık. İlk yılımız masallardaki kadar olmasa da güzeldi. İkinci yılın ortalarında her ailede olagelen tartışmalarımız giderek büyüdü. Nihayet üçüncü yılımızın ortasında, bir akşam yemeğinde; ‘Şu tuzluğu bana uzatır mısın’ dercesine, sakin ve kendinden emin bir biçimde “Ben boşanmak istiyorum Selim,” dedi. Dönüp “Ne diyorsun?” bile diyemedim. Elimdeki çatal masaya düşmüş, kaskatı kesilmiştim. Kararından vazgeçmeyecekti. Biliyordum. Zira bugüne kadar hiçbir kararından geri dönmemişti. O şaşkınlıkta sadece “Neden?” diye sorabilmiştim. Neden?
Ona göre yalnızca iyi birer arkadaştık. Fakat hiçbir zaman ideal bir çift olamamıştık. Ayrıca evliliğimiz boyunca sevgimi hissedemediğini, benim kendisini değil de birlikteliğimizi sevdiğime dair inancından da bir türlü kurtulamadığını söyledi. Bu nedenle de yalnız kalmak istediğini, buna asla başka birinin sebep olmadığını ve daha bir sürü kişisel ve bilimsel şeyler ileri sürdü. Son olarak da gerçekte asla ayrılmayacağımızdan, her zaman arkadaş kalacağımızdan bahsetti. Dediği gibi de oldu. Arkadaş kaldık uzunca bir süre. Ama benim de bir yanım hep buruk kaldı. Bu kadar yakınken ona eskisi gibi dokunamamak, hep uzağında kalmak, ayrılmadan önce beraber yaptığımız her şeyi tek başıma yapıyor olmak, her geçen gün daha da dibe itti beni. İşlerimi aksatmaya başladım. Hatta bazı geceler kendimi öyle kaybediyordum ki sabah işe gitmeyi unutuyordum. 
Patronum Hulusi Bey anlayışlı, babacan bir insandı. Her ne kadar gereğinden fazla titiz ve biraz asabi olsa da onu severdim. İnsancıldı en azından. Patron olmanın ve benden dokuz yaş büyük olmanın verdiği avantajla bir iki kez nasihat da etti. Baktı olmadı, ikaz etti. Fakat o kadar dağıtmıştım ki, ona yapacak başka bir şey bırakmamıştım. Şirket için çok önemli olan bir iş bağlantısı benim hatam, daha doğrusu dalgınlığım ve unutkanlığım yüzünden gerçekleşmedi. Zaten bu da bardağı taşıran son damla oldu. Boşandıktan tam dört ay sonra, bir yılbaşı akşamı işten kovuldum. Herkes yeni yıldan aşk, iş, para-pul, sağlık dilerken ben hepsini birden kaybetmiştim.
Sekiz yıllık tazminatımı verdiler. Aldığım para ancak arabanın kalan kredisini kapatmaya yetti. Ev zaten kiraydı. Arabayı sattım. “Hazıra dağ dayanmaz oğlum,” derdi annem. O zamanlar pek kulak asmazdım. Fakat annem haklı çıktı. Bu dağınıklığımla elimde avucumda ne varsa hepsini beş ayda bitirdim. Mecbur iş aramaya başladım. Fakat ha deyince, öyle kolaylıkla iş de bulunmuyordu. Ekonomik kriz kapıdaydı. Artık zorunlu ihtiyaçlarımı bile karşılayamıyordum. Birkaç kez Oğuz ve Şebnem’den borç almıştım. Ama artık onlardan istemeye hem utanıyor hem de bu durumun Necla’nın kulağına gitmesinden korkuyordum. Son çare, eski şirketimdeki Dış Ticaret müdürü Hayati Bey’e gittim. Sağ olsun, ikiletmedi isteğimi. Ertesi gün hesabıma on bin lira gönderdi. İki aylığına demiştim. Çünkü bu sürede iş bulmayı umuyordum. Ancak olmadı. Aksilikler üst üste geldi. Oysa yavaş yavaş normale dönmeye başlamıştım. Her hafta Cuma günleri cemiyette Necla, Oğuz ve Şebnem’le buluşuyor, Cumartesi geceleri diğer okul arkadaşları ile on bir – on ikiarası halı saha maçı yapıyor, pazar sabahları bazen yalnız, bazen yine bizim tayfadan birileri ile Moda’da kahvaltı yapıyor, gazeteler haricinde eşe dosta da haber verip ciddi ciddi iş arıyordum. Tam işler rayına oturuyor derken bir halı saha gecesi eve hırsız girdi. Televizyon, dizüstü bilgisayar, müzik seti gibi elektronik eşya namına evde ne varsa hepsini toplayıp götürdü. Yine aynı gece maçta ayağımı kırdım. Kemiğin kaynaması beklenilenden uzun sürdü. Beş altı hafta ayağım alçıda kaldı. İş görüşmelerine gidemedim haliyle. Borcu aldıktan yaklaşık iki buçuk ay sonra Hayati Bey aradı, mahcup bir şekilde. Niye aradığını biliyordum. Aksiliklerden bahsettim. Aybaşında en azından paranın yarısını takdim edeceğimi söyledim. Ama o kendi elinin de sıkışık olduğunu, iki hafta önce eşini ameliyat ettirdiklerini, tedavisinin hâlâ sürdüğünü, küçük oğlunun da tecilini bozup askere gittiğini, zor durumda olmasa beni sıkıştırmayacağını, bu yüzden de bir an önce paranın tamamını alması gerektiğini söyledi.  “Bir yolunu bulacağım,” diyerek kapattım o akşam telefonu. Uzun süre ne yapacağımı düşündüm. Bir çıkar yol bulamadım. Necla’yı aradım. Sesini duymak istedim. Bir türlü ulaşamadım. Bir saat boyunca ve neredeyse on dakikada bir aradım fakat açmadı telefonunu. Oysa hiç böyle yapmazdı. Şebnem’i arayıp sordum. “Spora gidecekti, salondadır herhalde,” dedi. Aradığımı görünce bana dönerdiye düşündüm. Lakin üç saat geçmesine rağmen aramadı. Bir yanda Hayati Bey’e olan borcum. Bir yanda Necla’nın çıldırtan sessizliği.
Babadan kalma otuz sekizliği çekmeceden ne vakit ve nasıl aldığımı hatırlamıyorum. Hem hatıra hem de hırsıza, uğursuza caydırıcı olsun diye yatak odamdaki çekmecemde duran silah şimdi elimdeydi. Nasılsa haznesi boştu. Aynanın karşısına geçip silahı şakağıma dayadım ve tetiği çektim.

