29 Mart 2018 Perşembe

ben ankara’nın en çok istanbul’a dönüşünü..

küçük. çok küçük. saliselik mutluluk dozları. 
en çok da öğle vakitleri uğruyor yanıma. 
radyo voyage açık. gözlerim kapalı. ve dünyadan yaklaşık üç ışık yılı uzaktayken.
misal bu öğlen. evrenin en güzel gülüşü ile göründü bana. fonda tom waits. ufukta doğan güneş varken.
o, ben ve hayat bir üçgenin iç açıları toplamı gibiydik. 
öyle güzeldik. 
bir, bilemedin iki saniye...
*
öğleden sonra ankara'dan bir heyet geldi. 
- merhaba 
- merhaba. 
- hoş geldiniz. mithad selim ben. 
- hoş bulduk. lüzumsuz işler bakanlığından dilruba çayiçmez ben ve yardımcım zencefil bey. 
gülmemek için dudaklarımı ısırdım. peşinden üç orta kahve söyledim. ama çay istediler. bir şey demedim. onlar çünkü çok konuşkandılar. ilk cümleleri istanbul'da yaşam çok zor oldu. ruhumuzun kabuk bağlayan yarasını kaldırdıklarını bilmeden. 
öyle dedik. tasdikledik mecbur. zira yahya kemal'den girmek riskli olabilirdi. sonuçta denetleyen onlar, denetlenen bizdik. daha fazla uzatmamak ve yarayı da dağlamamak için istemiş olduğunuz evraklar hazır dedim. çay geldi. evraklara baktılar. çayı içtiler. konuşmaya devam ettiler.
- istanbul çok kalabalık. nasıl yaşıyorsunuz burada? deyip istanbul'da yaşayan akrabalarından bahsettiler. mütemadiyen sordular. hem avrupa yakası daha karışıkmış öyle mi?
trafik, kalabalık, gürültü dediklerinde yahya kemal bir kez daha dilimin ucuna geldi. geri ittim! 
- çok zor evet. evraklar tamamsa kaldırayım dedim. 
birer çay daha söylemedim. sırtımın ağrıdığını ve boynumun tutulduğunu da. onları sevmediğimi hissetsinler istedim. 
- evraklar tamam. siz iyi misiniz? dediler. 
-istanbul dedim. 
gülüp gittiler.
*

akşamüstü canım kuşlar geldi. penceremin mavi kıta sahanlığında. kısa, mutluluk dozları. iki küçük kanat çırpımı. 
bir, bilemedin iki saniye...