                          ***
Ve şimdi; Kadıköy Osman Ağa Camii avlusundaki çınar ağacının üstünden kendi cenazemi izliyorum. Dilimin ucunda kekremsi bir şiir.
…. 
Ve o gün ilk defa 
ölüsünü gördü Ruhi Bey
Soğumuş gövdesini gördü
Donuk gözlerini, durmuş kalbini
Gördü neye benzerse bir ölü.
- Ben Ruhi Bey nasılım
- Mutlusunuz Ruhi Bey.
Yarın gazetelerde çıkacak ilanlarım
Ruhi Bey öldü
Bu ölüm töreninde mutlaka bulunacağım
Bir daha görmek için ölümü
Çelenkler yığılacak avluya
Ki benim sayısız ölülerime
Yaldızlı yapraklarını kıpırdatarak bakacaklar
Sevgiyle 
Avluda, tabutumun hemen önünde kadim dostlarım Oğuz ve Şebnem, Necla’nın iki yanından kollarına girmişler. Sessiz ve hareketsiz öylece bekliyorlar. Hava kapalı olmasına rağmen üçünün de gözünde simsiyah güneş gözlükleri var. Belli ki çok üzgünler. Hemen yanlarında da kız kardeşim Sevim. Gözlüğü yok. Eşarbı kaymış. Saçları dağınık. İfadesiz bir yüz ifadesiyle öylece tabutuma bakıyor. Onların hemen arkalarında ise, işyerinden beni sevdiğine inandığım bir kaç arkadaş, patronun kardeşi Necati Bey ve genel müdürümüz Korhan Bey, sekiz sene çilesini çektiğim anonim şirketlerini temsilen gelmişler. Ayrıca çelenk göndermeyi de ihmal etmemişler. Avlunun bir köşesinde patronum Hulusi Bey’in ve şirketimizin adının yazılı olduğu son derece şatafatlı iki ayrı çelenk göze çarpıyor. Birbirimizi hiç sevmediğimizi sağır sultanın bile duyduğu pazarlama müdürünün niye geldiğini ben de bilmiyorum. Kesin patron kısmına yaranacak bir sebebi vardır adi herifin. Görüyorsunuz ya, cenazemde bile günaha sokuyor beni bu tıynetsiz dalkavuk.
Arka sıralarda bir kaç uzak ve yakın akrabamı görüyorum. Kardeşim ve yakın dostlarım hariç neredeyse hepsinin yüzlerinde katılması zorunlu bir davet etkinliğinin bitse de gitsek sabırsızlığı okunuyor. İkili, üçlü gruplar halinde sıralanmışlar, günlük dedikodularını yapıyorlar. Ama kardeşim Sevim ağlamaktan şişmiş gözleri ile perişan bir halde.Öldüğüme en çok onun için üzülüyorum. Dört yıl önce trafik kazasında rahmetli olan anne ve babamdan sonra bugün de ben. Zavallının bu dünyada kimsesi kalmadı. Gerçi dünya da kimseye kalmıyor. Ama ne yaparsınız? Kader işte! Aslına bakılırsa kazaydı da bir yandan. Zira dün gece gerçekten ölmek istememiştim. Evet, bana sorarsanız ölümüm bir kazaydı. Oysa emniyet kayıtlarına intihar diye geçmişti. Bir anlık dalgınlık. Bilemiyorum. Belki de bilinçaltımda silahın dolu olmasını istiyordum. Ama ve lakin, neticede buradayım.

Hah işte! Ölümümüm müsebbibi Hayati Bey de gelmiş. Geride, topluluktan ayrı durduğuna göre sanırım hakkını helal etmeyecek. Canı sağ olsun. Aslında fena adam değildir Hayati Bey. İşinde gücünde, mazbut bir aile yaşamı olan iki çocuk babası, muhlis bir adamdır. Tabi adama başka şans bırakmadım. Kendisine yüklü miktar borçlanıp ödeme gününü de epey geçirmiştim. Normalde kimseye ne madden ne de manen borçlanmayı sevmezdim. Birine borçlu kalacağıma ölürdüm daha iyi. 
Ve ölmüştüm işte! Gerçi bu ilk ölümüm değildi. Necla’dan ayrıldığım gün resmi olarak zaten ölmüştüm. Bu sefer imam onaylı olacak ölümüm.
Ama bir saniye, bir saniye!
Avlunun hemen dışındaki Necla’nın arabasından gelen ses! Fakat bu şarkı?
Bu çalan şarkı, Tom Waits değil mi bu?
Ah be Necla’m. Ah be!
.
son çalan şarkı : tom waits - innocent when you dream

23.04.2018

cutting stone

sahilde.
cutting stone çalıyor. ne güzel!
dünyayla bağlantımı kesecek kadar güzel.
ama direniyorum. 
zayıf esen rüzgarın yönünü arıyorum. denize bakıyorum. durgun marmara bana bakıyor. keza az ileride yorgun ve yaşlı büyükada. adaya fon olan iki küçük kayık. 
sonra serseri martılar. 
sahil bandında kâh koşanlar. kâh yürüyenler. bazen de bisikletliler. 
çünkü yukarıda asılı duran güneş çok güzel. 
cutting stone diyorum bayım. başka güzel bugün. 23 nisan. 
bir baba kızıyla kayalıklarda denize paralel yürüyor. 
gözlerim buğulanıyor. çok uzaklardan bir yolcu vapuru sisi yararak aheste geçiyor. lakin ve hâlâ deniz kılını kıpırdatmıyor. öyle sakin, öyle mutedil. 
oysa dünyanın kuralı değişmiyor. 
insan, yakınındakilerin kıymetini ancak kaybedince anlıyor. her tatil sabahı denizi ve sahili aramam bu yüzden.
hem sonra, söylemek isteyip de söyleyemediklerim var hâlâ.
diziliyorlar boğazıma. ve kalemime. 
taslaklar, tamamlanmamış cümleler ve yaşanmamış anılarla dolu şimdi.
farklı şeyler yazıp aynı şeyleri düşünüyorum bu bahar da. 
sahilde. 
şimdi kuşlar şarkı söylüyor. ne güzel!
dünyayı yeniden sevdirecek kadar güzel.
.
the decemberists - cutting stone

21.04.2018

Aynalı Kapı


Sol gözüm tembel benim. Çok tembel. Bunu öğrendiğimde ilkokul beşe gidiyordum ve Nilgün’den ayrılalı henüz iki gün olmuştu. Zaten böyle olur hep. İşler bir kere ters gitmeye görsün. Ondan sonra yokuş aşağı freni patlamış kamyon gibi dalarsın hayatın orta yerine.
.
Ana-baba ve üç çocuktan mütevellit orta halli bir aileydik. Mutlu değildik. Ama mutsuz da değildik. Sadece ben ortanca çocuk olmanın sıkıntılarını yaşıyordum. Ablam ilk göz ağrısıydı ailenin. Yedi yaş küçük kardeşim de sevimli afacanıydı. El üstündelerdi. Bense en ortancaydım. Ortada öylece kala kalmıştım. Ortanca olmak ne fena bir şeydir bilir misiniz? Eğer bir ortanca değilseniz bunu asla bilemezsiniz. Bir kere bütün fuzuli işleri siz yaparsınız. Çöp mü dökülecek? Mithat. Bakkala mı gidilecek? Mithat. Misafirliğime mi gidilecek?  ‘Mithat git bak bakayım Tarık amcanlar evde miymiş.’
Acayip bunalıyordum. Her şeyden şikayet ediyor, evde olur olmaz sebeplerden maraza çıkarıyordum. Fakat tüm bu ortancalığıma rağmen güzel şeyler de yok değildi hayatımda. Nilgün vardı mesela. Sarışındı. Çalışkandı. Deniz mavisi gözleri vardı. Rengârenk boya kalemleri, damperli kamyon dolusu çizgi romanı vardı bir de. Bu ortancalık hallerinden bunaldığım vakitlerde bir tek o anlıyordu beni. Meğer öyle sanıp kendimi kandırıyormuşum. Aile içi angaryalardan, asgari harçlıkla çalışan öğrenci muamelesinden bunaldığım bir gün, okul çıkışında kenara çektim bizimkini.
"Kaçalım buralardan, uzaklara gidelim Nilgün" dedim. 
“Saçmalama Mithat. Biz daha çocuğuz ve ilkokul beşe gidiyoruz" diye dikleşti genç sevgilim. Konjonktürü ve rüzgarı arkasına almış her kadın gibi soluksuz devam etti ondan sonra.
“Hem okulumuz ne olacak? Ya arkadaşlarımız. Annem, babam. Kardeşim Zehra. Kedimiz Sarman. Peluş bebeğim Sinem sonra. Özlerim ben onları. Üzgünüm ama gelemem Mithat.”
Peluş bebeğiymiş. Peluş! Allahım niçin ben? Yok hayır aynen şöyle dedim.
 “Ya Peluş Sinem ya da ben?” 
Blöfümü gördü. Ama beni görmek istemediğini söyledi. Dünyam başıma yıkılmıştı. Ne yapacağımı nasıl davranacağımı bilmiyordum. En iyi bildiğim şeyi yaptım. Kendimi futbola ve sokağa verdim. Ertesi gün sokakta top oynarken daha ne olduğunu anlamadan annem kolumdan tuttuğu gibi hastaneye götürdü beni. SSK Okmeydanı Hastanesi göz polikliniğinde muayene sırası beklerken buldum kendimi.
.
Sıra bize geldiğinde içerideki koltukta orta yaşlı, omuzlarının hemen üstünde sarı küt saçları, mavi gözlerinde metal çerçeveli gözlüğü ile biraz sinirli bakan beyaz önlüklü bir kadın oturuyordu. Yüzündeki ifadeye ihanet etmeden ve uzaktan sertçe sordu anneme.
“Neyin var?”
“Benim değil doktor hanım, çocuğun..”
Annem sözünü tamamlayamadı.
“Tamam işte hanım neyiniz var?”
“Çocuk, uzun süredir gözlerini çok kırpıştırıyor hocam. Önemli bir şeydir belki diye alıp getirdim.”
“İyi, bir muayene edelim bakalım. Gel çocuğum otur şuraya. Kaça gidiyorsun bakayım.
“Beşe”
“Şimdi bu ışıklı levhada söylediğim harfleri tek tek okuyacaksın bana”
“Tamam”
“Oku bakayım”
N,C,K,Z,O  R,H,S,D,K  D,O,V,H,R,   H,Z,G,V,C
“Güzel. Şimdi de sağ gözünü kapatıp sol gözünle okuyalım bakalım.”
“S yok B, …V … D” …. Okuyamıyorum. 
“Anlaşıldı. Kalk çocuğum” dedi bizim doktor kaşları çatılmış, gülmeyen bir surat ifadesi ile. Okuyamamıştım harfleri. Bunun için bana çok kızdığını sanıyordum. Ama herkesin sol gözü az görmüyor muydu zaten? 
Yüksek giriş konumundaki evimizin beyaza boyalı, kare şeklindeki otuz kadar küçük, çerçeveli aynalardan yapılmış apartman kapısında oynarken fark etmiştim zaten bunu. Bir sağ gözümü, bir sol gözümü kapatıp lunaparktaki aynalarda olduğu gibi eğleniyordum. Her seferinde sağ gözümü kapattığımda sol gözümün daha az gördüğünü fark edince herkesin sol gözünün böyle olduğunu düşünüyordum. 
“Sol gözü tembel bu çocuğun. Çok tembel.”
Doktorun gür ve hiddetli sesiyle silkinerek kendime geldim.
“Geç kalmışsınız hanım, çok geç. Nerdeydiniz bu vakte kadar. Hiç mi kontrol ettirmediniz bu çocuğu. Nasıl ana babasınız…”
Sirke satan sarı bir surat, devamlı hareket halinde bir sağ el ve padişah tahtına benzer uzun sırtlıklı siyah koltuğuna yaslanıp tepeden kurulan can sıkıcı cümleler. Bir oturduğu sandalyede boynunu bükmüş, gittikçe küçülen anneme bir de havada uçuşan sinirli kelimelerin sahibine bakıp neden kızdığını anlamaya çalışıyordum.
Anlayamıyordum. Gözleri görmeyen bendim ama azarı işiten annemdi. Bir terslik vardı ama neydi?  Annem, çok geç kalınan "tedavisi olmayan hastalığıma mı" yoksa doktorun bu sert tavrına mı üzülsündü. Kararsızdı. Ama gözleri sonuna kadar doluydu. Hani faydası olacağını bilse o an değil tek gözünü iki gözünü birden çıkarıp doktorun masasına bırakırdı. Ama işte güç makam sahibindeydi ve alınyazısı bazen çok ağırdı.
SSK hastanesinde ilan edilme şeklini saymazsak bu tembelliği çok sevdim aslında. Nasıl sevmem, babamla birlikte geçirdiğim en sahici, en unutulmaz, en güzel anılarım hep bu tembellik sayesinde yaşandı. O zamanlar şimdiki gibi özel hastane furyası yoktu. Varsa da ekonomik durum itibariyle biz bilmiyorduk. Vakıf Gureba senin, Cerrahpaşa benim dolaşıyorduk. Bazen de Göztepe SSK gibi Savaş Ay ve Uğur Dündar’ın haber programı yaptığı hastanelerde sabahın beşinde sıraya giriyorduk. Fırından çıkan ilk ekmeğin arasına konan en eski kaşar ve bir bardak çayla kahvaltıların en güzelini yapıyor, ardı ardına trene, vapura biniyordum. Yeni camide kuşlara yem bile atıyordum. Tembelliğimi giderek daha çok sevmeye başlamıştım. Sayesinde küçük İstanbul turları yapıyordum. Misal Galata Kulesi'ne ilk ve son kez yine babamla bir göz doktoru dönüşünde gitmiştik.
..
Neden sonra babam, ayda bir kez beyaz saçlı, siyah kalın çerçeveli gözlüğü olan yaşlı bir doktorun özel muayenehanesine götürmeye başladı beni. Muayenehane Karaköy’deydi. Eski, yüksek binaların aralarından dolaşıp iskeleye varıyorduk. Akşam saatlerinde ve genellikle cuma günleri vapurla Haydarpaşa’ya geçiyorduk. Gözüme damlatılan ve uzunca bir süre etrafımda olan biteni bulanık görmemi sağlayan damla dışında her şey çok güzeldi yine. İki kıta arasında salınıp gidiyorduk. Ben halimden memnundum. Yanımdayken gülümsediğine göre babam da mutluydu sanırım.
Ne var ki, damlatılan her damladan sonra Vialux marka saatimin mavi ekranındaki rakamları okuyamadığımda bir bit yeniği olduğunu anlamıştım. Bir akşam dönüşte bunu babama da söyledim.
"Bu doktor bizi kandırıyor olmasın baba?”
"Neden" dedi gülerek.
"Damladan beş dakika sonra hiç bir şeyi okuyamıyorum. Harfler rakamlar hep birbirine karışıyor. Sonra da bana uzaktaki harfleri okutmaya çalışıyor. O damla olmasa bal gibi okurum onları" dedim.  
Tüm yüzüyle gülümsedi babam yine. Hiç bir şey söylemedi. Ya da söyledi. Ben unuttum. Çünkü o an ayaklarım yerden kesilmişti. Üç numaraya vurulmuş başımı okşadı. Şakağımdan öptü beni. Kanatlanıp uçacağım sandım. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi oldu. Haydarpaşa’nın daha önce yanmayan ışıkları yandı o an. Dünya ışıl ışıldı.
Sonra, epey bir zaman sonra doktora gitmemeye başladık. Neden başladığımızı bilmediğim gibi neden bitirdiğimizi de bilmiyordum. Ama harika günlerdi.
..
Göz tembelliğimin ağrısının kalbime vurduğu ve acısını ilk kez hissettiğimde ise orta bire gidiyordum. Fen Bilgisi hocamız bir soru sormuştu. Parmak kaldıran üç beş öğrenciden biriydim. Hoca beni işaret ederek; "Evet, bay gözlük söyle bakalım" dedi pis bir sırıtışın üzerine inşa ettiği gevrek bir eda ile. Peşinden gülüşmeler oldu sınıfta. O gün bana kimlerin güldüğünü, isimlerini, yüzlerini unuttum. Hatta soruyu ve cevabını da unuttum. Ama otuz altı kişilik sınıfın içinde çocuk gururumu kıran o hocanın yüzünü, adını ve o günkü kibirli oturuşunu hiç unutmadım. Düşündüm.
Bir sene önce annemi azarlayan doktor da aynı Fen Bilgisi hocam gibi üstü koyu kahverengi formika tabla, altı gri metal parçalardan oluşan masanın arkasındaki siyah yüksek koltukta oturuyordu. Demek bu koltuklarda oturanlar böyle şeyler yapabilirlerdi. İstediği kişiye istediklerini söyleyebilirledi. Duruma göre bazen kızabilir bazen de gülebilirlerdi. 
Lise üçe geldiğimde hayatımda Yasemin vardı. Staj vardı. Fakat gözlük yoktu. Okulda gözlük takmıyordum artık. Özel doktorun bir ara " Bu saatten sonra ne geriler ne ilerler. Gözlüğü takmasa da olur " babında söylediklerini hem babama hem de anneme karşı kalkan olarak kullandım. Aslında Yasemin'e kendimi beğendirmenin altyapı çalışmalarıydı bunlar. Yasemin bizim sınıftaydı. Sirkeci’deki Büyük Postane'de staj yapıyordu. Ben de babamın bir tanıdığı sayesinde Mısır Çarşısı’nın arka taraflarındaki bir muhasebe bürosundaydım. Bazen gerçekten iş için bazen de kendime iş icat edip sırf O’nu görmek için büyük postaneye koştururdum. Fakat kocaman bir yıl geçmiş olmasına rağmen Yasemin'e açılamamıştım.
.
İlkbaharın veda turlarına çıkıp yaza selam durduğu bir mayıs akşamı, yeniden yapılandırılmış olan eski vergi, SGK borç ödemelerinin son günüydü. Bizim son dakikacı müşterilerimiz saat dörtten sonra lütfen getirdiler paralarını. Çarp-topla-böl-çıkar posta çekini yaz derken bankalar kapandı. Tek çare gece on ikiye kadar açık olan Sirkeci’deki postaneydi. Diğer stajer Kemal’le nefes nefese Sirkeci’ye vardık. Büyük postane adı gibi gerçekten devasa bir yerdi. Yüksek tavanları, Taksim Meydanı kadar geniş bir salonu vardı. Ödeme kuyruğu dışarıdaki büyük mermer merdivenlere, oradan da yola taşmış vaziyetteydi. Patronun talimatı kısa ve netti. “Ne olursa olsun bu ödemeler bugün yapılacaktı.” Ortamda adı konulmamış bir gerginlik vardı. Sıradakiler, içeridekiler, çalışanlar, çalışmayanlar. Herkes gergindi. Büyük postanenin çatısındaki kuşlar bile o akşam farklı ötüyorlardı. Ben zaten ayrı gerilmiştim. O gün Yasemin'i görememiştim. Üstelik bir saat sonra Beşiktaş'ın kupa finali vardı. Fakat ne pahasına olursa olsun bu vergiler ödenecekti. Güç bela ilerleyen sırada saat dokuz gibi bankoya yanaştık. O arada görevli memur gözümüzün önünde bir tanıdığının işlemini sıra harici aldı. Genciz, kanımız kanıyor. Bir de sabırsızız. Durmadık, atıldık ileriye "Hop ne oluyor" dedik. Kemal bir yandan, ben bir yandan. İtirazımızla birlikte iltimasçı memur bu anı bekliyormuşçasına aniden koyu kahverengi bankoya çıktı. Hem de ayakkabılarıyla. İnsan bari ayakkabılarını çıkarır. Devlet malı kutsaldı sonuçta. Bunu bile söylememize fırsat vermedi. “Ne diyonuz lan siz” diye höykürdü yukarıdan yukarıdan. Bunu gören diğer memurlar da O’na arka çıktılar. Kemal’le göz göze geldik. Baktık durum ciddi. İyi niyetle yaklaşalım istedik. Bardağın dolu tarafını aradık. Bulamadık. Arkadaşlarından destek alan memurun nemrut suratından öfke, ağzından hakaretler yağıyordu. Hemen arkamızda, siyah tişörtünün içinden pazuları dışarı fırlamış, SAT komandosu tatbikatından yeni gelmiş gibi duran esmer ve kaslı abi yetişti imdadımıza.
“Çocuklar haklı. Biz üç saattir boşuna mı sıra bekliyoruz burada? Çıkartma şimdi beni oraya!” dedi yüksek yerde tanıdığı olanlarınkine benzeyen kendinden emin, tok ve caydırıcı bir ses tonuyla.
Bankonun üstündeki memur şöyle bir baktı bizim kaslı ve kararlı abiye. Ölçtü, biçti. Bir şey demedi. Sessizce ama yüzünü ekşiterek indi bankodan aşağı. Bu beklenmedik SAT müdahalesi ile derimsi siyah koltuğuna gerisin geri oturmak zorunda kaldı. Fakat elleri hiç pes edeceğe benzemiyordu. İşaret parmağıyla “Ben size gösteririm” diyordu aşağıdan aşağıdan.
Vücut dili, devlet makamı hesap sorar, ders verir ama ders almaz diyordu. Oysa bize böyle öğretmemişlerdi vatandaşlık dersinde. Halkını şefkatle saran, onlar arasında ayrım yapmayan Devlet Ana değil miydi ya da onları sahiplenen, her daim koruyan ve kollayan Devlet Baba değil miydi? Ama hep o kahverengi masalar ve siyah koltuklar yüzündendi.
Ilık bir mayıs akşamı, liseden işte bu ders ve düşüncelerle mezun olmuştum. Ve Yasemin’e hala açılamamıştım.
.
Ertesi yıl Yasemin Ankara Siyasal'ı kazandı. Ben İstanbul İktisat'ı. Galiba kader de istemiyordu bir araya gelmemizi. O yaz gözlüğü yeniden takmaya karar verdim.
.
Jeff Buckley - Hallelujah


14.04.2018

21. mektup

hani durduk yerde ve hiç akılda yokken hatta hiç bir sebebi de olmazken bir şeyler hücum eder beyne. güzel bir an mesela. yaşanmışlığı ile yaşanmış olma ihtimali arafında. ne bu anın gerçekliğini ne de sebebini ve kaynağını merak etmez de şartsız, şeksiz ve şekilsiz sadece o anda kaybolmak ister ya bazen insan. 
işte öyle teslim oldum ben de maltepe istasyonunda. 
kulağımdaki sanatçı sakin sakin sodade şarkısını söylerken trenin kenara çekilin ıslığından hemen önce ruhumu titreten serin rüzgar önce seni getirdi bana sonra da daha evvel hiç gitmediğim ama çok tandık gelen gri bir şehre götürdü beni. 
o vakit işte karar verdim prag’a gitmeye. 
kafka’yı görmeye, tezer hanım’ın izinden yürümeye.
.
bir gün diyorum sevgilim; 
bir gün prag’a gidelim. 
en ünlü meydanında fotoğraf çektirelim mesela. 
kollarımız V şeklinde havada, yüzümüzde kocaman bir gülümseme olsun.
yahut teyyare gibi iki yana açılsın ellerimiz. 
yüzümüz ama yine gülsün. 
hep gülsün.
çocukça ve dahi şımarıkça.
ama bak mutlaka fotoğraf çekinelim! 
prag’da.
hem öyle herkesin görmesine de gerek yok. feysbuka, instagrama falan da.
biz görelim. 
biz bilelim yeter.
yıllar sonra misal bu fotoğrafın varlığını unuttuğumuz böylesi güneşli bir bahar günü bir şiir kitabnın arasında denk geldiğimizde yine öylesi güzel gülmek için.
diyorum ki sevgilim; 
sirkeci’den afrika’ya göçen bir kuşun kanadında dünyayı gezelim. 
.
cesaria evora - sodade


8.04.2018

kırlangıç fırtınası

annemdeydim dün. adetim olmadığı halde beş-altı bardak çay içtim gece gece. doğal olarak uyumam hayli geç oldu. telefonun alarmını 07:15'e kurdum. 06:00'da biri kapıya yok hayır cama dayandı. tak tak tak. eyvah dedim zelzele oluyor. ilk şoku atlattıktan hemen sonra uykulu gözlerle kapıyı açtım. bir ellilik boyuyla tatü ferhat karşımda pişmiş kelle gibi sırıtıyor. 

"n'oldu lan sabahın köründe alacaklı gibi?" dedim.

-abi dedi. şey dedi. kusura bakma dedi, arıza dedi. servis dedi. işe geç kaldım dedi. araba dedi. kenara çeksen dedi. hemen gitmem lazım dedi. 

son üç kelimesini anladım. uyku piç oldu tabi. çapaklı gözlerle ve eşofmandan bozma pijamalarla, berduş gibi dört derece soğuğa çıktım. titredim yeminle. arabayı bir kenara çektim. 
yanımdan geçerken "sağol abi seni de uyandırdık ama" dedi tatü.  
"siktir lan" dedim. 
beni aç bırakın ama uykusuz bırakmayın. bırakırsanız işte böyle olur...




neyse, içeri girdim. yeniden yattım. lakin uyku kaçtı bi'kere. önce sağa döndüm. sonra sola. sonra tekrar sağa. yok olmadı. gözlerimi tavana diktim. tavandaki belli belirsiz çatlakları saymaya çalıştım. bu arada annemin tavanı da benim evin tavanı gibi beyaz kireçmiş. ama zaten öyleydi. sıkıldım. koyun saydım elli beş tane. elli dördü beyaz sonuncusu siyahtı. kara kediydi, merdiven altıydı inanmam öyle şeylere ama tedbirli olmak lazımdı. o an vazgeçtim saymaktan. ve çocuk olmaktan. mutfağa gittim. çay demledim. sabahın altısında. hem de ilk kez. 
anneme dedim "kalk kahvaltı hazırladım.
şaşkın şaşkın bir suratıma baktı. bir duvardaki saate. hayatında böyle bir şeye tanık olmadığı için rüya görüyorum sandı tabi garibim. sonra saate tekrar baktı. bana baktı.
"yat uyu oğlum daha kahvaltıyı hazırlamadım" dedi. 

üstelemedim. sanki uykum da geri gelmişti. gittim yeniden yattım. sonra işte alarm çaldı. sallamadım. ikinci kez çaldı. oralı olmadım. annem üçüncü kez çalmasına imkan vermedi. 
"tembel paşa hadi kalk işe geç kalacaksın" dedi. 
kahvaltı hazırlamış mutfakta. 

"hava çok soğuk, sıkı giyin" demeyi de ihmal etmedi.

dediğine göre hâlâ kocakarı soğuklarıymış bunlar. zaten mart ayı böyle olurmuş hep. yine de bunlar iyi halleriymiş. kazma kürek yaktırır diye boşa demiyorlarmış eskiler. ama mevsimler, iklimler hep şaşmış şimdi.

"peki dedim kırlangıç fırtınasını bilir misin?"

dedi "ona biraz daha var. hükümet takvimine göre nisanda olur."

çay bardağı elimde, salondaki saatli maarif takvimine koştum. 

"kim milyoner olmak isterde joker olacak kadınsın valide sultan" dedim.
"o neymiş" dedi.

"boş ver" dedim.

ama siz boş vermeyin. sekiz nisan'da kırlangıç fırtınası var. 
unutmayın.
.
yeni türkü - fırtına
.
mart,2018 -  istanbul

3.04.2018

Fellini Vedat

Bin dokuz yüz seksenli yıllardan kalma, köhne bir hanın girişindeki DVD dükkânının önündeki iki sedire tünemiştik. Tanışalı bir saat kadar olmuştu. Karşımda oturan; kısa boylu, esmer, kahverengi gözlü, kara kuru, tez canlı, ince sesli, samimi bir adamdı. Tam bir film kurduydu.  Zaten Fellini diyorlarmış ona bu iş hanında. Susamış gibi, bir saniye olsun, nefes almadan sinemaya dair bildiği ve sevdiği ne varsa anlatıp durdu dakikalardır. Normalde bu şekilde ve mütemadiyen konuşan insanlar beni yorar. Anlattıklarına bir türlü odaklanamam. Çabuk sıkılırım. Oysa Fellini’nin değişik bir büyüsü vardı. Onunla tanıştığımızdan beri sanki bir macera filmini izler gibi soluksuz takip ediyordum anlattıklarını, hal ve hareketlerini.  Anlatmaktan yorulup sigarasından bir nefes aldığı anlardan birinde gözüm beni onunla tanıştıran doktor arkadaşıma takıldı. DVD dükkânının içinde bir yandan yeni gelen filmleri incelerkenbir yandan da bana bakıp bıyık altından gülümsüyordu.Yaklaşık bir saat önce dükkâna girer girmez gördüğü bu sinema sevdalısı adama;
 Fellini, bak kimi tanıştıracağım seninle " der demez gözleri yuvalarından çıkmış, ağzı kulaklarına varmıştı bu tıknaz adamın
"Abi yoksa yönetmen mi?" diye sordu heyecanla bizim doktora.  
"Hayır, Semih benim kadim dostumdur. Yönetmen değil ama senin gibi sinema aşığı biridir. Müthiş bir sinema kültürü vardır. Hem ayrıca o da Tom Hanks’i çok seviyor.
"Doktor, mübalağa etme istersen," demeye kalmadı.  Fellini girdi araya, hasırdan yapılma iki sediri ve sehpayı çabucak dükkânın önüne çekerek tezgâhı kurdu ve keyifle söylendi.
"Hemen kahve söyleyeyim ağabeyime!"  

İşte böyle başladı Fellini ile tanışıklığımız. Bu kadar çok filmi, her filmin yönetmenini ve oyuncularını ayrı ayrıhafızasında nasıl tutuyordu? Hayranlığımla şaşkınlığım iç içe geçmiş bir halde gözümü kırpmadan onu dinliyordum.
Asıl adı Vedat’mış. Ama hastalık derecesindeki film tutkusu yüzünden Fellini Vedat diyorlarmış ona bu köhne handa. Sinemayla yatar, sinemayla kalkarmış. Orta sonun yaz tatilinde bir video dükkânında çıraklık yaparken tutulmuş bu ince hastalığaBabasının ani ölümü nedeniyle tahsilini de yarım bırakmış. İstanbul Üniversitesi İngilizce İşletme’den terkmiş. Doğru dürüst bir iş yapmamış. Yaptığı bütün işler sinema ile ilgili olmuş hep. Askere gidip geldikten sonra amcasından aldığı  parayla iki DVD dükkânı batırmış. Başka iş yapmayı aklından dahi geçirmemiş. Bir süre Beyoğlu sinemalarında yer göstericilik yapmış. Sinemalar bir bir kapanınca işten çıkarmışlar. Şimdi asker arkadaşına ait bu DVD dükkânında yevmiye ile çalışıyormuş. Bu arada kısa filmler çekiyormuş. Hatta bir de ödülü varmış. Kırşehir Eğitim-Bir-Sen’in geçen sene düzenlediği kısa film yarışmasında ikincilik ödülü almış. Yine iki adet film senaryosu varmış. Elinden tutacak, sanatını dünyaya gösterecek bir yapımcı arıyormuş. Ama öyle herkese de vermezmiş senaryosunu. Kimselere anlatmayacağıma dair çaycının getirttiği yarım ekmeğin üzerine el bastırıp yemin ettirdikten sonra senaryolarınıbana da özetlediYalnız senaryolarıyla ilgili bir de şartı varmış. Filmlerinde mutlaka Tom Hanks oynamalıymış.

Sinema tutkusunu, heyecanını anlıyordum ama henüz keşfedilmemiş olan senaryosundaki Tom Hanks ısrarı ilgimi çekmişti. Rahatsız etmemeye özen göstererek, sıradan birmerakmış gibi sordum.
"Çok mu seviyorsun Tom Hanks’i?”
"Tom Hanks sevilmez mi abi?" dedi gözlerinin içi gülerek. 
"Sen sevmez misin ki?"
"Severim elbet. Forrest Gump mesela bir numaralı filmidir benim için. The Terminal’i de çok severim. Sonra..."
zümü tamamlamama fırsat vermedi. Tom Hanks’in bütün filmlerini üstelik yönetmenleri, yapım yılları ve başroldeki kadın oyuncularıyla birlikte bir çırpıda saydı. Sonra birden yüzü hüzünlü bir ifade aldı. Hareketleri yavaşladı. Heyecanı azaldı.  Bir yakının ölüm haberini almış gibi donuklaştı. Başını öne doğru eğdi. Az önceki coşkulu, hayat dolu adam gitmiş yerini dünyaya küsmüş, umutsuz biri almıştı.  Aklına kötü bir anısı geldi sanırım diye çok üstelemedim. Fakat sessizliği fazla uzun sürdü.  Acaba yanlış bir şey mi yaptım diye üzerime alındım. 
“ İyi misin Fellini? “ diye sorma ihtiyacı hissettim. 
Ses vermedi. Hatta hareket bile etmedi. Bu dayanılmaz sessizliği bu kez önümdeki çayı abartılı bir şekilde karıştırarak bozdum. İstiyordum ki bir şeyler söylesin. O eski tutkulu, içten halini ve sanki şarkı söyler gibi keyifle anlattığı sinema hatıralarını yeniden canlandırsın.  Fakat yaklaşık bir saattir yerinde duramayan, neşeli, tez canlı adam şimdi insanın sinirlerini bozan, bir sakinlik zırhı giymiş gibiydi. Neden sonra sigarasından derin bir nefes aldı, yarısı bitmemiş sigarasını bir sineği ezercesine metal kül tablasına bastırdı. Nihayet boğazını temizledi.  İnsanın sabrını zorlayan sakinlikte ağır ağır anlatmaya başladı.

"Tam üç yıl boyunca, her hafta mektup yazdım Tom Hanks’e. Ona hayranlığımı, senaryolarımı, çektiğim kısa filmleri gönderdim bıkıp usanmadan. Kara sevda gibi bir şey oldu ağabey bu benimkisi. Bazen ben de şaşırıyorum kendime. İnanmayacaksın ama kızıyorum da.”

Titreyen sesi ile birlikte yavaş yavaş yaş ile dolan gözleri infilak etmek üzereyken aşığını görmüş maşuk gibi parladı birden ve öne atılarak ;
“Robert De Niro’nun 1996 yapımı, Fanatik isimli bir filmi vardır hani. Bilir misin?
diye sordu. Hemen ardından da cevabımı bile beklemedenanlatmaya devam etti.
Bazen o filmin içinde yaşıyor gibi hissettiğim oluyor. Ama uyanıyorum sonra. Gerçekçi ol oğlum Vedat diyorum aynadaki duran adama. Sen kim? Koskoca Tom Hanks kim? Üstelik yabancısın. Ve binlerce kilometre uzaktasın. Kim bilir senin gibi kaç bin kişi ulaşmaya çalışıyordur adama? Pes ediyorum. Fakat durduramıyorum kendimi. Üç gün sonra yeni bir mektup yolluyorum. Neyse uzatmayalım. Son tahlilde demem o ki; o kadar ısrarıma rağmen bir kez olsun dönmedi adam mektuplarıma."
"Yoğundur belki işleri," dedim söylediğime kendim de inanmayarak.

"Ne işi olacak ki ağabey. Artist kibri işte. Bizim gibi çaylaklara harcayacak zamanları yok işte. Onun yerinde olsam, belki ben de aynı şekilde davranırdım. Bilemiyorum. Çok da kızamıyorum o yüzden."

Yine bir sessizlik oldu aramızda. Suskun kalmasın fırsat bilerek bu sefer araya girdim.
"Bak sana ne diyeceğim Fellini!"
Az önce hüzünle öne düşürdüğü başını merak, umut, sevgi ve yorgunluk karışımı bir bakışla bana yöneltti.
"Söyle ağabey," diye mırıldandı.
Felli’nin teslimiyet içeren bu sözsüz repliği içimde bir şeylerin kıyılmasına sebep oldu. Konuyu açtığıma pişman oldum. Yersiz bir girişim olacaktı. Umutsuz bir biçimde geri adım attım.
"Ama yok boş ver. İyi bir fikir olmayabilir bu. Hem sen TomHanks'i bu kadar severken üstelik."
"Ölümü gör söyle ağabeyAllah’ını seversen söyle. Bak Allah’ın adını verdim. Lütfen."
Fellini’nin bu hali daha çok dokundu içime. Çaresizağzımdaki baklayı çıkarmak zorunda kaldım.
"Diyorum ki, boş ver Tom’u, Yeşil Yol'u. Seni istemeyeni sen ne yapacaksın. Bence senin senaryolarının adamı burada, Türkiye’de. Haluk BilginerO olmadı, Uğur Polat. Ercan KesalHem bizi bizden başka kim anlayabilir. Ha ne dersin?"
"Canım abim. Pardon, ismin neydi?"
"Semih."
"Şimdi Semih abim. Sen güzel bir abiye benziyorsun. Bak iki saate yakındır burada güzel de bir muhabbetimiz oldu. Eyvallah beni sevdin biliyorum. Ben de seni sevdim. O yüzden birbirimizi kandırmayalım. Sence de yeterince yalan, kan ve gözyaşı yok mu bu zalim dünyada? Evrendeki bütün olumsuzluklara Don Kişot olamayız. Buna ne senin,ne benim ne de Cervantes’in gücü yeter.  Peşinen söyleyeyim bak, Pollyana da olmaz bizden. En iyi ihtimal birer Pinokyooluruz her şeyiyle sahte olan bu dünyada. Dolayısıyla beni düşünerek, teselli amaçlı söylüyorsun bu Haluk Bilginer’leriUğur Polat’ları falan. Biliyorum. Eyvallah eksik olma sayın abim. Eyvallah. Lakin sen benim nah şuramdaki -sağ avuç içini sol göğsüne dayayarak- Tom Hanks sevgisini bilemezsin değerli abim. Bilemezsin. O yüzden bu Bilginer’mişPolat’mış yapma Semih abim. Yapma! Sana saygım sonsuz, sen de sevgime saygı göster lütfen. O yüzden bu bahsi burada kapatalım. Olur mu?"

"Peki Fellini. Dediğin gibi olsun. Umarım, bir gün beklediğin cevabı alırsın Tom'dan. Dahası senaryoların günün birinde Tom Hanks'in oynayacağı şekilde filmleşir. Hem o zaman eşek değilsin ya! Filmin galasına beni de çağırırsın artık?"

Oturduğumuzdan beri ilk kez bu kadar keyiflendi Fellini. Sol üst yanağındaki iki eksik dişinin görünmesine aldırmadan kahkahalarla güldü. Ardından hanın girişindeki çay ocağına sağ elinin iki parmağını göstererek seslendi:
"Kaavecii, bize iki orta kahve."
 
.